Nakşileri bitirme planı nasıl uygulandı?

Erbili Hocaefendi ve Nakşileri yok etme planı nasıl uygulandı?

Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız!

Ali Emir Pakkan, 30 Ocak 2017

Tek parti dönemi. Daha Menemen Olayı patlak vermemiş. Emniyet Genel Müdürü Rıfat bey, yakın dostu Cemal Öğüt’ü Ankara’ya çağırır ve uyarır: “Esad Hocaefendiyi ziyaret etme! Hatta bir süre ortadan kaybol, evine gir dışarı çıkma! Esat efendi için, ’70 bin müridi var! Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız’ diyorlar! Rıfat bey, kendisinin bitirme planlarına alet olmayacağını söylüyor dostuna! ‘Beni görevden alacaklar, yerime kendi adamlarını getirip bu işi halledecekler’ diye ekliyor!

Aynı günlerde Esat Efendi’nin İstanbul’daki evi…Mehmed Ali Efendi, babası Es‘ad-ı Erbilî Hz.lerine kaygılarını dile getiriyor:
“Babacığım! Bu havayı beğenmiyorum. Etrafımızda uğursuz gölgeler dolaşıyor. Evimiz ve sokağımız devamlı gözetim altında. Bir tedbir alalım. Mesela köşkteki kalabalığı dağıtalım. Onları memleketlerine gönderelim. Biz de göz önünden silinelim.”

Es‘ad Efendi şu karşılığı veriyor:
“Allah’ın (cc) takdiri neyse, o olacaktır. Bana öyle geliyor ki ok yaydan çıkmış ve hakkımızda karar alınmıştır. Yani tedbir zamanı geçmiştir.”

Erbili, 1847, Musul Erbil doğumludur. Nakşî icazetnamesini alır. 1875 Hac dönüşü İstanbul’a yerleşir. 1918’de Divân’ını neşreder. Halkın saydığı bir alimdir. Tek parti ve arkasındaki derin yapı bu hareketten rahatsızdır! Bitirme planları yapılır! O günün zift medyası ‘itibar suikastlerine’ başlar!

18 Temmuz 1930, Vakit Gazetesinde Esat efendi hakkında yalan ve iftiralarla dolu bir haber çıkıyor. Gazete, “Erenköy’de Bir Dedikodu: Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şeyh kimdir?” manşetinin altına Erbili’nin fotoğrafını koyuyor! Onun ‘İngiliz ajanı olduğunu, lüks içinde yaşadığını, pahalı hediyeler aldığını’ yazıyor!
Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler de aynı iftiraları tekrarlıyorlar!

Polis, Es‘ad Efendi’yi takibe alıyor! Hatta evine bir ajan sokuluyor! Her adımı Ankara’ya rapor ediliyor! Ama bu raporların hiçbiri iftiraları doğrulamıyor…

23 Aralık 1930, Menemen hadisesi vuku buluyor. Genç yedek subay Kubilay, bir grup esrarkeş caninin kurbanı olur! Menemen olayı, Nakşilere mal ediliyor!

Emniyet müdürünün haber verdiği, uzun süredir alt yapısı hazırlanan ‘tenkil planı’ uygulamaya geçiriliyor! Fişleme listeleri raflardan iniyor! Ülkenin dört bir yanında binlerce insan gözaltına alınıyor!
Olağanüstü hal ilan ediliyor ve özel mahkeme kuruluyor! ( Bakınız; sulh ceza mahkemelerine, 15 temmuz’a, OHAL’e, fişleme dosyalarına ve tutuklamalara)

Bir sabah Erbili hazretlerinin kapısı acı acı çalar! Gelen polistir! 84 yaşında ve yürümekte zorluk çeken Es‘ad Efendi’nin ellerine kelepçe vurulur! Menemen’e götürülür! Onu hususi bir hücreye alırlar, yemeğine azar azar zehir katarlar, rahatsızlığı artar. Hastaneye kaldırılır! Sözde tedavisi sürerken (3 Mart 1936) hayatını kaybeder. Genel kanaat zehirlenerek öldürüldüğü yönündedir!

Cenazesi ailesine verilmeyerek, resmi makamlar tarafından Menemen’de defnedilir. Erbili’nin oğlu Mehmed Ali Efendi ve 29 talebesi de idam edilir.

