Sivas gibi 15 Temmuz da proje

93 Sivas, Başbağlar projeleri!

Ali Emir Pakkan

2 Temmuz bir büyük acının yıldönümü. 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 35 sanatçı öldürüldü. Çoğu Alevi ve sol görüşlüydü.

3 gün sonra Erzincan Başbağlar’dan bir haber geldi. 33 vatandaşımız katledilmişti. Hepsi sünniydi. Erzurum Yavi ve Çiçekli katliamları bunları izledi.

Olayların üzerinden 25 yıl geçti… Sosyal medyaya baktım yine herkes kendi acısına ağlıyor ve büyük fotoğrafı görmüyordu.

93 terör olayları Devlet Denetleme Kurulu ve Meclis Araştırma komisyonuna konu olmuştu. Ortaya çıkan bazı belgeler ve tanık ifadeleri katliamların kapsamlı bir planın parçaları olduğunu gösteriyordu. Derin devlet unsurları işin içindeydi…

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna ifade veren dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun ( proje) hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu söylemişti. Vali Karabilgin olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını açıklamıştı.

Devlet Denetleme Kurulu’na gelen bir istihbarat raporunda ise şu cümleler dikkat çekiyordu:

“23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildi, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığı devreye sokuldu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildi, koruculuk sistemi kuruldu. Sivas, Başbağlar, Yavi ve Çiçekli katlamlarından sonra da, demokratik çözüm arayışları tamamen sona erdirildi.”

93 olayları aydınlatılmadı. Bu yönde atılan adımların önü AKP tarafından kesildi.

Bugün ise daha farklı projelerle toplum ve siyaset biçimlendiriliyor.

Son itiraf 6 Temmuz’da başbakandan geldi. Anadolu Ajansı’nı  ziyaret eden Binali Yıldırım, gazetecilerin “Sizi çok zorlayan, ‘Bu işe girmeseydik’ dediğiniz bir proje oldu mu” sorusuna “Hangi birini söylesem… Hoşuma gitmeyen proje 15 Temmuz” cevabını verdi. Bunun üstüne gazetecilerle Yıldırım arasında gülüşme gerçekleşti.

15 Temmuz darbe girişiminde 248 kişi hayatını kaybetmiş, 2196 kişi yaralanmıştı

Reklamlar

Prof Başgil nasıl tehdit edildi?

Etlik’te mezarın bile hazırlanmışlardır senin!

Ali Emir Pakkan

27 Mayıs ile 15 Temmuz arasında çok benzerlikler var, demiştim. İşte size bir benzerlik daha. Cumhurbaşkanlığı seçimleri…

24 Haziran gecesi Meral Akşener ve Muharrem İnce bir anda kayıplara karıştı. İki Cumhurbaşkanı adayı ilk sonuçlar AA’dan gelmeye başladığında ısrarla seçmenlerini sandıkları korumaya davet esiyorlardı. Akşener, “Beni YSK’ının duvarlarından kazıyarak çıkarırlar. “ diyordu. İnce ise, 50 bin avukatla sonuçlara itiraza hazırlanıyordu.

Ancak ne oldu ise oldu? İki aday da bir anda buharlaştı. Ortaya çıktıklarında ise rakipleri zaferini çoktan ilan etmişti! Ama daha ilginci İnce ve Akşener’deki tavır değişikliğiydi! Seçimlere itiraz yerini sonuçları kabullenmeye bırakmıştı!

Peki neden değiştiler? Yoklara karıştıkları o saatlerde tehdit mi edildiler?

Yok artık demeden 1961’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesine götüreyim sizi…

27 Mayısçılar’ın adayı Cemal Gürsel’di. Ancak Samsun senatörü Ali Fuat Başgil’in adaylığını koyması planları bozdu.

Prof. Başgil, darbe karşıtı yazıları sebebi ile tutuklanmış bir süre Balmumcu cezaevinde kalmıştı. Halkın büyük teveccühü vardı.

24 Ekim’de adaylığını açıklamak üzere Ankara’ya geldi. Kaldığı otel ziyaretçi akınına uğruyordu. Ancak darbe ile yönetime el koyanlar da boş durmuyordu.

