Sarraf dünyaya ne anlatıyor?

Ali Emir Pakkan

Rıza Sarraf itirafçı oldu. Türk bakanlara ve yetkililere nasıl rüşvet dağıttığını New York’ta görülen Mahkemede günlerdir anlatıyor. Sarraf, “Bakan Zafer Çağlayan’a 45-50 milyon Euro rüşvet verdim.” diyor. Türkiye’de yaprak kıpırdamıyor! 17-25 2013’te bu rüşvet çarkını mahkemeye taşıyan polis, savcı ve hakimler zindanda çürütülüyor! Dünya, hayretle izliyor. Çünkü özellikle demokratik ülkelerde farklı örnekler yaşanıyor…

Christian Wulff, Almanya Cumhurbaşkanıydı. 17 Şubat 2012’de kendisine duyulan güvenin zarar gördüğünü açıklayarak istifa etti.
Mali usülsüzlük iddialarını araştıran savcılar, federal parlamentodan Cumhurbaşkanı Wulff’un dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etmişlerdi. (Görevden alınmadılar)

Cumhurbaşkanı olmadan önce eyalet başbakanlığı yapan Wulff’un şahsi mali çıkarları için usulsüzlük yaptığından şüphe ediliyordu. 

İddialara göre; Christian Wulff, Ekim 2008 tarihinde zengin bir işadamının karısından, çok düşük bir faizle 500 bin euro tutarında borç almıştı. Aşağı Saksonya eyalet meclisinde söz konusu işadamı Egon Geerkens ile bir iş ilişkisi olup olmadığı sorulan Wulff, ”hayır” cevabını vermiş ve işadamının, karısı ile arasındaki mali bağlantıyı gizlemişti. Cumhurbaşkanı Wulff, Bild’in haberi yayımlamasını da engellemeye çalışmıştı. Bild, Wulff’un haberin basılmamasını talep ettiği kayıtları kamuoyu ile paylaştı. Wulff, bu olay ertesinde kamuoyundan özür diledi. Savcılığın, dokunulmazlığını kaldırılmasını istemesi üzerine de istifa etti.

Hikaye burada bitmiyor…

Eski Cumhurbaşkanı, savcılık tarafından kendisine yapılan 20 bin Euro ödemesi halinde soruşturmayı durdurma teklifini kabul etmedi. “Aklanmak istiyorum” dedi!

Hannover Başsavcılığı, Wulff’un 2008 yılında dünyanın en büyük bira şenliği olan Münih Ekim Festivali’nde 510 Euroluk otel masrafının ve 209,40 Euro tutan akşam yemeğinin film yapımcısı David Groenewold tarafından ödendiğini öne sürerek ‘çıkar sağlamak’ suçlamasıyla dava açtı. 

Kasım 2013 tarihinde başlayan mahkemede, Wulff’un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tanık olarak dinlendi. Mahkeme, Wulff hakkında öne sürülen suistimal suçlamasının ispatlanamadığına ve bu yüzden düşmesine karar verdi. 2014’te mahkeme beraatle sonuçlandı.

500 Euro otel masrafı, 209 Euro yemek parası, 20 bin Euro borç nerede; sadece bir bakana verilen 50 milyon rüşvet nerede? Şansölye Merkel, cumhurbaşkanının istifasını, Alman demokrasi ve hukuk devletinin gücüne bağlamıştı. Amerika’da görülen Sarraf davası ise; Erdoğan rejiminin Türkiye’yi çektiği bataklığı gösteriyor! “Hayırsever” işadamı bakalım daha neler anlatacak! Kirlenme kimlere uzanacak? Her bakımdan utanç verici!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Reklamlar

Goebbels’i geçtiler!

Ali Emir Pakkan

KHK ile öğretmenlikten atılan Hüseyin Maden, eşi ve üç çocuğu zulümden kaçarken Ege’nin sularında boğuldu. İnsanlık dramını, hükümet gazeteleri kamuoyundan sakladı! Yunan medyası faciayı dünyaya duyurdu.

Ülkemizdeki bu korkunç sansür ve kara propaganda Nazi Almanyası’nda da vardı.

9-10 Kasım 1938’de Yahudileri hedef alan büyük şiddet eylemleri gerçekleşti. Kristallnacht (Kristal Gece) adı verilen olaylarda 7 bin 500 Yahudi işyeri yıkıldı, onlarca sinagog yakıldı. Polis, 30.000 Yahudi erkeği tutukladı ve toplama kamplarına gönderdi.

