Mehmet Uzun ve AKP adı

Yazar Mehmet Uzun, 1953’te Urfa Siverek’te doğdu. 12 Mart 1971’de demokrasiye bugünkü gibi ara verilmişti.

18 yaşındaydı. Kürtçülükten gözaltına alındı Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. 3 Mart 1972’de tutuklandı. Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne sevk edildi… Hapishanelerde işkence, mahkemelerde hakaret gördü!

1976’da Rızgari davasından yargılandı. Derginin sorumlu müdürüydü… 9 ay hapis yattı. Hapisten çıktı. Dava sürüyordu.

Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca bir yolunu bulup yurtdışına çıktı….

İsveç’te yıllarca sürgünde yaşadı.

12 Eylül 1980’de demokrasi yine askıya alınmıştı. Askeri idare, 1981’de ünlü yazarı, vatandaşlıktan çıkardı.

Mehmet Uzun, sürgün yıllarında siyasetle arasına mesafe koydu… Dil, kültür ve edebiyata yöneldi. Romanlarını Kürtçe, denemelerini, makalelerini ise Türkçe yazıyordu.

Kürtçe, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları 20’ye yakın dilde yayınlandı. İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. 2001 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Geleneksel Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldı.

1992’de Türkiye’ye gelebildi! Mide kanseriydi… 11 Ekim 2007’de Diyarbakır’da hayatını kaybetti.

Ve 10 yıl sonra… 2017’de, Mehmet Uzun parkının tabelası indirildi. Anıtı kaldırıldı…

Bir parktan adının silinmesi yazar Mehmet Uzun’a ne kaybettirir? O, Kürt edebiyatının en önemli ismi olarak kalacak ve eserleri ile yaşayacaktır. Ama AKP’nin adı dikta rejimlerinin yanına yazılacaktır!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Reklamlar

“Sizde hiç din iman yok mu?”

Beni defalarca dövdüğünüzü, emniyet kadrosu namı altında adaya gelen ekibe dövdürdüğünüzü, sizin yardımcılarınız Akay (Şakman) ve Teoman’ın (Koman) yardımları ile ayaklarımı tüfenge bağlayarak tırnaklarımı söktüğünüzü, arzu ettiğiniz ifadeleri vermediğim ve imza etmediğim için beni gece yarısı halata bağlayarak Yassıada’da baş aşağı denize sallandırdığınızı niye itiraf edemiyorsunuz?’

Yassıada Komutanı Tarık Güryay’ın 1970’te yayımlanan anıları üzerine polis müdürü Bumin Yamanoğlu, o güne kadar sadece DP’lileri bildiği işkenceleri böyle ifşa etmişti. 

27 Mayıs 1960’taki askerî darbeden sonra Demokrat Partililerin tamamı Yassıada’ya götürüldü ve yargılama sürecinde işkence gördü. Cezaevinde 10 milletvekili ve bürokrat hayatını kaybetti. 

27 Mayıs cuntası, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’u idamla yargılarken, 7 bin subayı tasfiye etti. DP’lilere iyi muamele ettiği tespit edilenler pasif görevlere çekildi. Bir deniz binbaşısı yapılanlara dayanamadı, adayı terk etti. Darbenin hakkını verenlerin ise yıldızı parladı. 

Yassıada’da Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’la birlikte milletvekili, asker  ve sivil bürokratlar büyük işkenceden geçirildi… Kadın Milletvekili Perihan Arıburun saçlarından sürüklendi. Faruk Oktay, işkencede hayatını kaybetti. 