Saat 19 sularında otelde bir hareketlenme oldu. Başgil acilen Başbakanlığa çağrılıyordu. Bir saat sonra, Tahsin Demiray, Fethi Tevetoğlu, Ali Fuad Alişan, Şadi Pehlivanoğlu ile birlikte başbakanlıktaydı.

Başgil, üst katta başbakan yardımcısı odasına alındı. Milli Birlik Komitesi üyeleri Sıtkı Ulay ve Fahri Özdilek karşısındaydı…

Milli Birlikçiler, Başgil’i adaylıktan vazgeçmesi için önce Senato Başkanlığını teklif ettiler. Red cevabı alınca, ölümle tehdit ettiler.

Başgil, yine geri adım atmadı.

-Paşalar, siz hiç harp gördünüz mü? Harpte savaştınız mı?” diye sordu.
“Hayır” cevabını alan Ali Fuat Başgil: “Paşalar! Ben Kafkas Cephesi’nde dört sene savaştım. Savaşın ne olduğunu bilirim. Harp sırasında ölüm akla gelmez. Ben şu anda canımı değil, milletimin geleceğini düşünüyorum.” dedi.

Sıtkı Ulay, aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatıyor:

‘‘Hoca reisicumhur olacağını zannediyordu. İstiklal Harbinde komutanlık yaptığından, hizmetlerinden bahsederken ben dedim ki ‘Hoca, şunu kes şimdi şurada, ben sana açıkça söyleyeyim: Sen cumhurbaşkanı olursan ne top atılır ne bir şey. Senin cibin hazır, koyacaklar seni bir cibe, yukarıda bir yere götürecekler, orada akıbetin meçhul. Belki Etlik’te mezarını bile hazırlamışlardır senin. (…)

Adaylığınızı geri almanız hususunda bize talimat veren cuntadır. Biz
size cuntadan aldığımız talimatı tebliğ ediyoruz. Kabul edip etmemek size aittir. Kabul etmediğiniz takdirde, sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Bunu açık söyleyelim. Netice yalnız bundan da ibaret kalmayacaktır. Meclis açılmadan dağılacak, seçimler iptal edilecek, partiler kapatılacak ve askeri idare devam ettirilecektir. Siz, bir hukuk profesörü olarak, memlektin böyle bir akıbete düşmesine elbette razı olamazsınız.” (General Sıtkı Ulay’ın Hatıraları, İstanbul, 1968)

Paşa’nın sözlerini soğukkanlılıkla dinleyen Başgil, “Ben verdiği sözden dönen ve imzasını yalayan nâmertlerden değilim. Adaylığımı geri almama imkân yoktur. Fakat benim yüzümden memleketimin söylediğiniz akıbetlere sürüklenmesine de gönlüm razı olmaz. Bu vaziyet karşısında bana düşen bir iş kalmıştır; o da, yarın senatörlükten de istifa ederek evime dönmektir.” dedi.

Soğuk rüzgarlar esti odada.

Başgil, Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra parti liderleri ile görüştü. Destek aradı. AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala gelişmeler karşısında Başgil’in adaylığına sıcak bakmadı. Osman Bölükbaşı, Başgil’in senatörlükten de istifa etmemesini istedi.

Prof Başgil, demokratik rejime dönüşte büyük bir fırsatın kaçtığını görüyordu. Hayal kırıklığı yaşıyordu. Saat 11.30’da Yenişehir postahanesinden TBMM Başkanlığına çektiği yıldırım telgrafla senatörlükten istifa ettiğini bildirdi. Ankara’dan ayrıldı. 26 Ekim günü gazeteler onun istifa haberi ile doluydu.

27 Mayıs’a devrim diyen bir zihniyet şu an ülkeyi yönetiyor!
15 Temmuz’u tezgahladılar.
24 Haziran gecesi engelleri, eski bildik yöntemler ile neden ortadan kaldırmasınlar?

