Özal’a işte fedakarlık dedirten müdür eşi

Turgut Özal ve Türk okulları

Ali Emir Pakkan

Rahmetli Turgut Özal’ı vefatının 25. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Bu vesile ile onun son yolculuğunda, Arnavutluk Mehmet Akif Ersoy okulunda yaşadığı bir hadiseyi anlatmak istiyorum.

17 Nisan 1993… Türkiye’nin kalbi durdu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kaldırıldığı hastanede vefat etmişti. Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı yüzbinlerce insanın omuzlarından ebediyete uğurlandı.

O gün Zaman’ın Yeni Bosna’daki merkezindeydim. Ankara’dan cenaze geliyordu. Hiç unutmuyorum. Havaalanına vatandaşlar akın etmişti. Cenaze töreni için Fatih camiine zor ulaştık… Yol boyu korteje eşlik etti gözü yaşlı insanlar…

Özal’ın vefatından önceki son yolculuğu Türk okulları içindi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan yeni süreci, Türkiye’nin önüne yüz yılda bir gelecek fırsat olarak görüyordu. Balkanlar’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşulacağını söylüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşviki ile 1990’ların başından itibaren açılan Türk okullarını işte bu yüzden çok önemsiyordu.

Ama o yıllarda da devlet bürokrasisi okullara birtakım engeller çıkarılıyordu. Ankara’dan bazı olumsuz raporlar ülke yöneticilerine ulaştırılıyor, okulların önü kesilmek isteniyordu. Özal, ise bu engellerin aşılmasına çalıştı.

Cumhurbaşkanı, 22 Şubat’ta önce Balkanlar, ardından Orta Asya’ya gitti. Her ülkede temel atma törenlerine katıldı. Okul açılışları yaptı. Bazı okulların temeline kendi elleriyle harç koydu.

Balkan gezisinde ilk ziyaret Bulgaristan, ikinci durak Makedonya’ydı.
Sonra Arnavutluk’ a geçildi.

3-4 günlük Balkan gezisinde en büyük arzu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Tiran’da yeni açılan Mehmet Akif Ersoy Koleji’ni ziyaret etmesiydi. Dışişleri devreye girmiş ve programı değiştirmişti! Türk okulu ziyareti güvenlik gerekçesiyle iptal edilmişti!

Türk okulu yöneticileri, Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü Musa Öztürk ile görüştüler. Gece saat 10’da Özal, suit dairede, lacivert renkli, beyaz çizgili pijamaları ile koltuğa oturmuş vaziyette misafirlerini kabul etti. Okul yetkilileri, heyecanla hizmetleri anlattı ve ‘Sayın Cumhurbaşkanımız sizi mutlaka bekliyoruz” dediler. Özal, onları kırmadı. “Siz merak etmeyin, ben cumaya da gideceğim, okula da geleceğim.” dedi.

Ertesi gün, Dışişleri Bakamlığı mensupları ve büyükelçinin itirazına rağmen okul ziyaretini programına aldı. Öğrenciler, öğretmenler, veliler bahçede bekliyordu. Okul, gece gündüz çalışmalarla birkaç ay önce ancak açılabilmişti.

Özal ve beraberindeki yetkililer bahçeye gelince öğrenciler, Türk ve Arnavut millî marşlarını okudular. Herkes duygulandı. 4 katlı okulun ön yüzünde Cumhurbaşkanı Özal’ın büyük resmi, her iki yanında ise Türk ve Arnavut bayrakları asılıydı. Özal, okulu ve sınıfları dolaştı, 3. katta yemekhaneye yöneldi.

Açşı önlüğü giymiş başörtülü bir bayan, “Cumhurbaşkanım hoş geldiniz!” deyince Özal şaşırdı. “Siz kimsiniz? Türkçeyi çok iyi konuşuyorsunuz.” dedi. Bayan, “Ben okul müdürü Mehmet Bey’in eşiyim.” diye cevap verince Özal bu sefer daha çok şaşırdı: “Peki, mutfakta ne yapıyorsun?” Bayan, “Efendim, yurt kısmı bu ay açıldı. Aşçı bulamayınca bu çocuklara ben yemek yapıyorum.” cevabını verdi.