DP Kütahya Milletvekili Ahmet İhsan Gürsoy, Başbakan Adnan Menderes’e yapılanları şöyle anlatıyor: “Menderes’in avukatlarının tevkif edilmesini takip eden günlerde Bayar’ın avukatı Gültekin Başak, müvekkili ile konuşmaya gitmiş. O gün Bayar avukatını fevkalade üzgün görmüş. Subay nezaretinde konuştukları için dolambaçlı yollardan sorduğu halde üzüntüsünün sebebini öğrenememiş. Sonradan Kayseri Cezaevi’nde Başak, Bayar’a o günkü durumunun nedenini anlatmış: ‘Sizi ziyaret için subay mahfelindeki odanıza doğru ilerliyordum. Önümde benden iki metre kadar ileride bir subay, muhafız olarak gidiyordu. Muhafız sizin oda kapınıza yaklaşmak üzereyken ben de rahmetli Menderes’in kapısının önüne ulaşmıştım. Kapı aralıktı. O esnada rahmetlinin gayet nazik bir şekilde aralık kapıyı daha da açarak ‘Avukat bey, benim avukatlarıma ne oldu? Onlar gelmediğine göre ben ne yapabilirim?’ şeklindeki sualleri ile karşılaştım. İşte bu anda hol kısmından nasılsa buraya gelmiş bir subayın rahmetliye ağır küfürlerle tekme tokat hücum ederek onu odaya kapattığını gördüm. Şiddet hareketlerinden mütevellit gürültüler kapanan kapının arkasında devam ediyordu. Rahmetlinin maruz kaldığı ağır muamele, sizin durumunuz ve şahit olduklarımla adeta çökmüştüm. O anda ne yapmam lazım geldiğini bugün dahi tespit edebilmiş değilim. Bir kelime ile insanlığımdan utanmıştım. Bu hadiseyi görmemek için keşke bugüne kadar yaşamamış olsaydım.”

Yine Demokrat Parti milletvekillerinden Sezai Demiray anlatıyor: “Hücreye götürüldüm. Bir gürültü ile kapı ve demir sürgüler arkamdan kapatıldı. Ayak seslerinden Yüzbaşı Necdet ve bizi getiren tomsonlu onbaşıların gittiklerini ve koridorda iki nöbetçinin kaldığını anladım. Aradan bir saat ya geçmiş veya geçmemişti ki yanımdaki hücrelerden birinden canhıraş sedalar gelmeye başladı. ‘Ölüyorum, hiç sizde din iman yok mu? Allah aşkına bana bir doktor’ diye bağırmalar duyunca kulak kesildim. Takriben 20 dakika sonra da çok aşinası bulunduğumuz yüzbaşının cırlak sesini duydum. İnleyen hücrenin kapısına gelmiş ‘Ulan doktor senin neyine’ diyerek Türkçede ne kadar küfür varsa saymaya başlamıştı. İnleyen ses ise ‘Vallahi ölüyorum yüzbaşım, doktor doktor’ diye kesik kesik seslenmeye devam ediyordu. Daha sonra koridorda birtakım sesler ve gidip gelmelerden sonra inleyen ses kesildi. Sonradan bu inleyenin, İstanbul’un genç ve enerjik Emniyet Müdürü Faruk Oktay olduğunu ve vak’adan 2-3 gün sonra Yassıada’da vefat ettiğini öğrendik.”

Zalim bazen asker bazen de bugünkü gibi sivil olur. Hizmet hareketine yapılanı, en iyi zulme maruz kalanlar anlar. Kendilerine yakıştırdıkları sıfatlar ne olursa olsun zulüm tek millettir.. 

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Barla’da tecrit ve Risale i Nur

Ali Emir Pakkan
“Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen yanımda on beş yirmi günde bir misafir bulunuyor. ” Bu sözleri Barla’da Çam dağında yazıyor Bediüzzaman.

Tek parti dönemi… Çağın alimi Said Nursi, Van’dan ellerine kelepçe vurularak sürgüne gönderiliyor. Isparta Barla’da 1934’e kadar yaklaşık 8 sene tecritte yaşıyor…

Canilere bile bazı haklar tanınmışken o akraba ve dostları ile bile görüştürülmüyor…

İnsanlarla sohbeti arzuladığında, talebelerini yanında hayal edip, onlarla dertlenip teselli buluyor:

“İşte gece vakti garip bir vaziyette, şu dağlarda sessiz sedasız, yalnız ağaçların hazin hışırtıları arasında kendimi birbiri içinde beş farklı renkteki gurbetlerde gördüm.”

Çağın Kur’an müfessiri, ihtiyar, akraba ve dostlarından uzakta.. Vatanından ve yakınlarından ayrı…

Peki bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır?

