Stefan Zweig ve Hitler

Zweig, Hitler ve entellektüeller!

Ali Emir Paklan

1942, 22 Şubat… Stefan Zweig ve eşi Brezilya’da kiralık evlerinin yatak odasında ölü bulundu. New York Times intihar haberini birinci sayfasından dünyaya duyurdu.

Nazi Almanya’sında yazarlar için yasaklılar listesi vardı. Hitler’e boyun eğmeyenler ağır baskılar ve saldırılarla karşılaşıyordu. Edebiyat eserleri denetime tutulmuştu. Yasaklanan kitaplar toplandı ve törenlerle yakıldı. Bir çok yazar, şair ve gazeteci tutuklandı bazıları ülkelerini terk etti. Stefan Zweig onlardan biriydi. Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanca konuşan ülkelerde kitapları yasaklanmıştı.

Bazı eserleri 30 dile çevrilen Zweig’in bir gün kapısını Gestapo çaldı. Evi didik didik edildi. Bir yazarın kitapları arasında silah aranıyordu! Bu açık bir gözdağıydı. O gece eşyalarını topladı. 1934’te vatanı Avusturya’dan ayrılan Zweig, İngiltere’ye sığındı. Pasaportu iptal edildi. Vatansızlara verilen bir kimlik kartı ile artık bir sürgündü. Kendisi ile aynı kaderi paylaşanlarla birlikte hayatında yeni ve zorlu bir dönem başlamıştı: “ Özgür bir insan olarak doğmamıza rağmen özne değil nesneydik. Ve artık hiç bir şey hakkımız değil sadece resmî makamların bize verdiği bir lütuftu.” diyecekti.

Hitler’in yükselişinin ilk yıllarında Zweig kariyerinin zirvesinde, Avrupa’da tanınmış, önde gelen hümanist ve barış yanlısı yazarlardan biriydi.

Nazilerin en büyük kurbanları Yahudilerdi. Zweig, Hitler’in iktidara gelişini anlatırken, “ Yahudilerin de en büyük hatası” diye başlayan cümleler kurmadı. Sürgünde de fikirlerini açıklamayı ve yazmayı sürdürdü. Nazi zulmünden kaçanların yardımına koştu.

“Dünün Dünyası” adını verdiği anıllarında öncelikle kendisi ve entelektüel çevresini, Hitler’in önemini anlamama konusunda eleştiriyordu. Şu satırlar onun: “Hitler’in kitabını okuyan çok az sayıdaki yazar bile, onun programına kafa yoracağına, cafcaflı üslubuyla dalga geçiyordu. 1930’larda bile demokratik gazeteler toplumu uyarmak yerine, kışkırtma eylemlerinin öyle ya da böyle yarın, öbür gün son bulacağını söyleyerek okurlarını her gün yeniden avutuyorlardı. Her şeyden öte, Almanya’da yasalar sağlam temellere sahipti, parlamentonun yarıdan fazlası Hitler’e muhalifti ve tüm vatandaşlar, özgürlük ve eşitliğin anayasa tarafından resmi bir biçimde korunduğu fikrindeydi.”

Özel kampların yapıldığı ve masumların yargılanmadan infaz edildikleri söylentileri geldiğinde bile Stefan Zweig, aydın çevrelerin bu yeni durumun kalıcı olacağına inanmayı reddettiğini ifade ediyor: “Bu, anlamsız bir öfkenin sadece bir patlamasıdır herhalde, diye düşünüyordu insanlar. Böyle şeyler 20. yüzyılda devam edemez, diyorlardı kendi kendilerine.”

Zweig, Hitler’in şansölyeliğe getirilmesinden kısa bir süre sonra Almanya’dan kaçan ilk mültecilerin Avusturya’ya varabilmek için dağları ve nehirleri yaya olarak nasıl aştığını anlatıyordu: “Günlerdir aç, perişan olduklarından insana anlamsız gözlerle bakıyorlardı; insanlık dışı olaylardan korkuyla kaçış bu insanlarla başlamış, sonrasında bütün dünyayı sarmıştı. Fakat bu sürülmüş insanları gördüğüm o gün, bu sapsarı kesilmiş yüzlerin benim yazgımın da habercisi olduğunu ve hepimizin bu bir tek adamın iktidar hırsına, öfkesine kurban edileceğimizi henüz bilmiyordum.”