Alman Propaganda Bakanlığı, büyük algı operasyonları ile gerçekleri kararttı, şiddeti Almanların “anlık öfkesine” bağladı. Ölüm ve yıkımların boyutları kamuoyundan gizlendi. Halkın dışarıdan bilgi almasını önlemek için de sansür tedbirlerine başvuruldu. 

Dünya gazeteleri olayları ve Kristallnacht’ın sonuçlarını yayınlıyordu. Hitler, vatandaşlarının yabancı yayınları dinlemesini yasakladı ve bunu ceza gerektiren bir suç ilan etti. Alman mahkemeleri yabancı radyo istasyonlarından toplanmış haberleri yayanlara hapis, hatta ölüm cezası verebilecek yetkiye sahipti. Gestapo ve Nazi Partisi’nin muhbirlerinin dikkatli takibine rağmen, milyonlarca Alman bilgi almak için İngiliz Yayın Kuruluşu’nu (BBC) ve diğer yasak radyo istasyonlarını dinliyordu.

Adolf Hitler, elindeki medya gücüyle kitleleri adeta büyülemişti!
Naziler, gazetelerin yanısıra sinema, radyo ve televizyon gibi yeni çıkan teknolojileri propaganda hizmetinde en etkili şekilde kullandılar. 1933’ten sonra Alman radyosu Hitler’in konuşmalarını hoparlörlerle evlere, fabrikalara, hatta şehrin caddelerine yaymaya başladı.

Joseph Goebbels, radyo satışlarının artmasını sağlamak üzere ucuz “Halk Radyosu” (Volksempfänger) üretimi için büyük maddi destek sağladı. 1935’te bu radyolardan yaklaşık 1,5 milyon adet satıldı. Partinin resmî yayın organı Völkischer Beobachter (Halkın Gözcüsü) ise 1 milyon tirajına ulaştı.

“Gazeteleri, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak düşünün.” diyordu Goebbels. Hitler’in sağ kolunun propaganda ilkeleri ise şöyleydi:
– Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse o kadar etkili olur.
– Gerektiğinde yalan söylemekten kaçınmayın ve utanmayın. Nazi İmparatorluğu’nun insanları bu sayede bilinçlenecek, muhaliflerini ve ihanet şebekelerini bu yolla tasfiye edecektir.
– Halka anlattıklarınızın gerçek olması şart değildir. Söylediğiniz yalanlara inananlar mutlaka çok olacaktır. Önemli olan kitleleri inandıracak ve uykuya geçirecek yalanlar söyleyebilmektir.
– Bir yalanı sürekli tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar.

1945’te Hitler ile birlikte Propaganda organları da yok oldu. Alman halkı gerçekleri öğrendi. Tarih onu, “dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri’ diye kayıtlara geçirdi. Lanetle anılıyor…

Hitler ve medyası!

Hitler ve medyası!

Ali Emir Pakkan

Dünyanın en kanlı diktatörlerinden Adolf Hitler, medyayı nasıl kontrol altına aldı?

23 Mart 1933’te Hitler geniş yetkilerle iktidara geldiğinde, Almanya’da özgür bir basın vardı. Ülke genelinde 5 bine yakın günlük ve haftalık gazete yayımlanıyordu. Ulusal Sosyalist (NAZİ) yanlısı basının oranı ise sadece yüzde 4’tü.

Propaganda ve Halkla İlişkiler Bakanı Joseph Goebbels, kısa sürede, basını iktidarının propaganda aracı hâline getirdi. Yeni basın kanunu ile gazetecilik “kamu mesleği” sayıldı. Gazeteciler birer “devlet görevlisi”ne dönüştürüldü.
Gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, Bakanlık Gözetim ve Talimat Merkezi’nde Goebbels başkanlığında toplandı. Bu toplantıda hangi haberin yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının ne üzerinde olacağı bildirilirdi. ( Bakınız( Aynı manşetlerle çıkan havuz gazetelerine)

Alman Basın Odası, basın organlarına ve gazetecilere para cezası kesmeye, gazetecileri basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. ( Bakınız; basın kartı iptal edilen gazetecilere)