Seçim ve kamyonlar

24 Haziran seçimi ve kamyonlar

Ali Emir Pakkan

Benim için dün gecenin en ilginç haberi YSK’ya giden bütün yolların kamyonlarla kapatılmış olmasıydı…

Önce inanamadım. Sonra muhalefet partisi milletvekillerinin paylaşımılarından olayın gerçek olduğunu gördüm… Barış Yarkadaş, tam 19 20’de paylaştığı twitinde, “ Oylarımızı korumak için Ankara’ya geldim. YSK ya giden bütün yollar kamyonlarla kapatılmış.” diyordu.

Demek ki herşey önceden ayarlanmıştı.
Her şey hesaplanmıştı.

Hatırlayın bu kamyonlar en son 15 Temmuz darbe akşamı görülmüştü!.
Tankları durdurmak için kışla ve tankların önüne çekilen kamyonlar da önceden hazırlanmış bir planın patçasıydı

Sadece bu da değil…
Eylül 2015’te Hürriyet’in önüne sopalı gruplar yine kamyonlarla taşınmış ve gazete saldırıya uğramıştı.

Ama ben sizi biraz daha geriye götüreyim…
6-7 Eylül olaylarına…
1955’de İstanbul Beyoğlu’nda gayrimüslimlere ait evler, işyerleri yağmalandı!
Görgü tanıklarının ifadesi ile İstanbul dışından binlerce insan kamyonlarla Beyoğlu’na taşınmış ellerine kazma kürekler verilmişti!
Türk tarihinin en utanç verici olayları yaşandı o iki günde…
Masum insanların canlarına, namuslarına, mallarına kast edildi…

Yıllar sonra Özel Harp Dairesi eski başkanı Sabri Yirmibeşoğlu, “ 6-7 Eylül bir özel harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Anacına da ulaştı. “ diyecekti. ( Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekat)

Kamyon deyip geçmeyin…
Önceden hazırlanmış planların parçası onlar..
Muhalefetin sonuçları kolayca kabullenmesinde de rolleri olabilir.
Nasılsa bir gün gerçekler ortaya çıkar.

Demirel ve demokratik kazanımlar

WDemirel ve demokratik kazanımlar

Ali Emir Pakkan

17 Haziran 2015’te vefat ettiğinde 91 yaşındaydı. Ülke siyasetinde 40 yılı aşkındır vardı. Ama başbakan ama Cumhurbaşkanı ama ana muhalefet lideriydi. Bazen yasaklıydı, bir süre Zincirbozan’da ikamete mecbur tutuldu.

Süleyman Demirel’den bahsediyorum.
Ankara’dayken biyografisini çalışmaya başlamıştım. Doğduğu Isparta İslamköy’e kadar gittim. Yakın dostları ile görüşüyordum. Ancak çalışmam yarım kaldı; çünkü siyasete haramiler girmiş, her şeyi ve siyasetteki bütün teamülleri alt üst ediyorlardı.

Süleyman Demirel, 27 Mayısçıların katlettiği Adnan Menderes’in bayrağını devr aldı. Ragıp Gümüşpala’dan sonra AP genel başkanlığına seçildi. 40 yaşında Başbakan oldu. 7 defa bu koltuğa oturdu.

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Turgut Özal ve Necmettin Erbakan ile arkadaştı. Siyasette yolları hep kesişti. Ülkeye birlikte hizmet ettiler.

Demirel, çoban Sülüydü, Morrison Süleymandı, Barajlar Kralıydı.

1964 ve 1969’daki seçim zaferleri ile gücünün zirvesine çıktı.

Olağanüstü dönemlerdeki politikaları eleştiriye açıktı.

12 Mart’ta ( 1971) muhtıra yeyince istifa etmiş, 1980’de darbeye muhatap kalmıştı. “11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusu hala cevap bulmadı. ( Eğer bulsaydı 15 Temmuz olmazdı)

28 Şubat’ta Çankaya’daydı. Askerlerle birlikte süreci yönetti. Refahyol hükümeti istifa etti. Görevi Çiller’e vermedi.

Demirel, sağ muhafazakar düşünceye sahipti. Farklı dünya görüşlerinden insanların da saygısını kazandı. Nefret dili kullanmadı.
Hep hukukun üstünlüğünü savundu.
Anayasa ve kanunlara bağlıydı.