Hitler’in taktikleri ve kullandığı yöntemlere de değiniyor ünlü yazar:
“Her zaman bir hamle yapıp sonra ara veriyorlardı. Bu hamlenin fazla gelip gelmediğini, dünyanın vicdanının bu dozu kaldırıp kaldırmadığını görmek için bir süre bekliyorlardı. Dozlar gittikçe artırıldı, ta ki tüm Avrupa’yı yok edinceye kadar.”

Zweig’a göre, Almanya’yı felakete sürükleyen son darbe 1933 Şubatında Berlin’de bulunan ulusal parlamento binasının bir kundakçılık eylemi sonucu yakılması ile geldi. Hitler komünistleri suçladı ancak pek çok tarihçi binanın Naziler tarafından yakıldığına inanıyor. “Tek bir hamleyle Almanya’daki tüm hukuk yerle bir edildi” diyor Zweig. Can kaybının olmadığı bir yangınla sembolik bir binanın tahribi, hükûmet açısından halkın terörize edilmesi için bir bahane oldu. (Bakınız 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili iddialara ve sonrasındaki gelişmelere)

Zweig ABD’de aradığını bulamadı. Amerikalılar göçmenlerin acılarına kayıtsızdı. Brezilya’ya sığındı. Ancak yine mutsuzdu. Ülkesinden ve Avrupa’dan iyi haberler gelmiyordu. 1942, 22 Şubatında eşi Lotte ile birlikte yüksek dozda uyku hapı aldı ve hayatına son verdi.

Zweig yaşadığı felaketi İntihar notunda şu cümle ile anlatacaktı; “Dilimin dünyası çöktü, yok oldu ve manevi evim Avrupa kendini yok etti.” Yazarı asıl ölüme götüren ise umutsuzluğuydu: “ 60 yaşından sonra yaşama yeniden başlayabilmek için yeni güçler gerekli. Yıllar süren vatanından uzakta geçen göç, tüm gücümü bitirdi.”

Zweig’in intiharından 3 yıl sonra Adolf Hitler intihar etti. Naziler yargı önüne çıkarıldı. Zweig’in, “ama siz göreceksiniz” dediği güneş Almanya’da yeniden doğdu. Eserleri basılmaya başlandı. Her ölüm yıldönümünde törenlerle anılıyor.

Reklamlar

Türkçe ezan ve dönemi anlatan haberler!

Türkçe ezan ve bu dönemi anlatan haberler!

Ali Emir Pakkan

Zam haberlerini yandaş gazeteler nasıl veriyor? Bir kere “ zam” kelimesi neredeyse unutuldu. Kullanımı adeta yasak. En son, “Avrasya Tüneli geçiş ücretine fahiş zam geldi. Bu haberleri okurken, neredeyse, şöyle biteceği hissine kapıldım: “Tünel ücreti ayarlaması bütün yurtta sevinçle karşılandı.” Olabilir mi olur! Çünkü “bu zammı zenginden alıp fakire veriliyor” diye savunan beyinleri alınmış bir kitle de var!

Asıl buradan varmak istediğim yere geleyim. Demokrasilerde medya toplumun aynasıdır. Toplumsal sorunlar oraya yansır. Eğer medya ile toplum arasındaki gerçeklik bağı kopmuşsa yönetimde ciddi sorunlar var demektir. Otoriter ve totaliter rejimlerde medya, siyasi iktidara bağlı bir propaganda aracıdır. Türkiye bugün demokrasiden uzaklaşmış ve nerdeyse 90 yıl geriye gitmiştir.

Bunu 1930’lu yıllardan bir örnekle açıklayayım. Bakın tarihte kaldığını sandığımız tek parti döneminde medya, toplumsal olayları nasıl yansıtıyordu?

1932 yılı Ramazan ayında İstanbul’un birçok camiinde Kuran’ın Türkçesi okunmaya başlandı. 22 Ocak”ta Yerebatan, 27 Ocak’ta Süleymaniye ve 29 Ocak’ta Sultanahmet camiilerinde Türkçe Kur’an okundu. 30 Ocak’ta ise ilk defa Fatih camiinde ikindi ezanı Türkçe okundu.
‘‘Allah büyüktür.
Tanrı’dan başka tapacak yoktur.
Ben şahidim ki Tanrı büyüktür…’’