Basın, kısa süre sonra hem sermaye hem de yönetici, yazı işleri ve yazarlar olarak hızla el değiştirdi. Birçok gazete kapatıldı. Komünist ve Sosyal Demokrat partilerin matbaalarına el kondu ve bunlar Nazi Partisi’ne devredildi. ( Bakınız; TMSF’ye ve oradan iktidar yandaşlarına devredilen medya organlarına. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan gazetelere)

1930’lu yılların başında Almanya’da üç büyük yayın kuruluşu vardı: Mosse, Sherl ve Ullstein. Hitler önceliği Ullstein grubu ve en etkili gazetesi Vossische Zeitung’a verdi. 1704 yılında yayın hayatına başlayan gazete liberal bir yayın çizgisindeydi. Yayın Yönetmeni Georg Bernhard’dı. Hitler, gazetenin genel yayın yönetmenini tasfiye etmesi hâlinde bütün basın üzerine korku salacağını biliyordu. Bazı gazeteciler, haberler bahane gösterilerek, gizli askerî bilgileri ifşa etme yoluyla vatan hainliği suçlamasıyla hüküm giyip toplama kampına atılmışlardı. Bernhard da meslektaşlarının durumuna düşmekten korkuyordu. Siyasi talimatla benzer davaların kendisine de açılacağını görünce yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Ardından Vossische Zeitung’da büyük bir kıyım yapıldı, yüzlerce gazeteci ve yazarın işine son verildi. Bazı gazeteciler toplama kamplarına gönderilerek öldürüldü. Vossische Zeitung, baskılara dayanamayarak 1 Nisan 1934’te, 230 yıldır devam eden yayınına son vermek zorunda kaldığını açıkladı.

Hitler, Ullstein ailesini basın dışına attıktan sonra sıra bir diğer basın imparatoruna gelmişti: Mosse ailesi. Bu ailenin dünyaca tanınmış liberal gazetesi Berliner Tageblatt, Nazilerin hedefine girdi. Yine aynı yöntemler kullanıldı. Önce Genel Yayın Yönetmeni Theodor Wolff tasfiye edildi. Yurtdışına kaçmak zorunda kalmasa Wolff, Alman Parlamentosu yangını davasının sanığı olacaktı. 1939’da Berliner Tageblatt da kapandı. ( Bakınız; Kapatılan gazetelere, gazeteciler hakkında açılan davalara, hapisteki ve sürgündeki yazarlara yöneltilen suçlamalara)

Hitler, kendi nefret söylemini yayın politikası hâline getiren gazeteleri ise korudu. Der Stürmer, en şiddetli Yahudi karşıtı gazetelerden biriydi. Nazi aktivisti Julius Streicher’in yönettiği gazete, yayın hayatını 1923’ten 1945’e kadar 20 yıldan fazla sürdürdü. Yahudi “insan kurban etme” ayinleri, cinsel suçları ve mali yolsuzlukları ile ilgili korkunç yalan haberler yayımladı. Der Stürmer’in acımasız iddia ve iftiraları sonucu sıklıkla hakarete uğrayan Yahudi örgütleri, Streicher ve gazete aleyhine yüzlerce dava açtı. Ancak bunlar sonuçsuz kaldı. Gazetenin arkasında Hitler’in desteği vardı. Streicher’in yolsuzluktan mahkûm olması ve parti görevlerinden alınmasından sonra bile Hitler, Streicher’i korumaya devam etti.

2. Dünya Savaşı’nı kaybeden Almanya büyük yıkım yaşadı. Ülkeyi felakete sürükleyen Adolf Hitler ve Joseph Goebbels, 30 Nisan 1945’te, Berlin’de bir sığınakta intihar ederek hayatlarına son verdiler. Büyük propaganda makinası de sustu. Alman basını yeniden özgürlüğüne kavuştu.

İstiklal mahkemelerinin 21.yüzyıl versiyonu!

Ali Emir Pakkan

Sulh Ceza Hâkimliklerinin sistemi ve uygulamaları, tarihe İstiklal Mahkemelerinin 21. yüzyıl versiyonu olarak geçecek.

1920’den 1927’ye kadar görev yapan İstiklal Mahkemelerini cumhuriyetin kuruluşundan önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulmadan önce daha çok asker kaçaklarını cezalandırmak için ihtiyaç duyulan mahkemeler, cumhuriyetten sonra yeni rejime başkaldırıları sindirmek amacıyla faaliyet gösterdi.