Özal, duygulanmıştı, yanındakilere dönerek “Bakın işte fedakârlık bu! İşte bu bizim esas hasletimiz.” dedi. Bu fedakârlığı oradaki Arnavut yetkililere tercüme etmelerini söyledi, onlar da hayret ettiler.

Herkes kendi hikayesini yazar.
Bugünkü idareciler de kendi hikayelerini yazıyor.
Onların hikayelerinde Türkiye’nin önüne yüzyılda bir çıkan fırsatı değerlendiren, Türk okullarını kapatmaya çalışmak ve fedakar öğretmenlerini alı koyup Türkiye’ye getirmek var!

Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, yarınlarda da rahmetle anılacak.
Ya bugünküler?

Reklamlar

Serdengeçti: Said Nursi en az bir Sokrattır

Said Nursi’ye en az bir Sokrattır diyen şair

Ali Emir Pakkan

Tek parti döneminde Bedüzzaman hedefteydi, selam vereni tutukluyorlardı. Takipler ve davalar DP iktidarında da sürdü.

Devrin gazeteleri resmi ideolojiye bağlıydı. Sık sık Said Nursi’yi karalayan yayınlar yapılıyordu. Lehine yazı yazmak cesaret işiydi.

Osman Yüksel Serdengeçti, Said Nursi ile görüşen ender yazarlardan biriydi.
İstanbul’daki ziyaretinden izlenimlerini mecmuasına yazdı.

1952’de Malatya hadisesinden dolayı tutuklanmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra ikinci defa Said Nursi’yi ziyarete gitmişti. Isparta’daki görüşmeyi de kaleme aldı.

Serdengeçti’nin yazıları, şiirleri hep dava konusu oldu. Fikirlerinlerinden dolayı defalarca yargılandı, tabutluk ve işkencelerden geçirildi. Ama o aydın duruşundan geri adım atmadı, doğru bildiğini söylemekten çekinmedi.

Bediüzzaman ve Nur talebelerinin linç edildiği o karanlık günlerde Serdengeçti, Said Nursi için “En az bir Sokrattır” demişti. Bakın şu satırlar onun:

“İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade… Şimşekler gibi bir zekâ… İşte Said Nursi!..

Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek.”
(1952, Mart, Serdengeçti)

1960 darbesinden sonra genel seçimlere gidillecekti. Osman Yüksel Serdengeçti, Konya’dan adaylığını koydu. Seçim çalışmaları yaparken tutuklandı. Cezaevinde Nur talebeleri ile birlikteydi. “Nurcu” diye insanlara zulüm edilmesine tepki gösterdi:

“1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte Dr. Sadullah Nutku ile o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’  

Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da, o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’  Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek,  bu suali  sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya  Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…

İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”

Dertli şair acaba bugünkü zülümleri görse neler yazardı?

Savcı Öz ve kontrgerilla

Savcı Doğan Öz ve kontrgerilla eylemleri

Ali Emir Pakkan

24 Mart 1978, saat 08.10’da, Türkiye’yi sarsan bir cinayet işlendi. Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz, Kızılırmak Caddesi’nde 20 DE 855 plakalı aracında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Öz, Afyon Sultandağı nüfusuna kayıtlı ve 1934 doğumluydu. Soruşturma sonucunda, Ankara Ticaret ve Turizm Yüksek Öğretmen Okulu 1. sınıf öğrencisi İbrahim Çiftçi yakalanarak gözaltına alındı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, Türkiye’de kontrgerillayı soruşturan ilk savcıydı.
Turizm Ticaret Meslek Yüksekokulu öğrencisi Levent Özyürek öldürülmüştü . Cinayet, ülkücülerin kaldığı Site Öğrenci Yurdu’nun önünde işlenmiş ve sanık yurda kaçmıştı. Savcı Doğan Öz, polisin giremediği yurdu aratmak için mahkeme kararı çıkarttı. 60 öğrenci gözaltına alındı. Cinayet silahı bulundu. Fail Naci Üner tutuklandı.
Savcı Öz, bu olayı araştırdıkça cinayetlerin arkasında devletin içinde yuvalanmış bir gizli örgütün ( kontrgerilla) izlerini gördü. Bir gün eşine şöyle dedi: “Olayların inanılmaz boyutları var. Daha da büyüyecek. İlk kez korkuyorum ama birisi bunların üzerine gitmeli, bir şeyler yapmalı.”