O günkü gazeteler, tek parti iktidarının dayatmalarını, “Halk, Türkçe Kur’an dinlemek istiyor” başlıkları ile duyurdu. Haberlere göre, din adamları da Türkçe Kur’an’dan ve ezandan yanaydı! 4 Şubat 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre, Ayasofya’da 40 bin kişi teravih namazı kılmış, 30 bin kişi de cami dışında kalmıştı. Haber şöyleydi:
‘‘Dün gece Ayasofya’da toplanan kırk bine yakın kadın, erkek, Türk Müslümanlar, on üç asırdan beri ilk defa olarak Tanrılarına kendi lisanlarile ibadet ettiler. Kalplerinden, vicdanlarından kopan en samimi, en sıcak muhabbet ve an’anelerile Tanrılarından mağfiret dilediler. Ulu Tanrı’nın Ulu adını, semaları titreten vecd ve huşu ile dolu olarak tekbir ederken her ağızdan çıkan bir tek ses vardı. Bu ses Türk dünyasının Tanrı’sına kendi bilgisi ile taptığını anlatıyordu.’’

Ama gerçekte ne sevinç vardı ne de gözyaşı! Bazı yerlerde Arapça ezan, cezai ehliyeti olmayan delilere veya çocuklara okutuluyordu. Nitekim toplumdaki bu direnci de kırmak için baskılar arttı. 18 Temmuz 1932’de bir genelge ile tüm yurtta Arapça ezan okunması yasaklandı. Arapça okumakta ısrar edenler yakalandı, haklarında soruşturma açıldı. Çıkarılan yasa ile Arapça ezan okuyanlara üç aya kadar hapis, on liradan iki yüz liraya kadar para cezası getirildi. (23 Mayıs 1941)

Ezan, 1950’ye kadar 18 yıl Türkçe okundu. DP”nin ilk icraatı bu yasağı kaldırmaktı.

Türk medyasındaki haberlere hep şüphe ile bakın. Zam haberleri gibi gülün geçin. Onlar yakında tek parti ve tek adam dönemini anlatan ibret vesikaları olacaktır! Türkçe

Tarihi utanç: Varlık vergisi

Tarihi utanç: Varlık Vergisi!

Ali Emir Pakkan

Bu topraklarda acı ve gözyaşı hiç eksik olmadı. Nereye baksak nereye gitsek zulüm görürsünüz. Hizmet hareketi son kurbandır..

Ne ile karşı karşıyayız? Tarih öğretici.

27 Ocak 1943, Haydarpaşa’dan vagonlara insanlar dolduruldu. Erzurum Aşkale’ye doğru yola çıkarıldı. Bunlar Varlık Vergisi ödeyemeyen ilk kafileydi. Taş ocaklarında çalışarak borçlarını ödeyeceklerdi.

Ancak bundan öncesi vardı. Ekmeğin karneye bağlandığı yoksulluk yıllarıydı. 2. Dünya Savaşı yeni ekonomik tedbirleri gündeme getirmişti. 11 Kasım 1942 ‘de Meclis’e gelen kanuna göre; varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı! Kanuna itiraz yolu kapalıydı. Ödeme süresi 15 güne sıkıştırılmıştı. Hukuk dışı maddelerden birinde: “Hastalık veya sakatlık dışında hiçbir yükümlünün sevki tehir edilemez. Tüm masraflar kendilerine aittir. “ deniyordu.

Kanunun amacını başbakan Şükrü Saraçoğlu CHP grubunda şöyle açıkladı;
“ Bu kanun aynı zamanda bir ihtilal kanunudur. Bize iktisadi istiklalimizi kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza hakim olan gayri Türk unsurları bu sayede bertaraf ederek Türk tüccarların eline vereceğiz. “ Milli şef İsmet İnönü de Meclis açış konuşmasında ( 1 Kasım 1943) kanunun arkasında durmuş ve “Amansız tedbirler gerekli olursa bunda da tereddüt etmeyeceğiz” demiştir.

Devlette vergiyi belirleyecek veriler yoktu. Servet Tespit Komisyonu kuruldu. Mükelleflerin kaderi bir kaç kişinin elindeydi. Kararlar keyfiydi. Kimin ne kadar vergi vermesi gerektiği bilgisi istihbarat ( Milli Emniyet) kanalıyla komisyona geliyordu! CHP parti müfettişi komisyonları yönlendiriyordu! En yüksek vergiyi gayri müslimler ödeyecekti. (Vergiye esas alınan miktarın yüzde 50’si)

Yahudiler, Ermeniler, Dönmeler, Ecnebiler ve Müslümanlar diye fişleme listeleri hazırlandı. Yahudiler günah keçisi seçilmişti! İktidar uzantısı matbuat harekete geçirildi. Özellikle Yahudi vatandaşlar “Karaborsacı’ ve “vurguncu “ ilan edildiler. Orhan Seyfi Orhan, “Kelle istiyorum” diye yazıyordu.