Mahkemelerdeki yargılamalar delil yönteminden çok “vicdani kanaate” göre yapılmaktaydı. Kararları kesindi; itiraz ve temyiz hakkı yoktu. Meclis’in onayına gerek olmadan idamlar hemen infaz ediliyordu! Mahkeme üyeleri Halk partiliydi.

Mahkemelerin nasıl çalıştığını tutanaklardan aktarayım.

“Şükrü Bey söz istedi:

-Bu işte Abdülkadir’in pek mühim bir rol oynadığı anlaşılıyor, tavzih edeceğim (açıklama yapacağım). Bir avukat tutacağım…

Reis Kel Ali (Ali Çetinkaya):

-İstiklal Mahkemeleri, dava vekillerinin cambazlığına gelmez. Mahkememizin derecatı yoktur. Millet hükme intizar ediyor, ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlara falan geçilecek vaktimiz yok.”

Birçok gazeteci, ‘casusluk yaptığı ve rejime muhalefet ettiği’ gerekçesiyle tutuklandı. Gazeteler kapatıldı.Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman, Velid Ebuzziya, İsmail Muştak gibi isimler derdest edildi. Seyyid Tahir Efendi, Tahirül Mevlevi, Ömer Rıza Doğrul, Hasan Basri Çantay gözaltına alındı. İdam sehpalarında sayıları bugün bile tartışılan yüzlerce kişi sallandırıldı.

Bazı yazarlar, sıranın kendilerine gelmeyeceğini düşünüp, zulme sessiz kaldılar ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Zekeriya Sertel, onlardan biriydi. Şöyle anlatıyor:

“Memlekette bir terör havası esiyordu. Biz ne rejime düşmandık, ne de doğrudan doğruya günlük politikayla uğraşıyorduk. Onun için bu fırtınanın bize kadar geleceğini sanmıyorduk. İşimize devam ediyorduk. Fakat bir gün akşam üzeri eşimle birlikte beş yaşındaki yavrumuzu alarak Gülhane Parkı’na gitmiştik. Bir ağaç altında yavrumuzu seyrederek konuşmaya dalmıştık. Birden karşımıza bir polis dikildi ve beni Polis Müdürlüğü’nden istediklerini bildirdi. Bu davetin önemini o anda anlamadım. – Peki, dedim, çocuğu eve bırakalım, gelirim. Polis güldü: – Öyle değil efendim, dedi. Şimdi beraber gitmemiz lâzım. O vakit anladım. Terör bana kadar ulaşmıştı. Karımı ve çocuğumu parkta bırakarak polisle birlikte müdürlüğe gittim. Beni derhal bir odaya aldılar. Kapıyı kapadılar. Hiçbir şey sormadılar, hiçbir şey de söylemediler. Niçin tutulmuştum, ne olacaktım, hiçbir şey bilmiyordum. “(Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım 1905-1950, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977)

Türkiye, 2017’te yeni bir karanlık dönemle ile karşı karşıya; kapalı devre çalışan yargı eli ile ülkede tam bir terör estiriliyor! İşin ilginç yanı ‘siyasal İslamcı” bir parti eliyle bu yapılıyor!

Kâzım Karabekir, İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’nu Meclis’e sevk eden İsmet Paşa’ya şöyle demişti: “Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Edilemedi…

21. asırda da edilemez, edilemeyecek!

Ali Emir Pakkan

Nurettin Topçu ve “Siyasal İslam”

Silivri veya sürgüne götürecek fikirler!

Ali Emir Pakkan
Nurettin Topçu (D. 7 Kasım 1909), Türk kültür ve fikir hayatının en önemli isimlerinden biridir. Felsefeciydi. Doktorasını Paris Sorbonne’da yaptı. Hiçbir devrin adamı olmadı, her zaman ve zeminde fikirlerini yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi.

İzmir’de çıkardığı 4 Mayıs 1939 tarihli Hareket dergisindeki bir yazısından dolayı soruşturma geçirdi. Liderin putlaştırılmasını eleştiriyordu. Tek parti iktidarının tepkisini çeken Topçu, bu yazıdan dolayı memuriyetten men edilmek istendi. Denizli’ye sürgün edildi. O yıllarda Said Nursi ile tanıştı. Mahkemelerini takip etti, duasını istedi.

Topçu’nun bazı fikirleri, ‘İslamcı’ bilinen çevreleri rahatsız ediyordu. Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi.