Öz, elde ettiği bilgileri bir rapor hâlinde Başbakan Bülent Ecevit’e sundu. 12 Eylül öncesinin yaygın terör eylemlerinin devletin içindeki bir gizli örgüt tarafından yönlendirildiğini söylüyor ve darbeye zemin hazırlandığını haber veriyordu. Şu satırları dikkat çekiciydi:

“İlk bakışta can ve mal güvenliğini tehdit eder gibi görünen şiddet eylemleri anarşik olaylar olarak nitelenecek kadar basit değildir. Amacı ülkemizde demokrasinin işlerlik kazanacağına dair umutları yok etmek onun yerine faşist düzeni bütün unsurları ile yürürlüğe koymaktır. Bize göre bu sonuca ulaşmada istihbarat örgütleri kontrgerilla gibi gizli örgütler, yönlendirici rol oynamakta olup bu örgütler, 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri ile devlet aygıtını büyük ölçüde kendilerine uygun şekle dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar etmeyi amaçlamaktadırlar.

Bütün bu çatışmalar içerisinde askerî ve sivil güvenlik güçleri vardır. Sivil güvenlik güçleri, MİT elemanları ve 1. Şube görevlileri kullanılmaktadır.”

Bu rapor Savcı Öz’ün ölüm fermanı oldu.

12 Eylül 1980’de askerler yönetime el koydu. Öz’ü öldüren İbrahim Çiftçi’nin davası dünya hukuk tarihine geçecek şekilde seyir değiştirdi. Çiftçi, 4 defa idam cezası verildiği hâlde beraat etti. Oysa Çiftçi, suçunu itiraf etmiş, tanıkların hepsi kendisini teşhis etmişti.

Yıllar sonra…
Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi (26 Temmuz 2012) Ankara Cumhuriyet Savcılığı’ndan Doğan Öz’ün hazırladığı ve Bülent Ecevit’e verdiği kontrgerilla raporunu istedi. Öz ailesinin cinayetin yeniden incelenmesi (Temmuz 2013) müracaat kabul edildi. Dönemin Genelkurmay Özel Harp Dairesi Başkanı, dönemin 1. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel, dönemin Millî Savunma Bakanı, Askerî Adalet İşleri Bakanı Fahrettin Kibritçioğlu, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in özel kalem müdürü, Büyükelçi Üstün Dinçmen’ in ifadesine başvurulması isteniyordu.
Savcılık, ilk ifadeyi (7 Şubat 2014) Üstün Dinçmen’den aldı. Dinçmen’e, Çiftçi’nin müdafi avukatları tarafından yazılan 4 Ağustos 1983 tarihli dilekçe soruldu. Dilekçede; “Tesis edilen ölüm cezasına rağmen gerek sanık İbrahim Çiftçi ve gerekse maktul Doğan Öz haklarında, Millî Savunma Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’nda bir kısım belgelerin mevcut olup, dosyaya ibraz edilmediğini tespit ettik.” ifadesi yer alıyordu. Millî Savunma Bakanlığı’ndaki o gizli belgeler Çiftçi’yi idamdan kurtarmıştı.

Ergenekon savcıları, somut bilgi ve belgelere ulaşmış, açılan davalardan mahkumiyet kararları çıkmaya başlamıştı.

Ama yine ilginç gelişmeler yaşandı. Yolsuzluklara bulaşan siyasi irade (Erdoğan ve yakın çevresi) derin yapılarla anlaştı! Özel yetkili mahkemeler kapatıldı. Hüküm giymiş Ergenekon sanıkları ve katiller salıverildi. Dosyalar rafa kalktı. Ergenekon’un üzerine giden emniyetçiler, hakim ve savcılar görevlerinden alındı. Bir çoğu şimdi Silivri toplama kampında esir tutuluyor.

Doğan Öz’ün işaret ettiği derin yapı, bir daha hukuk karşısına çıkmamak için Türk devletini yok ediyor. Hizmet hareketi de demokrasi ve hukukun yanındaki duruşunun bedelini ağır şekilde ödüyor.