Es‘ad Efendi Hazretlerinin diğer bir oğlu Muhammed Ali Efendi İstanbul’a gelmemiş, Erbil’de ikamet etmiştir. Orada İngilizlerin Musul’u işgali sırasında İngiliz idaresine boyun eğmemiştir. Türkleri Cemiyet-i Akvâm’a (Birleşmiş Milletler) girmeleri için teşvik etmiştir.

Erbili hazretleri, tam bir çadır tiyatrosu olan Mahkemedeki savunmasında Menemen olayları ile bir ilgisinin olmadığını söylemiş, oğlunun ülkeye hizmetini anlatmıştır. Son sözleri şöyledir: “90 yaşımdayım. 20 seneden beri kendimi ölü farz ediyorum. Türklüğe hizmetim olduğundan oğlum İngilizler tarafından Bağdat’tan nefyedildi…”

Nakşilere büyük darbe vurulurken, bütün muhalefet sindiriliyor. Serbest Fırka’nın kapatılması tartışmaları sona eriyor. Tek parti rejiminin ömrü 1946’ya kadar uzuyor!

Bir dejavu hissine kapıldınız mı?
15 Temmuz’a bir de, Menemen olayı penceresinden bakın!
Nereye gittiğimizi daha net görebilirsiniz!
Not: Menemen olayının ayrıntılarını , ‘Tek parti rejimine giden yol’ başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz:
https://serbestgazeteci.wordpress.com/category/yakin-tarih/

Reklamlar

Anne Frank örneği

Bir kaç satır, bir kaç sayfa…

Ali Emir Pakkan, 27 Ocak 2017

İnternetteki mağdur mesajlarını okuyor musunuz? Kulaktan kulağa yayılan cezaevlerindeki işkenceleri biliyor musunuz? Sincan cezaevi kapısında babalarını ziyarete gelen 5 çocuğun, anneleri de gözaltına alınınca, attıkları çığlıkları duydunuz mu? Silivri’de yazarlar var, unuttunuz mu? Kaç işadamının mal varlığına el kondu, kulak verdiniz mi?
Acaba kaç mazlum, mağdur var çevrenizde, farkında mısınız?

Büyük bir karartma uygulanıyor! Gerçeklerin üzeri örtülüyor! Ama bu böyle devam etmeyecek! Sadece ülke insanı değil bütün dünya gerçekleri öğrenecek!

Anne Frank, 13 yaşında bir genç kızdı. Naziler Yahudileri ölüm kamplarında toplamaya başlayınca ailesi ile birlikte Amsterdam’da saklandı! Tam 2 yıl, bir büronun gizli bölmesinde kaldı! Yaşadıklarını her gün düzenli olarak günlüğüne yazdı. Dış dünya ile alakası kesilen aile, açlıkla, hastalıklarla mücadele etti.

Nihayet 1944’te Gestapo gizli sığınaklarını buldu, tutuklanarak ayrı kamplara gönderildiler. Anne, Bergen- Belden kampında öldü. Babası dışında aileden kimse kurtulamadı!

Anne’nin günlükleri, ilk defa 1947’de Almanca olarak yayınlandı. Defalarca baskısı yapıldı. 60’dan fazla dile çevrildi! Dünyanın en çok satan kitapları listesine girdi! Tiyatroya uyardandı! Senaryosu yazıldı, filmi çekildi! Kitap, dünyanın bütün kütüphaneleri ve kitapçılarında satılıyor.

Ama hikaye burada bitmedi!
Anne Frank ve ailesinin de içinde olduğu milyonlarca İnsana zulüm eden bütün Naziler yandı! Gestapo şefleri, SS’ler yıllar sonra yakalanarak hapis ve para cezalarına çarptırıldı. Anne’nin günlüğü, bir müzede sergileniyor, gittiği okula onun ismi verildi, saklandığı evi dünyanın her tarafından insanlar ziyaret ediyor!

27 Ocak 1945’te Sovyet güçleri Auschwitz kampına girdi. Anne’nin babasının da içinde olduğu binlerce esir kurtarıldı. Naziler bu kampta çoğu Yahudi 1 milyondan fazla muhalifi öldürmüştü!
Şimdi Dünya Yahudi Kongresi( WJC) bu günde (27 Ocak) Holokost kurbanlarını anıyor!