Birden imanın Nur’u ve Kuran ın feyzi ile Rahman’ın lütfu imdadına yetişiyor.

“Hasbünallah ve niğmel vekil” diyor.

Hz. İbrahim’in ateşe atılırken yaptığı dua karşımıza çıkıyor. Ve sonra şu satırlar dökülüyor kaleminden:

“Cenab- ı Hakkı bulan neyi kaybeder?
Ve O’nu kaybeden neyi kazanır?”

İman nuru ile karanlıklar aydınlanıyor ama o hüzünlü hal bir süre etkisini sürdürüyor. Talebelerine soruyor;

“Ben garibim, gurbetteyim, ve gurbete gideceğim. Şu misafirhanedeki işim bitmiş midir? Ta ki sizleri ve sözleri vekil tayin etsem, dünyadan tamamen alakamı kessem. Ulvi bir gurbeti arayabilir miyim? ” (Mektubat)

Tek Parti, kendisine biat etmeyen Bediüzzaman’ı Barla’da tecritte tutarak cezalandırıyor.

Onun Kur’ân hizmetine engel olmak istiyorlar…

Ancak kader başka türlü tecelli ediyor.

Sürgün yurdu, Kur’ân’ın müdafaasını yapacak ve mucizeviliğini gösterecek Risale-i Nur eserlerinin yazıldığı yer oluyor…

Bediüzzaman, Mektubunun sonunda, “Nur’la kavga edilmez, ona düşmanlık beslenmez, sadece kovulmuş şeytandan başka ondan nefret eden olmaz.” diyordu.

Bugünkü hapislerin, tecritlerin, sürgünlerin, neye tecelli kaynağı olacağını ise bilemiyoruz…

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Her yer Yassıada

Ali Emir Pakkan

17 Eylül 1961 sabahı İmralı’da cellatların hazırlıkları sürüyordu. Öğleye doğru Başbakan Adnan Menderes’in hücresine gelen 6 doktor, sağlıklı olduğuna dair rapor verdiler. 

Darbecilerin acelesi vardı. Yola çıktılar. ‘Nereye gidiyoruz?’ diye sordu başbakan. ‘Hastaneye!’ dedi Güryay. İmralı’ya 13.15 gibi geldiler, iki subay koluna girdi. Misafirhanenin giriş kapısının solundaki odaya alındı. Elleri önden kelepçeliydi. İnfaz kararı yakasına iliştirildi. Başsavcı Ömer Altay Egesel tarafından hükmü okundu. “Ayın kaçı?” dedi. Bir sigara istedi. Fotoğrafları çekildi. Duayı müteakip idam gömleği giydirildi. İmralı Cezaevi’nin bahçesine yürüdü. İki adım sıra ile iki yana askerler dizilmişti. Sola döndü. Misafirhane ile ambar arasındaki sehpayı gördü. Cellat ipi boynuna geçirdi. Sıktı… Altındaki sandalyeye vurdu. İnfaz yerine getirilmişti ancak Menderes çok çırpınıyordu. Urgan soğancığın arkasına gelmemiş, kasıtlı olarak kaydırılmıştı. Yere indirip ikinci defa ipe çektiler…

17 Eylül saat 19.00’da ilk olarak Ankara Radyosu’ndan haber açıklandı: “Sakıt başbakan Menderes hakkındaki idam hükmü infaz olunmuştur.”  18 Eylül 1961 tarihli gazeteler ise ‘Menderes idam edildi’ başlığı ile verdiler haberi. 

İdam öncesi, esnası ve sonrası yaşananlar ise kelimelerle anlatılamayacak vahşilikteydi. 

27 Mayısçılar, darbe sonrası ilk iş Yassıada özel mahkemelerini kurdu!  Bu mahkemelere özel hakim ve savcılar atadılar! Yargılama bir tiyatroydu! 

DP’li 402 milletvekilinin sorgulanması bir ay içinde yapıldı. İddianamenin incelenmesi için DP’lilere zaman bırakılmadı. İstanbul Barosu bir yazı ile DP’lilerin avukatlıklarının üstlenilmesini yasakladı! Menderes, hücresinde aylarca kimse ile konuşturulmadı. 