Hizmet hareketinin özellikle yurtdışındaki okullarına sahip çıktı. Gülen’e saygı duydu. Cumhurbaşkanlanlığı döneminde yabancı ülke başkanlarına referans mektupları yazarak hizmet hareketine desteğini gösterdi.

Siyaseti zirvede bıraktı.

Demirel, ülkede parlementer, demokratik rejimin oturması için büyük mücadeleler verdi. Siyasi tarihin her sayfasında adı yazıyor.

Ne yazık ki; siyasal İslamcıların iktidarında, bu demokratik kazanımlar sıfırlanıyor.
Türkiye otoriter rejime kaydı.
Anayasa askıya alındı, hukuk bitti.
Sandık artık göstermelik.
Demirelli yılların çok gerisine düştü ülke…

Atıf Hoca’dan Ahmet Turan Alkan Hoca’ya

Atıf Hoca’dan Ahmet Tuan Hoca’ya: Türkiye’nin utanç günleri

Ali Emir Pakkan

“Ara karar için ara veriliyor.
Koridorda tahliye umudu…
Ama umutlar suya düşüyor.
Mahkeme 5-6 Temmuz’a ertelenirken tahliye kararı çıkmıyor.
Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Mümtazer Türköne, İbrahim Karayeğen, bileklerine kelepçe vurulmuş halde, jandarmaların arasında tek sıra önümüzden geçip Silivri zindanlarının yoluna koyuluyorlar.”

Zaman davasını izleyen Hasan Cemal, bu satırları 9 Haziran 2018’de yazdı.

100 yıl önceye gidin ancak benzer görüntüleri bulabilirsiniz. Bu çağda fikirler yargılanmaz çünkü.

1920-1927 yılları arasında İhtilal ve İstiklal mahkemeleri 54 bin kişiyi yargıladı. Bu mahkemelerde 1054 kişi idam, 43 bin kişi sürgün edildi.

İdam edilenlerden biri de Atıf Hoca’ydı.
Onun hikayesi, bugünkü yazarların yargılanmasına çok benzemektedir.

1924’te Şapkayıı eleştiren ‘Frenk Mukallitliği’ adını taşıyan bir risale yazar Atıf Hoca. Kültür Bakanlığı’ndan izinlidir kitap.

1,5 yıl sonra Şapka İnkılabı gerçekleşir.
Şapka giymek mecbur kılınır.

Atıf Hoca, şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı kitaptan dolayı 9 Aralık 1925’te tutuklanır. Giresun’daki İstiklal Mahkemesine götürülür. Şapkaya ilişkin yargılandığı bu mahkemeden beraat eder. Ancak, beraat etmesine rağmen elleri kelepçeli İstanbul’a sevk edilir. Oradan da 1926’nın ocak ayı başında Ankara’ya gönderilir.

Atıf Hoca, beraat edeceğine inanmaktadır, çok iyi bir savunma yazar. Fakat kararın verileceği günden önce bir rüya görür. Rüyada Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas), “Atıf niye bize kavuşmayı geciktiriyorsun?” der. Bunun üzerine savunmayı yırtıp atar.

Mahkemenin başkanlığını gazeteci-yazar Altemur Kılıç’ın babası Kılıç Ali ile Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya üstlenmiştir. Savcı ise Yalçın Küçük’ün amcası Necip Ali’dir. Bu üç isim arasında tek hukukçu Necip Ali’dir.

Bir günde idam kararı çıkar.
İdamın gerçekleştiği gün (4 Şubat) yayınlanan Hâkimiyeti Milliye gazetesinde, “İskilipli Atıf Hoca ve müftü-i sabık Ali Rıza idam edildi.” denmektedir. İdamlar olmadan önce basılmıştır gazete!