Yakın bir gelecekte, Türkiye’de de Anne Frank gibi niceleri çıkacak!
Bir kaç sayfa, bir kaç satır; zulümle ayakta kalan saltanatlarını yıkacak! Nesilden nesile nefretle anılacaklar!

Hapisteki bebek!

Hapishanedeki bebek
Ali Emir Pakkan, 23 Ocak 2017

Şehre bir saat kalmıştı. Otobüs, yol kenarındaki cezaevinin önünde durdu. Ellerinde küçük çantalar bazı yolcular indi.
Sabaha çok vardı, hava buz gibiydi.
Hızlı adımlarla demir parmaklı binaya yürüdüler…

İlk defa bir cezaevine geliyorlardı!
Ziyaret ettikleri, öğretmendi, ev hanımıydı, esnaftı…

Mescite sığındılar, ellerini duaya açtılar. Zaman geçti. Gün ışıdı. Araba sesleri dualara karıştı. Gardiyanların sesleri duyuldu.

İşte o an gelip çatmıştı. Üzerleri didik didik arandı. Sevdikleri ile aralarında duvarlar vardı! Sarılamadılar, birbirlerini koklayamadılar, Haberler kısaydı; İyiyiz merak etmeyin! Kuran okuyoruz, bol bol namaz kılıyoruz, dediler!

Bir bebek sesi duyuldu! 5 aylıktı..
Emsalleri saraylarda, yalılarda, ana kucağında…O zindanlardaydı…
En küçük mazlumdu!

Beşiğinden alınmış, gözünü cezaevinde açmıştı! Anne ve babası, aynı hapishanedeydi. Bazı günler babasına gidiyordu. Ağlamıyordu… Sanki nerede olduğunu biliyordu!

Bebek kokusu yayıldı koridorlara ve koğuşlara…Herkes acısını unuttu!
Göşyaşları kurudu…Kelimeler anlamını yitirdi.

Bebekleri katleden Firavun çağlar aşmış, geri dönmüştü! Zindanlarda sabiler büyüyordu!

https://www.google.com/amp/www.cumhuriyet.com.tr/amp/haber/turkiye/664494/Cezaevi_ziyaretinde_anneleri_de_gozaltina_alinan_bes_cocugun_drami.html?client=safari

Suikast senaryoları

Uğur Mumcu ve yeni cinayetler

Ali Emir Pakkan, 16 Ocak 2017

Geçenlerde Tarık Toros yazdı. “Muhalefetin etkin isimlerine suikast düzenlecek! Suç da cemaate atılacak! “Bu cinayetler hep işlendi? Peki kim olabilir bu kanlı senaryonunun arkasında?

1993, Türkiye’nin en karanlık yıllarından biriydi. 24 Ocak’ta Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ile başladı faili meçhul cinayetler. Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’tan sonra Eşref Bitlis, Turgut Özal, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever hayatını kaybetti. Adnan Kahveci’nin ölümü de şüpheliydi.

24 Ocak 1993’te gazeteci Uğur Mumcu, evinin önünde arabasına konan bombaların patlaması sonucu öldürüldü. Eğer yaşasaydı iki gün sonra Öcalan’ı gözaltına alan savcı Baki Tuğ’la buluşacaktı. Mumcu Öcalan-MİT ilişkisini araştırıyordu! Abdullah Öcalan’ın kayınpederi Ali Yıldırım, Kesire’nin babası MİT’te çalışıyordu. Kesire ile Öcalan evlenince Öcalan’ın MİT’le bağlantısı var diye düşünüyordu.

TBMM eski Başkanvekili Güldal Mumcu, eşinin öldürülmesini konu alan bir kitap (İçimden Geçen Zaman) yazmıştı. Kitaptan suikastin adeta, ” geliyorum ” dediğini, öğrendik.