Varlık Vergisi ülke çapında 114 bin 368 kişiye uygulandı.İstanbul’da vergi listeleri 18 Aralık 1942’de açıklandı. Vergilerin yüzde 87’si gayrimüslimlerden alınacaktı.

İlk ödeme 4 Ocak’taydı. Azınlıklar ellerinde ne var ne yok satmaya başladı. Ödemeyenler için haciz işlemleri başlatıldı. Bir sonraki aşama ise sürgündü. Pek çok gayri müslim vatandaş ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İşletmeler bir bir kapandı. Türkiye’nin itibari zedelendi.

Varlık vergisinin maddelerinden biri, borçlarını ödeyemeyen mükelleflerin mallarının satılması yetkisinin devlete verilmiş olmasıydı! Binlerce taşınmaz mülk, arsa ev ve iş yeri haciz edilerek haraç mezat satıldı. Devlet zoru ile sermaye el değiştirdi ve yeni zenginler türedi!

Borcunu ödeyemeyenler 27 Ocak 1943’ten itibaren belediye hizmetlerinde çalışmak üzere Erzurum’a gönderildiler. ( Yaklaşık 1400 kil)) 21 kişi zorlu şartlara dayanamadı hayatını kaybetti. İshak Alaton’un babası Hayim Alaton Aşkale’ye gönderilenlerden biriydi. Alaton, “ Babam bir daha kendine gelemedi. Bu olayı kendine ihanet olarak gördü. Babam için bir felaket idi. Babamı kırdı, mahvetti ve öldürdü.” diyecekti.

9 Eylül 1943’te New York Times ‘ta varlık vergisini eleştiren yazı dizisi çıktı. Zulüme dünyadan tepkiler yağıyordu. 17 Eylül’de yeni bir kanunla, tahsil edilemeyen borçlar silindi. Sürgündekiler evlerine döndü. 15 Mart 1944’de ise kanun tamamen yürürlükten kaldırıldı.

Varlık vergisi Türkiye cumhuriyeti tarihine kara leke olarak geçti. Saraçoğlu’nun adı Haraçoğlu kaldı. Mazlum Aileler ise hukuk mücadelesi ile yollarına devam etti.
İshak Alaton, Şalom’da çıkan röportajında şu tesbiti yapmıştı:

“Aslında varlık vergisi İshak Alaton’un bir şansıdır. Varlık Vergisi sayesinde sıfırdan başladım. Sıfırdan başlamanın hayat için müthiş bir şans olduğunu düşünürüm. Çünkü altına inmen mümkün değil, ancak yukarı doğru çıkarsın. Eğer Varlık Vergisi olmasaydı babam iplik ticaretine devam ederdi, İshak Alaton da o işte babasının oğlu olarak iyi bir tüccar oldurdu. İsveç’i göremez, sosyal demokrasiyi öğrenemez, dünyayı keşfedemezdim. “

75 yıl sonra AKP, yeni ve daha korkunç bir utanç sayfası yazıyor. Tarih tekerrür ise, hukuk yine geri dönecektir.

Uğur Mumcu ve üstü örtülen gerçekler!

Uğur Mumcu ve duvardaki tuğla!

Ali Emir Pakkan

Bu topraklarda gazeteci ve yazarların kaderidir; Ya hapis ya sürgün ya da ölüm…

Yıl, 1993, Ocak 24. Gazeteci Uğur Mumcu arabasına konan bombanın patlaması sonucu öldürüldü. Eğer yaşasaydı iki gün sonra Abdullah Öcalan’ı Siyasal Bilgiler’de gözaltına alan savcı Baki Tuğ ile görüşecekti. Mumcu, Öcalan’la MİT’in bağı olduğuna inanıyordu ve bunu araştırıyordu. 7 Ekim 1992’de yazdığı bir yazıda, “Bugün PKK örgütü arasında kim bilir kaç ajan var? “ diye sormuştu. Bunların peşine düşenlerin hücrelerde çürütüldüğünü görse ne yapardı acaba?

Mumcu, 1942 Kırşehir doğumluydu, hukuk okudu ama gazetecilikte karar kıldı. Meslek hayatı çeteleri ve yolsuzlukları araştırmakta geçti. Uçak alımında üst düzey yetkililerin adının karıştığı lockheed rüşvet skandalının takipçisiydi. Kontrgerilla ‘yı gündemden düşürmedi. Silah kaçakçılığı, İpekçi cinayeti ve Ağca diğer önemli dosyalarıydı.