Mahkeme sürerken İstanbul Emniyet Müdürü Nevzat Emrealp’tan bir yazı ile cellat ve darağacı istendi! İnfazların İmralı’da yapılacağı 1,5 ay önceden cezaevi müdürüne bildirildi. İmralı Adası’nda 50’nin üzerinde çukur kazıldı. 

15 Eylül 1961’de kararlar açıklandı. MBK, idamları 4 saat içinde tasdik etti. Ne dosya ne gerekçeler okundu. Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun dışındakilerin idam cezaları son anda müebbede çevrildi.

İnfaz emri helikopterle İstanbul’a getirilip ada komutanlığına tebliğ edildi. Zorlu ve Polatkan 16 Eylül’de, Menderes 17 Eylül’de infaz edildi.

Menderes’in 16 Eylül sabahı, 30 kadar Equanil adlı uyku hapını içerek intihar ettiği söylendi. Adli Tabip Lütfü Tuncay’ın “İnfaza mâni hâli vardır” itirazına rağmen 17 Eylül’de “İdamında tıbbi engeli yoktur” diye rapor verildi! Menderes, komadan yeni çıkmış, nekahet dönemindeydi. Bir an önce asılabilmesi için, sağlıklı olduğuna dair rapor veren doktorlar “tıp cinayeti” işledi. İdam öncesi hukuka ve doktorluk ahlakına sığmayacak şekilde “genel muayene” adı altında, mesane kontrolü yapıldı! 

Bütün dünyada idamlar sabaha karşı yapıldığı hâlde, Menderes öğleden sonra 13.21’de asıldı. Çektiği acıdan ve zayıflıktan ayakkabıları ayağından fırlamıştı. Fotoğraf için ikinci defa ipte sallandırıldı. 

Defnedilirken vücudunda çok sayıda işkence ve sigara yanığı izleri vardı. 

Menderes’in infazı, öğleden sonra saat 14.26’da tamamlandı. Yassıada Komutanı Tarık Güryay idamlara nezaret etti. MBK üyelerinden bazıları ve 100 kadar subay infazı izledi. Daha sonra bir parti vererek idamları kutladılar!

56 yıl sonra her yer Yassıada! Hapishanelerden gelen mesajlara, mahkeme salonlarındaki yargılamalara bakarsanız, “27 Mayıs devrimdir” diyen zihniyetin iktidarını görebilirsiniz! Sözcüleri, ‘hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum’ diyordu! 

Yine de Adnan Menderes’in, ölüme yürümeden önce yazdığı mektubundaki şu satırlarla bitirelim: “Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Dirimden korkmayacaktınız. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes’in ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir…’’

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl Durdu?

11 Eylül’de akan kan
12 Eylül’de nasıl durdu?

Ali Emir Pakkan

12 Eylül’ü en iyi anlatan cümle Süleyman Demirel’e ait. 9. Cumhurbaşkanı, “11 Eylül’e kadar akan kan ne oldu da 12 Eylül’de duruverdi!? ” demişti.

Aslında bu sorunun cevabını en iyi kendisi biliyordu. Çünkü dönemin başbakanıydı. Askerin istediği bütün yetkileri vermişti. Sıkıyönetim vardı bazı illerde. Ama hayret, bir sağdan bir soldan insanlar ölmeye devam ediyordu. Ankara’nın göbeğinde bombalar patlıyordu!

12 Eylül darbesinin iki yönü vardı. Bir, Hazırlık; Darbeye 79’da karar verilmiş ama şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu bir yılda kan gövdeyi götürdü! Binlerce genç hayatını kaybederken birileri elini oluşturuyordu. İki, İcra; Bayrak harekat planı ile yönetime el kondu; binlerce insan tutuklandı; hapishanede ve işkencede öldü, idam edildi!

Peki şartları kim olgunlaştırdı? Dönemin bakanlarından eski AP genel sekreteri Nahit Menteşe bir röportajda şu açıklamalarda bulunmuştu…

-Darbeye doğru bazı olaylar var. Terör tırmanıyor mesela. Bunların arkasında ne vardı?