Cinayetlerden önce önce MİT Müsteşarı Teoman Koman, gazetecileri MİT’te topluyor ve siyasi cinayetler işleneceğini bildiriyor. Mumcu, yetkili kişilerce bir iki defa uyarılıyor, koruma polisi tahsis ediliyor! Hüsamettin Cindoruk, “Bekliyorduk” diyor! Şu satırlar kitaptan:
“…Hatırlıyorum. Ertesi sabah erkenden kapı çalındı. Uğur açtı: Gelen Mehmet Eymür’dü. Bizim dairenin ön katında oturan İranlılar için, ‘Bunlar İran istihbaratının elemanları. Biz gereken tedbirleri alacağız, ama sen de dikkatli ol…” dedi.”

Kitapta, soruşturma aşaması ve delillerin nasıl karartıldığı, kamuoyunun kimler tarafından ve nasıl yanlış hedeflere yönlendirildiği de anlatılıyor! Gürdal Mumcu’nun Devletin zirvesi ile yaptığı görüşmeler de çok ilginç!

Savcı Ülkü Coşkun, Güldal Hanım’a, “Bu işin arkasında devlet var. Siyasi iktidar isterse çözülür. Bana bir yazılı emir gelmesi lazım.” diyor. Güldal Mumcu Mehmet Ağar’a, “Duvar çıkıyor karşıma. Bir tuğla çek, duvar yıkılsın.” diyor; Ağar da “Çekemem, altında kalırız.” diye cevap veriyor.

Eski MİT Müsteşarı Köksal Sönmez, “Bu olayın teşkilatımızla ilişkisi yoktur.” diyor ve dış ülkelerden birine işaret ediyor. Güldal Hanım, “Teşkilatınıza hâkim misiniz? Dış ülke bağlantısına nasıl ulaştınız?” diye sorunca, “Sezgilerimizle…” cevabını alıyor.

Cinayeti çözmek ve izlemek için Cumhuriyet Gazetesi’nde kurulan izleme komisyonunda ilginç kişiler var. Mesela Mustafa Kemal Kumkumoğlu gibi… Sonradan İslami Hareket Örgütü’nün avukatı olduğunu öğreniyor Güldal Mumcu.

Güldal hanım, Faili meçhul cinayetlerde adı geçen tetikçi Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) kendini ziyarete geldiğini anlatıyor. Yeşil, “Ne istiyorsun? Faili verelim yeter mi?” diye sorunca Güldal Hanım, “Gerçeğin hepsini istiyorum.” cevabını veriyor.
Avukat Ceyhan Mumcu, (Uğur Mumcu’nun abisi), Güldal hanımın cinayeti kurcalamamasını istiyor, “Vazgeç artık!” diyor.

Mumcu cinayeti araştırmasında bazı isimler ve örgüte de ulaşıldı. Tetikçiler mahkum edildi, uykuya geçen örgütün tekrar uyandırıldığı tespit edilmişti! 17-25’ten sonra, bütün soruşturmalar gibi o soruşturmanın da üzeri örtüldü!Tekrar en başa dönüldü!

İstihbaratı al !
Cinayetleri önleyeme!
Duvar üzerimize yıkılır, diye faillerin üzerine gitme! Örgütü açığa çıkaran emniyetçileri cezalandır!

93’ün bazı devlet görevlileri hala aktif!
‘Suikast’ senaryoları yine dolaşımda!
Katiller dışarda!
Masum insanlara da faturayı çıkardınız mı, tam kuş katliamı!
Bu kanlı filmi daha kaç kere izlettireceksiniz!

Kardeşlerin kurduğu Guess

 

Kardeşlerin kurduğu Guess

Ali Emir Pakkan

Umut edelim, Aile şirketlerinin uğradıkları zulüm, iş hayatlarında bir virgül olur. Maurice Marciano gibi dünyanın güvenli limanlarını seçerler, başarı hikayelerini yazmaya devam ederler…

Ünlü Guess nasıl doğdu?

Ünlü Amerikan gazetelerinden Wall Street Journal’da okudum. Guess markasının sahibi Maurice Marciano, 1948, Cezayir doğumlu. Babası, Cezayir Savaşında ayrılıyor ülkesinden.

Fransa’nın güneydoğusundaki Marseille’ye mülteci olarak yerleştiklerinde Marciano henüz 7 yaşındadır. Yerel bir sinagogda öğretmenlik yapan baba, çocuklarını Paris’te okula gönderir. Büyüme ve okul çağlarında Marciano’nun moda ve sanat ile ilgili bir planı yoktur. Paris’te bir müze gezisinde gördüğü tablolar sanata ilgi duymasını sağlayacaktır.