Darbelerin mağduruydu. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra tutuklandı. Ordu’ya hakaretten hakkında açılan davada bir yıla yakın cezaevinde yattı. 7 yıla mahkum oldu. Yargıtay’ın bozma kararından sonra 10 Ekim 1972’de özgürlüğüne kavuştu. 12 Eylül Darbesi’nin baskılarına boyun eğmedi.

Demokrat, özgürlüklerden yana ve Atatürkçüydü. “141, 142 gibi 163’e de karşı çıkmalıyız” diyordu. Gazetesinde sansüre uğrayan Nazlı Ilıcak’a sutünlarını açmıştı. Irkçı değildi. Din istismarcılarının ise hedefindeydi.

Suikast adeta önceden geliyorum, dedi! İsrail Büyükelçiliğine davetliydi. Yemek sırasında gereği yokken büyükelçi, “ölmekten korkmuyor musun?” diye sormuştu. MiT Müsteları Teoman Koman, Mumcu’nun da içinde bulunduğu gazetecileri Müsteşarlıkta ağırlamış (1992, Temmuz) “yakında ses getirecek siyasi cinayetler işlenecek, bu içinizden biri bile olabilir” demişti… Koruması yoktu. Kendine göre tedbirler alıyordu. Yanında silah taşıyordu. Arabaya önce kendisi biniyor, ardından eşi ve çocukları geliyordu.

Suikast soruşturması savsaklandı. Deliller toplanmadı. Arabanın enkazı apar topar çekici ile kaldırıldı. Başbakan taziyeye gelecek diye deliller süpürüldü! Cinayeti işleyenler, hedef saptırmada başarılıydı. Cenaze töreninde ezan yuhalatıldı! Toplum Laik anti-laik tartışmasının içine sürüklendi.

Mumcu’yu kimin öldürdüğünün izlerini ise eşi Güldal Mumcu’nun yazdığı “ İçimden geçen zaman’ kitabını okursanız görürsünüz. Soruşturmanın ilk savcısı Ülkü Coşkun, Güldal’a, “Bu olayı devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse bu iş çözülür. “ diyordu. Coşkun’dan sonra dosyayı alan savcı Kemal Ayhan evinde ölü bulundu. ( 26 Haziran 1995) Otopsi yapılmadan gömüldü. Kısa süre önce Güldal’ın, ‘kim, kimler?’ sorusuna Ayhan, “istihbarat örgütleri, biraz mafya, ve karanlık güçler’ cevabını vermişti. En ilginci Emniyet Genel Müdürü’nün sözleriydi. Mehmet Ağar, “Bir tuğlayı çekersek duvar üzerimize yıkılır’” diyerek neden suikasti çözmeyeceklerini açıklamıştı.

O tuğlayı 2011’de “Selam Tevhit dosyasını” açan emniyetçiler çekti. Duvar onların üzerine yıkıldı. Şimdi hapishanede görevlerini yaptıkları için cezalandırılıyorlar!

1993’ten bu yana 25 yıl geçti. Mumcu’nun peşinde olduğu derin yapılar ve çeteler, iktidara geldi. Mumcu’yu öldürenlerle, bugün gazetecileri yazarları hapse atan, sürgüne mahkum eden zihniyet aynı. Ülke bütünüyle faşizme teslim…

Onun satırları ile bitirelim. 1975’te Cumhuriyet’te çıkan bir yazısında ülkesi için sorumluluk alanların başına gelenleri şiirsel bir dille anlatıyordu. Şimdi toplumun bir başka kesimine aynı bedeli, daha acımasızca ödetiyorlar. Mumcu, “Unutma halkım” demişti şu satırlarla:

“Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık. Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık.
Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma.
Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım unutma bizi…

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında,
işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde
öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde.
Uydurma davalarla kapattılar hücrelere.
Hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık.
Önce kolumuzu, omuz başından keserek,
yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine.Sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler.
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık.
Bir kadın eli değmemişti ellerimize.
Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla
çıkarıldık idam sehpalarına.
Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze,
mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere. Asıldık ey halkım, unutma bizi…

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere.
Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler. Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi. Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi., hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi…”

Martin Luther King: Hayalleri olan bedeller öder

Martin Luther King ve hayalleri olanların
ödediği bedel

Ali Emir Pakkan

Türkiye artık dünyanın en büyük hapishanesi. Cezaevlerinde İşkence var. Diğer yandan hak arama yolları tıkalı. Anayasa Mahkemesi tahliye kararı veriyor. Bir mahkeme bu kararı tanımıyor. Yeryüzünde emsali yok. Buna rağmen hizmet hareketi mensupları, yumruklarını bile sıkmadan hak ve özgürlükler mücadelesi vermeye devam ediyor. AİHM’ne binlerce başvuru yapılacaktır.