Bu dönemler, ülkenin utanç dönemleridir…

Ve Türkiye yaklaşık 100 yıl sonra aynı utanç günlerini yaşamaktadır…

Hasan Cemal, Ahmet Turan Alkan’ın savunmasından tarihe şöyle not düşmektedir:

“Bu iddianame 17-25 Aralık iddianamesi…Rüşvetçileri himaye edenler serbest, sorgulayanlar benim gibi hapiste…Susan, seyreden takımından olsaydım bugün serbesttim, birçokları gibi muteber insandım. 
Öyle bir iddianame ki…
Şaşıya şaşı, engelliye engelli demeyecektin, diyor
Susacaktın diyor.
Başını kuma gömecektin, diyor.
Yoksa…
Adamı beyaz sakalından tutar, zindanlarda süründürürüz, diyor, beni 23 aydır demir parmaklık arkasında tutan bu iddianame…
Ömrümün iki yılına el koydunuz. Halk diliyle söylüyorum:
Vebali boynunuza!

Devlet bize kanlı katil muamelesi yapıyor, sosyal düşman muamelesi yapıyor. Vebali boynunuza…

Zindanda bize acı çektirmekten keyif alıyor. Türkiye bugün çok büyük bir yargı terörü yaşıyor. Hukukun siyasileştirilmesi büyük bir cinayettir.
Kasabın bıçağını yalayacak değilim.
Beni hukuka göre mahkûm edemezsiniz.
Af dilemem, sizlerden özür dilemem, ne olur beni tahliye edin demem.

Hapis yatıyor olabilirim ama boynum bükük değildir.
Yoksa söz konusu vatansa, hukuk teferruat mı bu ülkede?..
Uluslararası kamuoyunda Türkiye’yi neredeyse haydut devlet yaptınız, muz cumhuriyeti yaptınız, yazık değil mi?

Ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir, ve gazetecilik suç değildir!

Adım Ahmet Turan Alkan. Gazeteci-yazar. Muktedirlerin, zalimlerin canını sıktım, yazı yazdım. Pişman değilim. Allah’dan gayrı kimseye eyvallah etmiyorum. Allah beni utandırmasın. Ben Allah’a tevekkül ettim, ona sığındım. Allah aziz’ül intikamdır.
Mazlumların ahını zalimlerde bırakmaz. Allah imhal eder fakat ihmal etmez. “

Bir soykırım örneği: Gülen’e akraba olma suçu!

Birine akraba olma suçu!

Ali Emir Pakkan

Saddam’ın, Kaddafi’nin, Stalin ve Hitler’in adetiydi düşmanın yakınlarını da cezalandırmak!

Bütün diktatörler muhaliflerini böyle yok etmeye çalıştılar! Uzun süredir de bir Türkiye gerçeği, ‘ birine akraba olma suçu’ Örneğin Fethullah Gülen’in bütün akrabaları gözaltında! Hatta onun adını veya soyadını taşıyanlar bile!

En son sosyal medyadan öğrendik…
Genç bir kız…
Fatma Nur Gülen.
Sırf soyadı Gülen olduğu için aylardır hücrede tutuluyor.
Hiç bir avukat davayı almaya cesaret edemiyor.
Ortada dava konusu olacak suç unsuru da yok.
Gülen’e akraba olmak yetiyor!

Oysa evrensel hukuk kuralı…
Bizim (askıdaki) anayasa ve kanunlarımızda da var.

Suçun şahsiliği esastır!
Suç kişiseldir.
Suçu işleyenden başkasını cezalandıramazsınız!
Aile bireylerinin işlediği suçtan dolayı, diğer bireylerden herhangi birisi suçlanamaz!

Kabile devletlerinde bile bu hukuk ilkelerini bulabilirsiniz.

Demokratik ülkelerden bu tür insan hakları ihlallerine tepkiler var. Türkiye’nin medeni dünyadan koptuğu konuşuluyor. En ciddi ve en itibarlı gazetelerde çıkan analizlerde, Ankara yönetiminin adı, başta sıraladığım diktatörler ile anılıyor.

Ama şu işe bakın ki; ülkede bu hukuk cinayetleri derin bir sessizlikle izleniyor!

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Barolar ve hukuk fakülteleri engizisyon uygulamalarını hiç görmüyor!

Basın tek satırla insan hakları ihlallerine değinmiyor.

Muhalefet, bazen gündeme getirse de çoğunlukla zulme kör, sağır ve dilsiz…
Kendilerine dokunmadığı sürece sorun görmüyor…

Kimse soramıyor; Gülen’e veya herhangi birine akraba olma suç olabilir mi?