Asker. Tabanı tutabilmek için mesela Kızılay’da bombalar patlatıyorlardı. Vecdi Gönül, Ankara valisi; ben, genel sekreterim. Bazı olaylar sebebi ile ihbar ediyoruz. Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer katiyen üzerine gitmiyor. Adana’da, Diyarbakır’da böyle.

-İstanbul’da yüz yerde bomba patlamış. Araştırmadınız mı bu nasıl oluyor diye?

Millî Eğitim’e, müsteşara telefon ettim, “Buraya kadar gelebilir misiniz?” “Efendim arabalarımız bağlı, her tarafta bombalar patlıyor.” dedi. Ben o zaman ‘bu iş bitecek herhâlde’ diye düşündüm. İki milletvekilimiz hakkında gensoru görüşmesi vardı. Korkut Özal grubunu davet ettim. MSP’nin o grubunu ikna ettik; fakat Kızılay’da bomba hareketleri devam ediyor. Kimse çıkamıyor, gidemiyor. 11 Eylül günü açtım telefonu Demirel’e, “Efendim Sezgin ile Kıratlıoğlu’nu kurtaracağız; ama devleti kurtaramayacağız.” dedim. Akşamüzeri konuta gittik. İhsan Sabri Bey, Evren’le konuşmuş. “Paşam, ihtilal mi yapıyorsunuz?” demiş. “Yok öyle şey!” cevabını almış.

-Terör eylemlerinin arkasında kim vardı?

Bu eylemlerin arkasında yine Silahlı Kuvvetler var. Kim kumanda zinciri kurdu ise onlar, yani Evren var.

-Asker mi patlatıyor bombaları?

Tabii, tabii.

-Sıkıyönetime rağmen olayların sürmesinin sebebi ne?

Sıkıyönetim, yani asker görevini yapmıyor.

-Maraş ve Çorum olaylarının arkasında kim vardı?

Alevi, Sünni ortamı teşvik eden gizli güçler, sırtlarını okşuyor, sokak hareketlerini meydana getiriyorlar. Kendiliğinden olmaz. Bu böyledir. İhtilali organize edenler bunları planlıyorlar. Şartları olgunlaştırmaya çalışıyorlar. ( Aksiyon Dergisi)

37 yıl geçti… Türkiye, vatandaşına tuzak kuran yapılarla hiç hesaplaşamadı… “11 Eylül’de akan kan, 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusunun cevabı net verilebilseydi, 28 Şubatlar, 15 Temmuz’lar olmazdı!

Eski bakan Menteşe, 2012’deki aynı röportajda, “Bugün Ortam yok. Ortam ve şartlar tahakkuk ettiğinde onlar darbeyi hazırlar ve yaparlar.” diyordu… Aynı öngörü ne yazık ki bugün de geçerli…

5-6 Eylül olayları ve zulüm

5
Atatürk’ün evi, Meclis, bomba!Ali Emir Pakkan
Ali Emir Pakkan
04 Eyl 2017 15:38

1954, DP iktidarda. Yunanistan, Kıbrıs sorununu BM’ye taşımıştı. Atina, Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınmasını istiyordu. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etti. 29 Ağustos’ta zirve gerçekleşecekti.

Ankara’da gündem Kıbrıs’tı. Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) sokak gösterileri tertipliyor, basında Rumlar’ı hedef alan haberler çıkıyordu. Gazetelerde Patrikhane, Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’ suçlanıyordu. Talebe Birliği, o kadar ileri gitmişti ki; Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep edebiliyordu!

5 Eylül’de, Başbakan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan bahsetti. Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını anlatıyor ve ‘orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını’ yazıyordu.

Benzin dökülmüş kıvılcım bekleniyordu.

6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. 30 bin trajlı İstanbul Ekspres gazetesi o gün 300 bin basmış ve dağıtılmıştı! Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan grup, gayrimüslimlere ait iş yerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede yayıldı. Saldırganlar organizeydi. Şehrin çeşitli semtlerinden kamyonlarla gösterici Beyoğlu’na taşındı.

Daha sonra tanıklar, 20-30 kişilik grupların başında KTC’den öğrencilerin bulunduğunu, yağmacıların kullandığı sopaların aynı büyüklükte olduğunu ve Rumlara ait ev-işyerlerinin önceden tespit edildiğini, polislerin saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı!