Tıpkı siyahlar gibi…

Amerika’da her ocak ayının 3. pazartesi günü Martin Luther King Jr Day adıyla kutlanıyor. İnsan hakları savunucusu King’in verdiği mücadeleyi bir de eşi Coretta Scott’ın ‘hayatım’ kitabından okudum. Amerika’da siyahların nasıl haksızlıklara maruz kaldıklarını kendi yaşadıklarından örneklerle anlatıyor.

Küçük yaşta kilise korosunda kendini gösteriyor C. Scott. İyi bir eğitim alıyor.
King ile evlenmeden önce zorluklar başlıyor! Evleri kundaklanıyor ve yakılıyor! Babası yeniden küçük bir ev inşaa ediyor! Kilise hayatın merkezinde. Büyük bir dayanışma ile mağdurların, mazlumların yardımına koşuluyor.

1950’li yıllarda sivil haklar hareketi başlıyor. Zenci lider King ile evlenen Coretta Scott, mücadelesine eşi ile birlikte devam ediyor.

Devlet terörü onları sindiremiyor. Polis tarafından adım adım takip ediliyorlar. King hakkında davalar açılıyor, defalarca tutuklanıyor. Çocuklarına arkadaşları ” ‘senin baban hapiskuşu’ ” diyor. Basının hedefi hâline geliyorlar; özgürlükçü fikirlerinden dolayı ‘”vatan hainliği”’ ile suçlanıyorlar! Sözlü ve fiili saldırıya uğruyorlar. Evleri bombalanıyor. Baba King bıçaklanıyor.

Bayan Scott, en kritik zamanlarda hayat arkadaşı King’in yanı başından ayrılmıyor.
28 Ağustos 1963’’te Kongre önünde yaklaşık 200 bin kişinin toplandığı yürüyüş Amerikan tarihine en büyük kitle gösterisi olarak geçiyor. S. King, anılarında o gece kaldıkları otelde sabaha kadar uyuyamadıklarını, konuşma metnini bir kaç kez değiştirdiklerini anlatıyor. King Jr’’ın yaptığı ‘I Have a Dream (Bir rüyam var)’ adlı konuşma, Başkan Abraham Lincoln’ün Gettysburg konuşmasından sonra ülke tarihinin en meşhur hitabeti olarak kaydediliyor. King, “Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar. Bir rüyam var. Gün gelecek, dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.””diyor.

Sivil haklar hareketinin eylemleri sonucunda, 1956 yılının sonunda Yüksek Mahkeme ırk ayrımcılığını yasaklıyor. 1964’’te Sivil Haklar Yasası ve 1965’’te siyahlara da oy hakkı veren yasa kabul ediliyor. King, 14 Ekim 1964’’te, Nobel Barış Ödülü alıyor. 4 Nisan 1968’’de Memphis’te kaldığı ve bugün müzeye dönüştürülen Lorraine Motel’in balkonunda vurularak öldürülüyor.

Martin Lurher King in bayrağı yere düşmüyor. Eşi Scott King, bir vakıf merkez ( The King Center) açarak mücadeleyi sürdürüyor. Çeşitli etkinliklerle zencilerin mağduriyetlerine dikkatleri çekmeyi başarıyor! Kitaplar yazıyor. Konferanslar veriyor. Başkanlar ile dostluk kurarak sorunları Washington’a aktarıyor.
Dünyanın dört bir tarafına seyahatler ederek, demokrasi ve özgürlüklerin sesi oluyor.

2006’te vefat eden bayan Scoot’un cenazesine 10 binin üzerinde insan katılıyor. Eşi Martin Luther King’in yanına gömülüyor. Her yıl bir milyondan fazla insan The King Center’ı ziyaret ediyor.

King ailesi , hayalleri olanların büyük bedeller ödemeye hazır olması gerektiğini gösteriyor.

Hayalleri olan ve bunlardan çoğunu gerçekleştiren hizmet hareketi de bugün bir bedel ödüyor. Ama her ne olursa olsun Sivil Haklar Mücadelesinin sonunda özgürlükler ve hukuk mutlaka ülkemize geri dönecektir. Zalimler ve İşkenceciler için ise zaman aşımı yoktur…

Erken seçim mi? Sine-i millet mi?