İnsanların din adına cami önlerine dökülmelerinin ‘cihat’ sayıldığı bir dönemde, Topçu bu gösterilere karşı çıktı. 1969’da yazdığı ‘İsyan Ahlakı’ ve ‘kin ve din birleşmez’ başlıklı yazılarında;

“Din kardeşlerinin birbirlerini öldürmesi İslam’da var mıdır? Allahın emirlerini böylesine pervasızca çiğnedikten sonra yine de kendilerinin Müslüman olduklarına inanmalarının sebebi sakallı, salavatlı ve hacı oldukları mıdır? Allah’ın emirlerine itaat ettirmek için cihad yapılırmış. Nerede ve hangi devirde yumruk ve balta ile kalpler kazanılmıştır?” diyordu.

Topçu, tarihe kanlı Pazar olarak geçen ve Bugün gazetesinin kışkırtmalarının sebep olduğu olaylardan sonra da kalemini tertipçilere doğrultmuştu:

“Onlar acaba kanlı günün akşamında rahatça uyuyabildiler mi? Yarınki İslamiyet’i bu mukaddes topraklarda katlettiklerini hiç düşünmediler mi? Gözyaşlarını içine olsun sızdıran olmadı mı? Acaba o kadar mı nasırlandı ruhlar?“

1961’de bir yazısında; “Bu mukaddes cihadın siyaset cephesinde yapılacağını zannedenler yakın tarihimizde birkaç kere yanıldıklarını gördüler. Cihadımız fikir ve ruh cephesinde, ahlak ve iman cephesinde yapılacaktır:” diyordu.

Devrin manevi şahsiyetlerinden Hasib ve Abdülaziz Efendilerle tanışan Topçu, Nakşî şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi’ye intisab etti. Celâl Ökten’den de İslâmî ilimler yönünden faydalandı. İmam-Hatip okullarının kuruluşu sırasında Celâl Hoca ile mesaî arkadaşlığı yaptı. İmam hatip lisesinde dışardan verdiği derslerden para almadı. Nedenini soranlara; ‘Din hizmetleri para karşılı yapılamaz’ diyordu.

1970, Hareket Dergisi’nin eylül sayısında ‘Toplumda din adamının görevi’ başlıklı makalesinde Topçu, din adamlarına mesuliyet yükleyen görevleri sayıyor. Anadolu’da Selçuklu Devleti’ni kuranlar ve Osmanlıların Hz. Peygamber’in (SAV) yolunda yürüdüklerini anlatıyor ve “Fatih’in yanında bir Akşemsettin, Yavuz’un yanında Zenbilli Ali Cemali vardı. Bu büyük din adamları, onları irşad ederek bulundukları kemal mertebesine ulaştırdılar.” diyor.

Topçu, Osmanlı Sarayı’nın ilme ve alime hürmetine örnek olarak meşhur ‘kaftan hadisesini gösteriyor:
“Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemen’e teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Padişah’ın sağ yanında at süren kazasker ibn-i Kemal heyecan içindedir ve geride kalmıştır. Padişah ona dönerek yanına gelmesini işaret eder. Maalesef ibn-i Kemal’in atı, Padişah’ın yanına vardığı anda yerdeki iri çamur yığınına basarak çamuru padişahın üzerine sıçratır ve kaftanının baştan aşağı çamura bulaştırır. Bu hareket üzerine korkudan titremeye başlayan kazaskerin hayret bakışları önünde Padişah atından iner, kaftanını çıkarır ve kaftancıbaşıyı çağırarak ona teslim ederken şu sözleri söyler: “Alınız bunu, tabutuma örtünüz. Zira ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için bir şereftir.”

Topçu cümleyi şöyle bağlıyor: “Nesiller için bir ilim müzesi olacak o kaftan hala onun tabutunu örtüyor. Lakin ibret alacak ziyaretçiler yok, onlar ölmüştür.”

Topçu, “Bugün ne için din adamı gözden düşmüştür?” sorusuna ise şu çarpıcı cevabı veriyor: “Servet, ikbal ve tahakküm ihtirasları tam üç yüz seneden beri din adamı müessesesini, bu ilahi emanet yuvasını çürütmektedir. Dini kuvvete hörmet ve itibar, o günden beri sarsılmaktadır. Dini yaşayışın eseri olan ruh kuvveti de onlarla birlikte kayboldu. Zaaf, ahlaka sirayet etti. Üç asrın sonunda, nihayet bedbaht devrimizde din adamının görevi diye bırakılan miras pek açıklı bir şeydir: Teganni ve ticaret, cehaletle taassup ve bir de medeni hayat önünde kabullenilen aşağılık duygusu.”