Artık gizlilikleri kalmadı. En son Kosova’da, dünyanın sözü önünde, öğretmenler kaçırıldı… Türkiye, ne yazık ki, “Eşkiyanın gece ne yapacağı belli olmaz!” ( İsmet İnönü) denecek günlerden geçiyor.

Muhsin Yazıcıoğlu’nu kim şehit etti?

Muhsin Yazıcıoğlu ve tarlayı sürenler!

Ali Emir Pakkan

Kamuoyuna çok yansımadı. Hrant Dink suikastından sonra Muhsin Yazıcıoğlu, Trabzon’a giderek cinayete karışan isimlerle ilgili bir araştırma yaptı. Bir bilgi notu hazırlatıp ilgili kurumlara ulaştırdı. Muhsin Başkan, Yasin Hayal, Ogün Samast, Erhan Tuncel’in ilişkilerini görmüş ve “Bizim tarlayı haberimiz olmadan sürmüşler” demişti.

Muhsin Yazıcıoğlu, tedbirini aldı.

Yazıcıoğlu’nun hazırlattığı raporda, şu dikkat çekici sorulara cevaplar isteniyordu: “Yasin Hayal, tutuklu iken duruşmalara katılmanın haricinde, herhangi bir sebeple ceza ve tutukevi dışına çıkarılmış mıdır? Çıkarılmış ise, nerelere gönderilmiş, kimlerle karşılaşmıştır? Erhan Tuncel muhbir midir, yoksa bir operasyon elamanı mı? Erhan Tuncel’in herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı var mıdır? Ogün Samast, Erhan Tuncel ve Yasin Hayal, son iki yıl içerisinde uçakla seyahat etmiş midir? Trabzon’a turist, gazeteci, bilim adamı veya iş adamı olarak gelip konaklayanların, Kimlik Bildirme Kanunu’na göre, sağlıklı bir şekilde kayıtları tutulmuş mudur?”

Devletin istihbarat teşkilatları, ‘Örgüt kullanarak başka bir örgüte sızma’ yolunu izliyordu. Mesela Dev–Sol’un içine adam sokulacaksa önce başka bir sol örgütün içine adam sokuyorlar, sonra bu eleman Dev–Sol’a gidiyordu. ‘Sen neredeydin?’ diye sorduklarında, ‘falan sol örgütte’ deyince, kolayca kabul ediliyordu.

Bu metod yıllarca ‘irticai gruplar’ içinde de uygulandı.

Alperen Ocakları’na yakınlaştırılan bazı kişilere eylemler yaptırdılar. Hrant Dink, Rahip Santario ve Zirve Yayınevi katliamında bazı sanıkların izlerinin BBP’ye çıkmasının sebebi buydu.

Yazıcıoğlu olmasa yeni cinayetler işlenecekti. Hatta Hizmet hareketini bu yolla terör örgütü kapsamına daha o yıllarda sokacaklardı.

Yazıcıoğlu 80 öncesi derin yapılanmaları iyi biliyordu. Pek çok bilgi ve belge kendisine akıyordu. Hem derin yapıların planlarına engel olması hem de çok şey bilmesi onu hedef hâline getirmişti.

Bundan tam 9 yıl önce Keş dağında cesedine ulaşılan ( 25 Mart 2009) Yazıcıoğlu, Turgut Özal’dan sonra derinlerin planlarını bozan ikinci siyasi şahsiyetti.

28 Şubat’ta, “Türkiye İran olmaz, Türkiye Cezayir olmayacak, Türkiye’nin Suriye olmasına da biz musade etmeyeceğiz…” çıkışı darbecileri açığa düşürmüştü.

Demokrasi ve hukukun bitirildiği yeni dönemde Muhsin Başkan gibi siyasilere yaşam hakkı yoktu.

Tarlayı sürenler, onu da şehit ettiler….

Bediüzzaman: Ölümüm başınızda bomba olup patlayacak

Bediüzzaman ve bitirme planları

Ali Emir Pakkan

23 Mart 1960… Bediüzzaman Said Nursi 83 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Said Nursi, hakkında en çok dava açılan alimdi. Ömrü sürgünler ve hapishanelerde geçti. Hücrede, tecritte, Risâle-i Nurları yazdı. Mübarek Anadolu, onun da değerini bilemedi.

Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinde yargılandı. Beraat etmesine rağmen peşinden polis eksik olmadı. Halkın gözünden düşürmek için akıl almaz yalanlar üretildi, İftiralar atıldı.. ‘İçki içiyor’, ‘evine kadın alıyor’, bile dendi!
Defalarca zehirlenerek öldürülmek istendi.

1950’li yılların başında Eşref Edip’e,
“Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. “ diyecekti.

‘Şeytani ve zalimane’ gördüğü iftiralara, hep hukuk çerçevesinde cevap verdi Asrın Alimi. Zaman zaman idarecileri uyardı. Talebelerini müspet harekete teşvik etti.

Ölümünden önceki son dava 1958 Ankara davasıydı. Pek çok Nur talebesi yalan ve iftiralar atılarak tutuklanmıştı. Nazilli Nur talebelerine, Adnan Menderes’e gönderilmek üzere bir mektup yazdırdı. Başbakan’ı uyarıyordu:

“Son günlerde gazetelerin memleketi velveleye verecek tarzda yaptıkları yaygaralı neşriyatta haber verdikleri Nazilli hadisesi bir tertip ve komplodur.
İslam’a ve Nur talebelerine hakaretlerin olduğu bir yayınla bazı kişiler kışkırtılmak istenmiş, yalan yanlış bilgilerle tanzim edilen bir şikâyet dilekçesi ile idare ve adliye harekete geçirilmiştir.”

Vefatının üzerinden 58 yıl geçti. Mezar yeri bile belli değil. Ama onun kaleme aldığı Risale i Nurlar başta İngilizce, Arapça ve Almanca olmak üzere pek çok dilde yayınlanıyor. Onunla uğraşanlar ise yok oldu, gitti!

Daha 1929-30’larda, Barla’da kendi tamir ettiği mescidine yapılan saldırıdan sonra bu akıbeti şöyle haber vermişti:

“Ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır. Ey din ve ahiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz. İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i İlahi’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var. Ben bütün tahdidatınıza karşı, bütün kuvvetimle bu ayeti okuyorum: (Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara ‘Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun’ dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve ‘Allah bize yeter; O ne güzel vekildir’ dediler.) (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)”

Bugün binlerce insan, Bediüzzaman’ın yaşadığı zulme maruz… Aktörler değişse de “yok etme planları” aynı. Hizmet hareketini nasıl bir gelecek bekliyor, ona musallat olanların akıbeti ne olacak, göreceğiz…Adeti ilahi değişmeyecek.

Ruhun şad olsun Bediüzzaman..

12 Mart ve sağda solda patlatılan bombalar!

12 Mart ve bir subayın bagajından dağıtılan bombalar!

Ali Emir Pakkan

12 Mart 1971, tarihe muhtıra olarak geçti. Askerler, bir uyarı mektubu ile hükümeti düşürdü. Cumhuriyet o gün haberi; “Komutanların ültimatomu üzerine Demirel istifa etti” başlığı ile verdi.

Meclis kapatılmadı. Nihat Erim başkanlığında bir ara rejim hükümeti kuruldu. OHAL ilan edildi. Gözaltılar, tutuklamalar birbirini izledi. Gençler İşkenceden geçirildi. Sağ ve sol görüşlü dernekler kapatıldı. Fethullah Gülen ve bazı Nur talebeleri de gözaltına alındı. Orduda, 9 Martçılar tasfiye edildi.

Buradaki kritik soru, 12 Mart’a nasıl gelindiğiydi. Sağda, solda bombalar patlıyor, adam kaçırılıyor, bankalar soyuluyordu. O gün 12 Mart muhtırasına gerekçe yapılan bu olayların adı “anarşi”ydi.