6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan edilerek olaylar durdurulmaya çalışıldı. Ancak saldırılar 7 Eylül’de de aynı hızla devam etti; İskenderun, İzmir, Çanakkale’de saldırılar yaşandı.

Olayların bilançosu korkunçtu. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 ölü vardı. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Yine resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina yağma edildi.

Yunan makamlarının soruşturmasında Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı ortaya çıktı. Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi ve MAH elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtuldu, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verildi. Dokuz ay Selanik cezaevinde yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğu tarafından Türkiye’ye getirildi. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetti.

6-7 Eylül ile ilgili ” resmî tezi” bozan itiraf ise yıllar sonra emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’ndan geldi. Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli güvenlik kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoglu’na şöyle konuşacaktı:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eger Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al…

-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi? (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

62 yıl sonra 6-7 Eylül, Türk tarihinin en utanç verici olayları olarak anılıyor. Ne yazık ki aynı zihniyet iktidarda ve benzer hukuk dışı “işler” sahneleniyor. Bir süre sonra 15 Temmuz ile ilgili de, “muhteşem örgütlenmeydi” itirafları duyarsak şaşırmayalım! Atatürk’ün evine bomba atan, Meclis’i neden bombalamasın?

Ali Emir Pakkan
Aliemirpakkan@gmail.com

Türk basın tarihinin en kara dönemi!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanlarını yok etmekti. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi.

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu.

1931’de çıkarılan Basın Kanunu, gazeteleri tek partiye ( Cumhuriyet Halk Partisi) bağladı. ‘Millî Şef’ İsmet İnönü’nün her ziyareti ve her sözü birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorundaydı. Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu! (Günümüze ne kadar benziyor. AEP)

1950’de Demokrat Parti (DP) yeni Basın Kanunu, matbuata biraz nefes aldırdı! Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde basına karşı yine sert tedbirler alındı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, bir çoğu hapse atıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP’yi ikiitidardan indiren Cuntacılar, askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için basını kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi. DP’li gazeteciler ise tutuklandı, Zafer’in yazı işleri katı boş kaldı. Matbaasındaki kâğıtlarına el kondu ve Akis’e verildi!

Kamuoyu, andıç adını ilk defa 28 Şubat sürecinde duydu; ancak 27 Mayıs’tan hemen sonra yayımlanan “öğrenciler kıyma makinelerinde kıyıldı” yalanı da bir andıçtı. Bazı yalanlar bizzat Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve Millî Birlik Komitesi üyelerinin ağzından duyuruldu. “Harp Okulu’nu bombalama planı ele geçirildi” açıklaması bizzat Gürsel tarafından yapıldı.

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışmasını medya körükledi. Darbeden sonra gazete patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi.

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları almıştı!

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliği olarak kullanıldı.

2002’de iktidar olan AK Parti hükümeti, üçüncü döneminden itibaren medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Halk Bankası Genel Müdürü’ne, “Maaşları ödeyemiyorum. Oradan 2 milyon lira gönder Süleyman.” diyen yayın yönetmenlerinin olduğu yeni bir medya düzeni kuruldu! Böylesi tek parti döneminde bile görülmemişti!

Bazı müteahhit işadamlarının finanse ettiği “havuz medyası” adı verilen medya organları oluşturuldu! Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Vergi cezaları ile merkez medyanın sesi kesildi! Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Ülkenin en yüksek trajlı gazetesi kapatıldı! Silivri toplama kampı haline geldi, yüzlerce gazeteci hapse atıldı!

Sansür ve otosansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı hâline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü.

15 Temmuz darbesi ve 15 Nisan referandumunda medya psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları yapıldı. Bir merkez, yalan haber üretip ‘havuz medyası’na servis ediyor. Bilgi notları manşet oluyor. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğneniyor. Bir elden çıktığı anlaşılan yalan haber, aynı anda birden fazla medya organında yayımlanıyor.

Bugünler ileride tarihe, “Türk basının en kara dönemi” olarak yazılacak.

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com