Peki ne yapmak lazım?

“Her şeyden önce din adamları cemiyet hayatının her köşesine nüfuz etmeli, hayatın her sahnesinde vazife almalıdırlar, öyle ki mihrapla minberdeki vazifeler en sonuncu görevleri olsun. Dilencilik, büyücülük ve particilik gibi zilletleri ve reziletleri sizler yok edeceksiniz. Dernekler açacaksınız, her yerde hemcinsinize yardım elini uzatacaksınız. Her içtimai ve insani vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata. Her varlığın haline hörmet edeceksiniz ve her varlığın kendi diliyle konuşacaksınız. Şerire, şakiye ve komüniste bile hakaret etmeyeceksiniz. Rahmet diliyle kalpleri fethedeceksiniz. Şiddete düşman, rahmetle şefkate hayran olmasını bileceksiniz.”

Şu sözler de onun:

“Hür olduğum için senin istediklerini yapmaktan acizim; yıkamam, iftira edemem, yalan söyleyemem, zulmedemem. İşte bende ki bu muhteşem aczin ilâhi adı hürriyettir.”
Büyük entelektüel, 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat etti.. Bugün yaşasa bu düşüncelerinden dolayı ya Silivri’de ya da sürgünde olurdu!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Mehmet Uzun ve AKP adı

Yazar Mehmet Uzun, 1953’te Urfa Siverek’te doğdu. 12 Mart 1971’de demokrasiye bugünkü gibi ara verilmişti.

18 yaşındaydı. Kürtçülükten gözaltına alındı Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. 3 Mart 1972’de tutuklandı. Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne sevk edildi… Hapishanelerde işkence, mahkemelerde hakaret gördü!

1976’da Rızgari davasından yargılandı. Derginin sorumlu müdürüydü… 9 ay hapis yattı. Hapisten çıktı. Dava sürüyordu.

Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca bir yolunu bulup yurtdışına çıktı….

İsveç’te yıllarca sürgünde yaşadı.

12 Eylül 1980’de demokrasi yine askıya alınmıştı. Askeri idare, 1981’de ünlü yazarı, vatandaşlıktan çıkardı.

Mehmet Uzun, sürgün yıllarında siyasetle arasına mesafe koydu… Dil, kültür ve edebiyata yöneldi. Romanlarını Kürtçe, denemelerini, makalelerini ise Türkçe yazıyordu.

Kürtçe, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları 20’ye yakın dilde yayınlandı. İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. 2001 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Geleneksel Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldı.

1992’de Türkiye’ye gelebildi! Mide kanseriydi… 11 Ekim 2007’de Diyarbakır’da hayatını kaybetti.

Ve 10 yıl sonra… 2017’de, Mehmet Uzun parkının tabelası indirildi. Anıtı kaldırıldı…

Bir parktan adının silinmesi yazar Mehmet Uzun’a ne kaybettirir? O, Kürt edebiyatının en önemli ismi olarak kalacak ve eserleri ile yaşayacaktır. Ama AKP’nin adı dikta rejimlerinin yanına yazılacaktır!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

“Sizde hiç din iman yok mu?”

Beni defalarca dövdüğünüzü, emniyet kadrosu namı altında adaya gelen ekibe dövdürdüğünüzü, sizin yardımcılarınız Akay (Şakman) ve Teoman’ın (Koman) yardımları ile ayaklarımı tüfenge bağlayarak tırnaklarımı söktüğünüzü, arzu ettiğiniz ifadeleri vermediğim ve imza etmediğim için beni gece yarısı halata bağlayarak Yassıada’da baş aşağı denize sallandırdığınızı niye itiraf edemiyorsunuz?’

Yassıada Komutanı Tarık Güryay’ın 1970’te yayımlanan anıları üzerine polis müdürü Bumin Yamanoğlu, o güne kadar sadece DP’lileri bildiği işkenceleri böyle ifşa etmişti. 

27 Mayıs 1960’taki askerî darbeden sonra Demokrat Partililerin tamamı Yassıada’ya götürüldü ve yargılama sürecinde işkence gördü. Cezaevinde 10 milletvekili ve bürokrat hayatını kaybetti. 