İki olay nakledeceğim. Hasan Cemal, 25 Mart 2008 tarihli Milliyet’te şöyle yazıyordu:
…“Neredeyse kırk yıl öncesine gittim. 1969″u, 1970″i, 1971″i düşündüm. Darbeci ya da cuntacı yıllarımı… Bu işlerin içindeki birçoğumuz gibi ben de mesleğimi o zamanlar devrimci diye tarif ediyordum. Bir araç olan askeri darbe ile “devrim”in önünü açacaktık çünkü… Öyle inanıyorduk. Gözümün önünden geçip giden filmin karelerinde kimler yoktu ki. Doğan Avcıoğlu”yla İlhan Selçuk vardı, İlhami Soysal”la Uğur Mumcu vardı, Cemal Madanoğlu Paşa”yla birlikte daha nice general ve asker kişi vardı. O tarihlerde “darbe”nin peşindeydik. Özellikle Ankara”da askerle “organize işler”in içindeydik. Bize çalışan bazı devrimci gençler sağda solda bomba patlatarak asker için darbe ortamı oluşturuyordu. “Ordu-gençlik el ele, milli cephede!” mitingleri düzenleniyordu.”

Peki bombalar kimler tarafından temin ediliyor ve gençlerin eline veriliyordu?

Emekli subay İrfan Solmazer, 27 Mayıs 60 darbesini yapan Milli Birlik Komitesi üyesiydi. Emekli deniz subayı Erol Bilbilik anlatıyor:

“Bir gün Orhan Kabibay’ın ( 27 Mayıısçı) evinde toplandık. Bir ara İrfan Solmazer bana , ‘Erol sen denizcileri ihmal etmişsin, hiç temas kurmamışsın. Ama ben onlara İstanbul’da, Ankara’da mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum, dedi.

Başka ne yapıyorsun, diye sorunca, İrfan Solmazer’in yanıtı şu oldu:

“Deniz Gezmiş’i Sarp Kuray’ı falan oturtuyorum. Amerikan Büyükelçiliğinin kurşunla yaranmasına demokratik olarak karar veriyoruz. Emri ben veriyorum. ( Deniz Gezmiş ABD Büyükelçiliiğini tara ve yok ol diyorum) Sarp Kuray’a git şurayı bombala emrini veriyorum.” (Cumhuriyet, 10 Mart 1996)

Solcu gençlerin ellerine verilen bombalar ve dinamitler İrfan Solmazer’in arabasının bagajından getiriliyordu. Solmazer, 12 Mart’tan hemen önce Almanya’ya gitti! Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise hukuk cinayeti işlenerek idam edildi…

Ne hazin son değil mi?

27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı bilmeden 15 Temmuz’u anlayamayız. Bu dönemleri çalışan biri olarak benim yanılgım derin, kirli yapılardan ülkemizin kurtulduğu inancına kapılmamdı.
Ne yazık ki; 15 Temmuz’da bir kere daha sahneye çıktılar; demokrasi ve hukuka en büyük tuzağı kurdular. Hizmet hareketi bu darbenin hedefi ve kurbanı yapıldı. Kana doymadılar…

Nevzat Tandoğan ve ibretlik sonu!

Nevzat Tandoğan ve parti bürokratlarının acı sonu!

Ali Emir Pakkan

Onca gündem içinde yazmaya değer mi, bilmem. Nevzat Tandoğan caddesinin ismi Zeytin Dalı olarak değişti. Amerikan büyükelçiliğinin bulunduğu cadde isminin Afrin’e operasyon adı ile değişmesi Washington’a mesajmış! Nereden mi anlıyoruz! Akit değil ha! Hürriyet’in manşetinden! Haberi veb sayfalarında “Amerika’yı çıldırtacak değişiklik” başlığı ile vermişler! Ülkenin en iyi gazetesi güya! Bu arada CHP’den bir ses var mı, diye baktım yok! Sonuçta vali Tandoğan kurucu babaları Atatürk ve İnönü’nün valisi! CHP, dirisine sahip çıkamıyor ( Enis Berberoğlu hapis ) ölüsüne mi sahip çıkacak! Tandoğan için de sessiz kalmışlar!

Bu arada Amerika mesajı almış mıdır? Beyaz Saray sözcüsü ” Osmanlı tokadı” sorusuna çok gülmüştü! Cadde isminin değişmesine de alaycı şekilde, ” iç mesele ” deyip geçti! Çocukça işler bunlar!