Erken seçim mi, sine i millet mi?

Ali Emir Pakkan

En son Beşiktaş Belediye Başkanı görevden uzaklaştırıştırıldı. Artık seçimin de bir hükmü kalmadı! Ancak CHP lideri, meydan okuyor. Erken seçim istiyor. Kemal Kılıçdaroğlu’ nun resmî Twitter hesabındaki paylaşım şöyleydi:

“İktidara meydan okuyorum: Gelin Türkiye’nin geleceği için 17 ay beklemeyelim, yerel seçimlerde halka gidelim.”

En sonda yazacağımı başta yazayım:
OHAL kalkmadan, adil ve güvenli seçim şartları sağlanmadan seçimi istemek siyasi intihardır.

Bugün Türkiye, her bakımdan 1950 öncesi Tek parti dönemine benziyor. Ülke OHAL ile yönetiliyor. Yasama devre dışı. Yargı Saraya bağlı! Yürütme perişan. Valiler, AKP il başkanı gibi… Medya bağımlı! TRT, AA ve havuz adı verilen medya organları iktidarın kara propaganda aracı! Seçimler, adil ve eşit şartlarda geçmiyor. Sandık güvenliği yok. Oy sayımları şüpheli.

1950 öncesi de böyleydi. 1946 seçim faciasında açık oy gizli tasnif sistemi vardı! Herkes oyunu göstererek kullanıyor, sayım kapalı kapılar ardında yapılıyordu! Sandıklar tek parti memurlarına emanetti! Valiler, CHP il başkanı, kaymakamlar parti ilçe başkanıydı! Seçim kurullarında sadece CHP’li üyeler görev alıyordu! Sonuçların yazıldığı mazbatalar boş olarak sandık kurullarına imzalattırılmıştı.

Peki 14 Mayıs 1950’de, sandıkta iktidar basıl değişti? Beyaz devrim nasıl gerçekleşmişti?

1946 seçim faciasından sonra Demokrat Parti (DP) bütün gücüyle seçim sisteminin değişmesine çalıştı. Celal Bayar ve Adnan Menderes, büyük heyecan uyandıran mitinglerle kamuoyunu oluşturdu. Şaibeli seçimler gündemden hiç düşürülmedi!

DP, Meclis oturumlarına katılmayarak tepkisini daha ileri aşamaya taşıdı. Seçim sistemi değişmezse Sine-i millete döneceklerini ilan ettiler.

Sonunda CHP, geri adım atmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ile Celal Bayar seçim sisteminin değişmesi konusunda anlaştı. Muhalefet ve iktidar milletvekillerinden oluşan bir komisyon kuruldu Seçim sistemi üzerine çalıştılar. Meclis’e getirilen ve ittifakla geçen yeni kanunla, “gizli oy, açık tasnif’ sistemine geçildi! Yargı güvencesi geldi.

14 Mayıs 1950 seçimleri, CHP-DP’nin birlikte çıkardıkları yeni seçim kanunu ile gidilen ilk seçimlerdi. Adil ve yargı denetimindeki seçimlerle halkın iradesi sandığa yansıdı. 27 yıllık tek parti dönemi böyle sona erebildi!

Seçim sistemi değişmese Halk Parti’nin kaybetmesi imkansızdı! İsmet İnönü, tek adam olarak kalacaktı. Milli şefin, çok partili sisteme geçme kararı ve ardından seçim sistemindeki değişikliğe “evet” demesi demokrasi tarihimize yazıldı.

AKP’nin kazandığı son seçimlerdeki şaibeler uluslararası bağımsız denetim kurumlarının raporlarında duruyor.
16 Nisan’daki referandum şaibeliydi.
Mühürsüz pusulalar geçerli sayıldı!

Son seçimlerde AKP, devletin imkanlarını sonuna kadar kullandı. Yetmedi Bakan, milletvekili ve il başkanları geceyarısı seçim kurullarına giderek sonuçlara müdahale ettiler! Ankara’da Mansur Yavaş kazanmıştı ama gece sonuçlar değiştirildi!
Muhalefet, sandık hırsızlığını gündemde tutamadı.

Bugün şartlar daha da ağırlaştı. OHAL var. KHK’larla ülke yönetiliyor. Muhalefet lideri Selahattin Demirtaş ve bazı milletvekilleri hapiste! Bu şartlarda gidilecek sandıktan milli irade değil ‘Tek adam’ın istediği sonuçlar çıkacaktır!