27 Mayıs cuntası, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’u idamla yargılarken, 7 bin subayı tasfiye etti. DP’lilere iyi muamele ettiği tespit edilenler pasif görevlere çekildi. Bir deniz binbaşısı yapılanlara dayanamadı, adayı terk etti. Darbenin hakkını verenlerin ise yıldızı parladı. 

Yassıada’da Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’la birlikte milletvekili, asker  ve sivil bürokratlar büyük işkenceden geçirildi… Kadın Milletvekili Perihan Arıburun saçlarından sürüklendi. Faruk Oktay, işkencede hayatını kaybetti. 

DP Kütahya Milletvekili Ahmet İhsan Gürsoy, Başbakan Adnan Menderes’e yapılanları şöyle anlatıyor: “Menderes’in avukatlarının tevkif edilmesini takip eden günlerde Bayar’ın avukatı Gültekin Başak, müvekkili ile konuşmaya gitmiş. O gün Bayar avukatını fevkalade üzgün görmüş. Subay nezaretinde konuştukları için dolambaçlı yollardan sorduğu halde üzüntüsünün sebebini öğrenememiş. Sonradan Kayseri Cezaevi’nde Başak, Bayar’a o günkü durumunun nedenini anlatmış: ‘Sizi ziyaret için subay mahfelindeki odanıza doğru ilerliyordum. Önümde benden iki metre kadar ileride bir subay, muhafız olarak gidiyordu. Muhafız sizin oda kapınıza yaklaşmak üzereyken ben de rahmetli Menderes’in kapısının önüne ulaşmıştım. Kapı aralıktı. O esnada rahmetlinin gayet nazik bir şekilde aralık kapıyı daha da açarak ‘Avukat bey, benim avukatlarıma ne oldu? Onlar gelmediğine göre ben ne yapabilirim?’ şeklindeki sualleri ile karşılaştım. İşte bu anda hol kısmından nasılsa buraya gelmiş bir subayın rahmetliye ağır küfürlerle tekme tokat hücum ederek onu odaya kapattığını gördüm. Şiddet hareketlerinden mütevellit gürültüler kapanan kapının arkasında devam ediyordu. Rahmetlinin maruz kaldığı ağır muamele, sizin durumunuz ve şahit olduklarımla adeta çökmüştüm. O anda ne yapmam lazım geldiğini bugün dahi tespit edebilmiş değilim. Bir kelime ile insanlığımdan utanmıştım. Bu hadiseyi görmemek için keşke bugüne kadar yaşamamış olsaydım.”

Yine Demokrat Parti milletvekillerinden Sezai Demiray anlatıyor: “Hücreye götürüldüm. Bir gürültü ile kapı ve demir sürgüler arkamdan kapatıldı. Ayak seslerinden Yüzbaşı Necdet ve bizi getiren tomsonlu onbaşıların gittiklerini ve koridorda iki nöbetçinin kaldığını anladım. Aradan bir saat ya geçmiş veya geçmemişti ki yanımdaki hücrelerden birinden canhıraş sedalar gelmeye başladı. ‘Ölüyorum, hiç sizde din iman yok mu? Allah aşkına bana bir doktor’ diye bağırmalar duyunca kulak kesildim. Takriben 20 dakika sonra da çok aşinası bulunduğumuz yüzbaşının cırlak sesini duydum. İnleyen hücrenin kapısına gelmiş ‘Ulan doktor senin neyine’ diyerek Türkçede ne kadar küfür varsa saymaya başlamıştı. İnleyen ses ise ‘Vallahi ölüyorum yüzbaşım, doktor doktor’ diye kesik kesik seslenmeye devam ediyordu. Daha sonra koridorda birtakım sesler ve gidip gelmelerden sonra inleyen ses kesildi. Sonradan bu inleyenin, İstanbul’un genç ve enerjik Emniyet Müdürü Faruk Oktay olduğunu ve vak’adan 2-3 gün sonra Yassıada’da vefat ettiğini öğrendik.”

Zalim bazen asker bazen de bugünkü gibi sivil olur. Hizmet hareketine yapılanı, en iyi zulme maruz kalanlar anlar. Kendilerine yakıştırdıkları sıfatlar ne olursa olsun zulüm tek millettir.. 

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com