Hani eskiden olsa bu tabela değişikliği rejim krizi sayılırdı!
Ben de kelam israfına son vereyim. Bu vesile ile Nevzat Tandoğan’n hikayesini yazayım. Kraldan fazla kralcı parti devleti bürokratlarına ders olur belki!

9 Temmuz 1946… Tek parti ve tek adam dönemİ. Türkiye, bir ölüm haberi ile sarsıldı. Anakara valisi ve belediye başkanı Nevzat Tandoğan (52) makam odasında tabancasını kafasına dayayarak intihar etmişti. 17 yıllık valilik böyle acı bir sonla bitti.

Vali Tandoğan’ın adı Ankara cinayeti diye bilinen davaya karışmıştı. Katil zanlısı Reşit Mercan ile Genelkurmay Başkanı Rauf Orbay’ın oğlu arasında arabuluculuk yapmakla suçlanıyordu. Sanık Mercan,  kendi lehine tanıklık yapması için Vali Tandoğan’ı şahit olarak gösterdi. İddiasına göre Tandoğan kendisini “Cinayeti üstlenmezsen seni gebertiriz, arkandan da intihar etti diye zabıt varakası düzenleriz, gürler gidersin. Kabul edersen seni kurtarırız” diye tehdit etmişti.

Tandoğan, Mahkemede sanıkla görüştüğünü kabul etti ama ona herhangi bir teklifte bulunmadığını söyledi. Kudretli vali, sade bir vatandaş  gibi mahkemeye çağrılmasından rahatsızdı. Tek partinin ona sahip çıkmadığını düşünüyordu. İntihar etmeden bir gün önce Adalet Bakanı’na, “Bana mahkeme suçlu gibi davranıyor. Ben Ankara valisiyim bu durumlara düşecek adam değilim “ demişti.

Peki kimdi bu onurlu adam? Şimdi çizeceğim portre size bakın ne kadar tanıdık gelecek. Her gün görüyorsunuz onları…

Tandoğan, Tek parti döneminin sembol isimlerinden birisidir. 1929’dan intiharına kadar Ankara valiliği yapmıştır. Despot ve hukuk tanımazdır. Emir ve yasakları ile meşhurdur. Danıştay’ın verdiği bir yürütmeyi durdurma kararını “Burada benim sözüm geçer” diyerek yırtıp fırlatmıştır.

Şehre götürdüğü hizmetler de vardır ama yönetim anlayışı tek parti anlayışının tecessüm etmiş halidir. Görüntü kirliliği oluşturduğu gerekçesiyle köylülere ve kıyafeti düzgün olmayanlara Kızılay’ı kapatır. Aşık Veysel de yasaktan nasibini alır. Geceleri sokakta dolaşan sarhoşları bir kamyon kasasına doldurup şehrin dışına atar!

20 Eylül l943, Said Nursi 8 senedir mecburi ikamete tabi tutulduğu Kastamonu’dan alınarak Ankara’ya getirilir. Oradan Isparta’ya nakledilecektir.
Vali Nevzat Tandoğan, Said Nursi’yi vilayete çağırır, zorla başındaki sarığı çıkarmak ister. Said Nursi, direnir. Mazlum alimin son sözü; “Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum. Kıyafet kanunu münzevilere tatbik edilmez. Ben dışarı çıkmıyorum. Beni icbarla siz çıkarıyorsunuz. Başından bul !” olur. Zübeyir Gündüzalp’in hatıralarında ise Bediüzzaman’ın Tandoğan’a: “Bu sarık bu başla çıkar” diyerek boynunu gösterdiği anlatılır.

Vali’nin vukuatları bunlarla sınırlı değildir. Yazar Osman Yüksel Serdengeçti’yi gözaltına aldırır, makamına getirterek ( 3 Mayıs 1944) şöyle hakaret eder: “Ulan Öküz Anadolulu! Milliyetçilik, komünizm size ne, Sizin göreviniz mahsul yetiştirmek ve oğullarınızı  askere göndermektir. Sizden beklediğimiz sadece bunlardır. Milliyetçilik lazımsa onu biz yaparız. Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz.”

Bakalım bugünkü kapı kulu, kanun tanımaz despotların akıbeti nasıl olacak?
Ne zaman kullanılıp atılacaklar?
Mazlumların ahı nerede iflahlarını kesecek?