DP’nin seçim sistemini değiştirme mücadelesi Meclis zabıtlarında var!
AKP, adil şartlarda ve sandık güvenliği sağlanarak seçime zorlanabilir. Aksi takdirde Meclis’ten çekilme ve Sine-i millet gündeme getirebilir.

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Bir yazarı nasıl öldürdüler!

Bir yazarın ölümü!

Ali Emir Pakkan

9 Mayıs 2017, Balıkesir, salı gecesi, saat 23 sıralarıydı, şiddetle kapı vuruldu. Ev halkı mutfakta çay içiyordu. Kızını ziyarete gelen büyük baba, yatsı namazına hazırlık için henüz kalkmıştı. Cemaatle namaz kılacaklardı.

Ev sahibesi hanım, şiddetle çalan kapıya yöneldi. Kimseyi beklemiyorlardı. İçinden, ‘ Kim acaba bu saate? Neden zili çalmıyor?’ diye geçirdi. Kapıyı açtı. Gelen sivil kıyafetli 10 kişiydi. Kimsiniz? sorusuna cevap vermediler. İçeri daldılar. Odalar ve banyodan ev halkını toplayıp ittire ittire salona doldurdular. Evde küçük bir kız çocuğu vardı. Annenin, ‘kızımı bana verin’ yalvarışına aldırış etmediler. Biri, ‘biz kızına senden iyi bakarız, çek ellerini’ diye bağırdı küstahça! Telefonları topladılar.

Gelen polisti! Girdikleri ev bir vatandaşa aitti. Bu arada içerden sesler yükseldi. Bir kaç dakika sonra, ‘kaçırıyor’ diye bağırdı biri. Bir kaç polis aşağı indi. İçerdekiler hiç bir yere kıpırdatılmadı!

Zaman durmuştu. Büyükbabanın olduğu odada neler yaşanmıştı? Bir kaç polis aşağıya neden inmişti?

2 saat süren bir arama yaptılar evde. Ayni zamanda ev sahipleri sorgulanıyordu. Psikolojik baskı altında ardı ardına sorular sordular. Annenin lavaboya gitme isteğini geri çevirdiler, ısrar edince bayan polis refakatinde ve kapı açık olmak kaydı ile izin verdiler.

Saatler 1. 30’u gösteriyordu. Arama bitti. Sorgu da…Polis aşağı inerken anne bir fırsatını buldu, balkondan aşağı baktı. Gözlerine inanamadı. Sevgili babası kanlar içinde sokak ortasında yatıyordu! Çaresiz döndü annesi ve eşinin yanına. Annesine gördüğünü söyleyemedi. Yaşlı kadının psikolojik rahatsızlığı vardı, gözyaşlarını içine akıttı… Küçük kızını bağrına bastı.

Bir süre sonra savcı geldi. İnceleme yapacağız, dedi! Bir iki dakika sürdü inceleme! Sadece bir dakika…

Ambülans sesi duymadılar! Doktor çağrılmadı! Ölüm saatine 23.30 yazılmıştı.

10 Mayıs tarihli kara Propaganda bültenlerinde olay, “Erzurum irşad imamı balkondan kaçarken düştü ve öldü” başlıkları ile duyuruldu… Başlık ve satırlardan kin ve nefret kusuluyordu! Akit isimli olan, “F. tö’nün toplantısına baskın yapıldı! Kaçmak isterken öldü’ yazmıştı!

Şüpheli şekilde ölen kişi, Mustafa Hikmet Kayapalı idi. ilahiyatçı ve yazardı. 59 yaşındaydı.

11 Mayıs perşembe sabahı babalarını Bursa adli tıptan alabildi aile. Öğlen namazını müteakip toprağa verdiler…
Kızı soruyordu; “Arandığını bile bilmeyen 59 yaşındaki bir insan karşısında sivil kıyafetli birilerini gördüğü için balkondan atlar mı! Onca polise rağmen bunu yapabilir mi?”

2017 Türkiye’sinde bir yazar, bir aydın, bir öğretmen, bir vatandaş böyle hayatını kaybetti! Nazi Almanya’sı, Stalin Rusyası değildi! Erdoğan Türkiyesiydi. Geride kalan 365 günde, İşkencenin bin çeşidi, zulüm ve ölümler vardı! Mazlumun sesi duyulmadı! Türk insanı ve dünya, gözü önündeki bu soykırıma daha ne kadar sessiz kalabilir? 2018’de zulüm biter mi?