Ne kadar daha bu hukuk faciaları sürecek?
Zulme imza atan, destekleyen ve sessiz kalanlar çocuklarının yüzüne nasıl bakacak? Ülkeye demokrasi ve hukuk döndüğünde toplum içine nasıl çıkacaklar?

Tam yazı bitti. Adana’dan bir haber düştü önümüze. Çoğunluğu öğrenci 25 kişi gözaltına alınmış! Suçları tutuklu yakını olmakmış!

Şu ramazan günü ne diyelim; Kelimeler aciz. Sizi Allah’a havale ediyoruz…

15 Temmuz’un 27 Mayıs’a benzerlikleri

27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a

Ali Emir Pakkan

27 Mayıs 1960’ta, asker içinden bir çete demokrasiyi sırtından hançerledi!

27 Mayıs, iyi bir eylem planıydı.
Hazırlık ve icra safhası mükemmel uygulandı.

Sonraki darbelerin anası sayıldı.

27 Mayıs’tan sonra yürürlükteki Anayasa askıya alındı.
Ülke bir süre “geçici anayasa” ile yönetildi.
Darbe hukuki işledi.
Özel mahkemeler kuruldu!
Yargı bağımsızlığını yitirdi.

Bürokraside tasfiyeye gidildi.
Bir gecede 7 bin asker tazminatları ödenerek emekliye sevk edildi.
Yargı, üniversite ve diğer kurumlar bunu izledi.
Demokrat düşüncedeki asker/siviller görevden alındı.

Darbeciler, yeni rejime ‘İkinci cumhuriyet’ adını verdiler!
Rejimin karekteri değişti.
Vesayet kurumları geldi.
MGK, senato hayatımıza girdi.

Siyaset yeniden dizayn edildi.
Yeni partiler kurdurularak DP oyları bölündü. AP’nin başında emekli bir asker vardı.

Çankaya’daki yuvarlak masa toplantılarında siyasi parti liderleri ve basın temsilcilerine mutabakat zabıtları imzalatıldı.

Darbeyi destekleyen asker, bürokrat, yargı mensubu ve gazeteciler ödüllendirildi.

Yeni anayasa referandumu ve seçime olağanüstü şartlarda gidildi.
Sandık sonuçları darbecilerin isteğine yakın çıktı!

Askerin Cumhurbaşkanı adayı Cemal Gürsel idi. Fuat Başgil, otel odasında ölümle tehdit edilerek adaylıktan vazgeçirildi. CHP’ye koalisyon hükümeti kurduruldu.

İrtica ile mücadele darbecilerin ilk gündemiydi.Dini önderler, aşiret liderleri sürgüne gönderildi.Kürt ve Alevi din alimleri Sivas kampında toplandı.

Diyanet’e özel görevler biçildi.
Nurculuk, sapıklık ilan edildi.
Hutbeler hazırlatıldı. Kitaplar yazdırıldı.

Psikolojik harekat hiç hız kesmedi.
27 mayıs, bayram ilan edildi! Hürriyet anıtı dikildi. 27 Mayıs’a sadakat, yeminlere ve ders kitaplarına girdi.

15 Temmuz’a ve sonrası gelişmelere bakın…

Sulh Ceza Mahkemelerinden devletteki büyük tasfiyeye kadar 27 Mayıs’ın yeni bir versiyonu yaşanıyor.

O yüzden 27 Mayıs’ a devrim diyenlerin 15 Temmuz’un arkasında olması tesadüf değildir.

Tarihi biraz bilenler, 15 Temmuz’un da toplumsal ve siyasal bir proje olduğunu görebilir.

Tek fark…

Siyasal islamcılar ele geçirilmiş ve kullanılmaktadır.

Hizmet hareketi ise demokrasi ve hukukun yanında kalmanın bedelini ödemektedir.

27 Mayıs rejimi sürdürülemedi.
58 yıl sonra darbeciler cinayetleri ile anılıyorlar.

Bugünkü toplumsal mühendisliğinin akibeti de farklı olmayacaktır…