Liseden mezun olunca kardeşleri Armand, Georges ve Paul ile butik mağazalar açar. Adını, isimlerinin baş harflerini birleştirip MGA koyarlar. ( İzmir’deki ünlü mobilya üreticisi AlFeMo da üç kardeşin isimlerinin baş harflerinden alıyor.) Mağazalarda hem bay hem de erkeğin kullanabildiği kot pantolonlar büyük ilgi görür.

Marciano, 1978’de Georges ile birlikte Los Angeles’e taşınır. Daha sonra diğer kardeşler Armanda ve Paul da onları takip ederek California’ya gelir. Amerika’da yeni bir başlangıç yaparlar. Aile şirketi ismini “Guess”olarak değiştir. Guess, ‘tahmin edin’, anlamına gelmektedir. George, yolda giderken McDonald’s reklam bilbordunda görmüştür bu kelimeyi.

Guess marka ürünler, 1981 yılına gelindiğinde, Bloomingdale’s ve Beverly Hills mağazalarındaki satışları bir yıl içinde 6 milyon dolara ulaşmıştır. Kardeşlerden Georges elbise dizayn, Maurice finans ve satış, Armand pazarlama ve Paul da reklama bakmaktadır.

Los Angeles’te müze

Wall Street Journal’ ın Guess’in emekli sahibini sayfalarına taşıması ticari başarısından değil. Marciano, aynı zamanda büyük bir sanatsever ve koleksiyoncudur! Milyonlarca dolar ödeyerek topladığı tablolarla adından sıkça söz ettirir. Bazen ticaretleri kötü gitse ve krizler ile uğraşsalar bile sanata yatırım yaparlar.

Guess’in kurucu başkanı, 3 yıl önce Los Angeles’te satın aldığı Mason Tapınağını müzeye çeviriyor. 1961’de inşaa edilen binayı Marciano Art Foundation işletecek ve müze hizmete açıldığında 1 500 parça koleksiyon sergilenecek.

Guess gibi markalar bizim ülkemizde neden çıkmaz? Cezayir’de kalsa Marcello, bugün dünyanın her tarafında alıcı bulan, ünlü Guess markası doğar mıydı? Benzer soruları kendime sorarken, şirketlerine el konulan, dışardaki son Boydak’ların da gözaltına alındığı haberleri geliyordu.

Ne yaptı bu insanlar? Ülkelerinde fabrikalar kurdular, yeni markalar ürettiler ve dünyaya açılıyorlardı…Okul, üniversite açma yarışına girdiler! Kurdukları vakıflarla eğitime, sanata hizmet ettiler.

Umut edelim, Aile şirketlerinin uğradıkları zulüm, şirketlerine kayyım atanması, mallarına el konması iş hayatlarında bir virgül olur. Maurice Marciano gibi dünyanın güvenli limanlarını seçerler, biz de başarı hikayelerini yazar ve okuruz…

Not: Guess ile ilgili habere şu linkten ulaşılabilir

https://www.google.com/amp/www.wsj.com/amp/articles/guess-co-founder-maurice-marciano-is-opening-las-newest-museum-1480349760?client=safari

#Guess

Holocaust yolculuğunun sonu!

Ali Emir Pakkan

Türkiye dikta rejimine geçerken bir hatırlatma; Kütüphaneler, diktatörlerin hazin hikayeleri ile dolu…
Geçen gün uğradığım kütüphanede ‘tarih’ bölümünde uzun süre kaldım. Bazı liderler hakkındaki kitapları inceledim. Stalin, Mao, Pol Pot, Lenin ve Mussolini gibilerin biyografileri günah galerisi gibiydi. Hitler, hakkında en çok kitap olan diktatördü. Zülümde onu şimdilik geçen yok görünüyordu.

Martin Gilbert’in “holocaust journey’ ( soykırm yolculuğu) kitabını okumak için aldım. Yazar, Hitler Almanyasında Yahudilere nasıl soykırım uygulandığını anlatıyor. Londra, Berlin, Prag, Varşova gibi şehirleri, bir grupla dolaşmış. Tanıklarla görüşmüş, hatıratları incelemiş; anıtları, mezarlıkları, Yahudi evlerini, işyerlerini, okulları ve sinagogları gezmiş. Gestapo merkezlerini, gettoları, ölüm kamplarını, işkencehaneleri ve insanların yakıldığı fırınları görüp, notlar almış. Bu merkezlerde insanlık suçları işleleyenlerin yargılandığı mahkeme kayıtlarını okumuş. Anlıyorsunuz ki; 50 yıl geçse de zulüm bütün çıplaklığı ile anlatılabiliyor. Şehirler, insanlar, binalar sanki dile gelip konuşuyor! Hiç bir suçun üzeri örtülemiyor!

Yazarın, “Geçmişi araştırma seyahatın”nda ilk duraklarından biri Cologne…Ren nehri kenarında tarihi bir şehir. Almanya’da 1012’de ilk sinagog buraya inşaa ediliyor. 1942’de bombalanıyor. 11 bin Yahudi göçe zorlanıyor, gettolara sürülüyor, bazıları Auschwitz kampında öldürülüyor.

Hitler’in intiharı ve savaşın bitmesinden sonra hayatta kalanlardan 6 bin Yahudi şehre geri dönüyor. İlk sinagog, yeniden inşaa edilip ibadete açılıyor! Alman hükümeti, anlaşma gereği kurtulanların uğradıkları bütün zararları tazmin ediyor. Yaralar sarılıyor. Cologna’daki ana caddelerden biri bugün Yahudi Caddesi olarak isimlendirilmiş.
Kitapta daha pek çok hikaye var.

Neden bunları anlattım?
21. Yüzyılda ülkemizde yeni bir soykırım yaşanıyor. İnsan hakları ihlalleri korkunç boyutlarda. Kadın, ihtiyar, hasta, sakat ve çocuk tanımıyorlar. Yeni doğum yapmış lohusalar alınıyor hapishanelere! İşkencede ölüme ” intihar” diyorlar! Hitler ile yarışıyorlar zulümde! Kalpleri nasır tutmuş, zafer sarhoşu gibiler! Sarayları ve sahte cennetlerinde mazlumların inlemelerini ney gibi dinliyorlar! Alemin de zulümleri görmediğini yarın da görmeyeceğini sanıyorlar!

Ama tarihteki diktatörlük rejimlerinin sonuna bakarsak; Türkiye’deki zulüm dönemi de bitecek! Bir gün kütüphane raflarını, ‘AKP -Erdoğan soykırımı’ konulu kitaplar dolduracak! Annesini yavrusundan ayıran savcılar, emir kulu hakimler, emniyeti işkence merkezine çeviren polis müdürleri, diktaya giden yolun taşlarını döşeyen vekiller, psikolojik savaşın emrindeki asker-sivil bürokratlar, kiralık kalemler bir bir anlatılacak! Kurmaca mahkemelerin sözde mahkumiyet kararları utanç vesikaları olacak!

Yine diğer ülkelerde yaşandığı gibi; gasp edilen gazete binaları, kapatılan eğitim yuvaları ve yağmalanan şirketler sahiplerine iade edilecek, hak ve hukukları çiğnenenlere zararları ödenecek; bazı kurumlar yeniden açılacak, bazıları müze olacak! Oraları ziyaret için seyahatler düzenlenecek! Silivri toplama kampı dile gelip konuşacak!

Tarihi tekerrürler, zulmün izlerinin silinemeyeceğini, zalimlerin hesap vermekten kurtulamayacağını gösteriyor!

Bir soykırım hikayesi

Allahım ne zaman yardımın!

6 Ocak 2017

Ali Emir Pakkan

Bir, adı kamuoyunda bilinenler var bir de bilinmeyenler!
Ama onlar da anne, baba, amca, dayı öğretmen, ev hanımı…
Onların da çocukları, akrabaları ve arkadaşları var.
Yuvaları dağılıyor! Çocukları ağlıyor!
Kimse görmüyor, duymuyor onları!
Sesleri de çıkmıyor!

G.Antep’te üç çocuklu bir aile dağıtıldı.
Baba öğretmen, dersanede çalışıyordu. Kapattılar…
Çok tecrübeli ve iyi bir branş öğretmeniydi, boş kalmadı.
Özel bir okulda iş buldu.
Eşi de milli eğitimde öğretmendi.
Çok seviliyordu.
OHAL’in ilk kararnamesi ile ihraç edildi.
Sarı bir zarfla yıllardır emek verdiği mesleğe veda etti!
Üç çocukları, ilkokul, ortaokul ve liseye gidiyordu.
Tek maaşa düştüler.
Kiradaydılar…
Bir gün kapıya polis dayandı.
Anneyi götürdüler!
Suçu bir bankada hesabının bulunmasıydı.
Sarsıldılar.
Anne anneleri koştu geldi.
3 gün sonra anne denetimli serbest bırakıldı!
Sevindiler!

2017’ye gün sayarken polis bir kere daha geldi! Babaları okuldaydı. Çağırdılar eve!
Ellerine kelepçe vurup götürdüler!
Bir hafta G Antep’te emniyette kaldı.
Sonra Tokat’tan gelip aldılar.

Herkes yeni yıla sevinç içinde girerken onlar babasız ve buruktular!
Babalarının savcı karşısına çıkmasını bekliyorlardı!
Suçsuzdu, salıverilecekti.
İnanıyorlardı.
Uzadı gözaltı süresi!
Anneleri bir gün Tokat’a gitti!
Üşüyen eşine kazak götürdü ve döndü!
Uzun otobüs yorgunluğunu üzerinden atmamıştı daha!
Yavrularına babalarını anlatıyordu!
Zayıfladığını, saç ve sakalının birbirine karıştığını söylemedi onlara!
Nasıl güçlü ve güleryüzlü olduğundan bahsetti uzun uzun!
Çocuklar, babalarını çok özlemişlerdi! Rüyalarda buluşuyorlardı.

Ve babalarını beklerken…
Polis yine geldi!
Bu sefer anneyi aldılar!
Hitlerin SS’leri gibiydiler!
Üç masum, anne ve babaya muhtaç çocuk, kala kaldı evde!
Başlarına yıkıldı dünya!
Anne de götürüldü Tokat’a..

Uzun tutukluluk süresi içinde çocuklar, bir umut beklediler…
Çıkıp gelecekti anne babaları…
Bu arada İstanbul’da, Ankara’da ve İzmir’de bombalar patladı!
Kan gövdeyi götürdü.
Teröristler kaçtı.
Türk askerini diri diri yakan İŞİD’ liler serbest bırakıldı!
İkametleri belli diye tutuksuz yargılanacaklardı!

Ve günlerden cumaydı!
Tokat’tan haber geldi: Anne ve baba da tutuklanmıştı!
Savcının denetimli serbestlikle yargılansın talebini hakim red etmişti.
Bir gün sonra…
Avukat, anne-babının duruşma salonundan bir mesajını ulaştırdı çocuklara, yan yanaydılar.
Başları dik,
Yüzleri gülüyordu, hayret!
Anne, biz iyiyiz merak etmeyin yavrularım’ diyordu.
Baba, çocuklarının tek tek isimlerini sayıyor, sen mimar, sen psikolog, sen hakim olacaksın, diyordu.
Ne öfke, ne intikam vardı yüzlerinde ve sözlerinde!
Avukat mesajı şöyle bitirdi: Ne yapabilirim çocuklar! Emir Ankara’dan geldi!

Babanın babası emekli imam, yaşlı ve hastaydı. Haberi yoktu olup bitenden. Son seçimlerde, Kur’an okuyor diye baştaki zalime vermişti oyunu! Öğrenecekti eninde sonunda oğlu ve gelinine yapılan zulmü! Ağlayacaktı ama Artık çok geçti…

Çocuklar yıkıldı!
Ev yıkıldı! G Antep’te karı-kıca iki öğretmenin ocağı söndürüldü!
İki öğretmen daha zindana atıldı!
Biraz daha karardı etraf.
Biraz daha karardı vicdanlar!
Biraz daha açıldı teröristlerin önü!
Allahım, dedi yaşlı nine, eşyaları toplarken,
Anasız babasız torunlarının yaşlı gözlerini silerken: Kimse duymuyor sesimizi! Sen duy! Ne zaman yardımın?