20 yıl sonra 28 Şubat!

28 Şubat kararları yürürlükte!

Sıra kime gelecek?

Ali Emir Pakkan, 27 Şubat 2017
28 Şubat’ta bütün cemaatler hedefti! Ne oldu da bugün Hizmet hareketine saldırılar sürerken diğerleri gündemden düşürüldü? Bir strateji mi uygulanıyor?

20 yıl önceye gidelim.

27 Aralık 1997’de bir “irtica raporu” gazetelere sızdırılıyor! Asker içinde yasadışı kurulan Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan rapor, bir gün sonra (28 Şubat) MGK’da sivillerin önüne konulacak ve gereğinin yapılması istenecektir!

Raporda “irticai hareketler” başlığı altında, bütün tarikatlar ve cemaatler devlet için “tehlike” gösteriliyor! Dernek, vakıf, Kur’an kursu, öğrenci yurtları, üniversiteye hazırlık dershaneleri, özel kolejlere dikkat çekiliyor ve tedbirler alınması isteniyor!

Dini akımlar; Nurculuk, Süleymancılık ve Işıkçılar. Tarikatlar: Kadirilik, Nakşibendilik, ( İskenderpaşa, Erenköy, İsmailağa, Adıyaman, Menzil) diye sıralanıyor.
“Terörist köktendinci gruplar” başlığı altında; Hizbullah ve İBDA-C sayılıyor…
“Terörist gruplara destek veren ve finans kaynağı” oluşturduğu iddia edilen sivil toplum kuruluşları şunlar:
-Milli Gençlik Vakfı.
-İrfan Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı.
-Selam Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı.
-Ensar Kültür ve Eğitim Vakfı.
-Sahabe Eğitim ve Kültür Vakfı.

Son bölümde ise alınması gereken bazı tedbirler var:
-Güvenlik ateşeliği sistemi kurulsun.
-Diyanet işleri özerk bir kamu tüzel kişiliği olarak yapılandırılsın.
-Vakıflar denetim altına alınsın.
-Mülki amirlerin cumhuriyet ve laikliği özümsemiş kişilerden seçilsin.
-Devrim kanunlarının tekrar işler hale getirilsin. (Kaynak: MGK’ya irtica raporu, 27 Şubat 1997, Milliyet)

28 Şubat MGK’sında irtica ile mücadele eylem planı kabul edildi! Bir dizi yaptırım kararı alındı! 2002 ‘de, AKP iktidara geldi. 2004’te, MGK’da “Gülen’i bitirme planı” imzalandı! 2007’de Dolmabahçe’de planla ilgili mutabakat yenilendi! Genelkurmay’ın (İlker Başbuğ döneminde), siyasal İslamcı gazetelerin akreditasyon yasağını kaldırması yeni planın gereğiydi! Cemaat, yalnızlaştırılacaktı!

Dersanelerin kapatılması ve sonraki gelişmeleri biliyorsunuz! 15 Temmuz darbe oyunundan sonra demokrasinin nefes borusu iyice kesildi. Zulüm, kadınlara ve bebeklere kadar indi; burs veren, kurban bağışı yapan, kurs, okul yurt inşa eden, yardım kuruluşları ve derneklere üye hayırseverler derdest edilip zindanlara atılıyor!

Yani ‘harekat planı’ mükemmel şekilde uygulanıyor! İktidar kasabı, soykırıma doğru gidiyor!

Tabi soru şudur;

Sırada kim var? Diktatörlükte, adı raporlarda geçenler yaşam hakkı bulabilecek mi?

aliemirpakkan@gmail.com

Reklamlar

İsmailağa ve Mahmut Efendi’ye hangi kumpaslar kurulmuştu?

İsmailağa, Mahmut Hocaefendi ve kumpaslar!
Ali Emir Pakkan 24 Şubat 2017

12 Eylül 1980 darbesi ile asker yönetime el koymuş! Olağanüstü hal var! Tanklar, sokakları tutmuş! Kuş uçurulmuyor! Ama o da ne? 1982, 5 Temmuz’unda ülke İstanbul’da işlenen bir cinayeti ve bir cemaati konuşuyor! Üsküdar müftüsü, kafasına 5 kurşun sıkılarak öldürülmüş!

Polis, katillerin peşine düşeceğine ilk iş olarak, İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nu gözaltına alıyor! İddiaya göre, Mahmut Hocaefendi, cemaatin faaliyetlerini engelleyen müftü Hasan Ali Ünal’ın öldürülmedine fetva vermiştir! Tutuklanan Hocaefendi hakkında idam isteniyor!

Dava, 3 Aralık 1984’te İstanbul 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde başlıyor. Ustaosmanoğlu ile birlikte yedi kişi, “tasarlayarak devlet memurunu öldürmek
ve öldürmeye iştirak” suçundan idam istemiyle yargılanıyor! Cinayeti asıl işleyen kişinin ( Hamza Akdağ) İran’a kaçtığı belirleniyor! Dava sonucunda Mahmut Hocaefendi beraat ediyor.

12 Eylül, Mahmut Efendi’nin peşini bırakmıyordu. Bu sefer 1985’te, bir vaazı bahane edilerek, “laikliğe aykırı hareketten” gözaltına alındı. 15 yıl hapsi isteniyordu. 4 Aralık 1985’te DGM’de görülen son duruşmada beraat çıktı.

28 Şubat sürecinde de Mahmut Hocaefendi hedefteydi. 18 Mayıs 1988’de damadı Hızır Ali Muratoğlu, camide bir cinayete kurban gitti! 8 yıl sonra ise ( 4 Eylül 2006) cemaat yeni bir cinayetle daha sarsıldı. İmam Bayram Ali Öztürk, sohbet ederken bıçaklanarak öldürüldü. Katil, cemaat tarafından engellenmeye çalışırken çıkan kargaşada hayatını kaybetti!
Bu iki cinayet de şüpheliydi! Aydınlatılamadı!

Mahmut Efendi ve İsmailağa Cemaati kamuoyunun gündemine nasıl geliyordu?
Olağanüstü dönemlerde masadaşında üretilen yalan ve iftiradan ibaret binlerce haber çıkıyordu! Psikolojik harekatın parçası medya aracılığı ile İsmailağa cemaati karalanıyordu!

İsmailağa’nın açtığı Kur’an kursları, cemaatin yoğun olduğu Çarşamba gibi semtler, kadınların giydiği kıyafetler hep bir “tehdit ve tehlike” algısı oluşturmak için gündeme getiriliyordu. Örneğin Milliyet, ( 11 9 2006) manşetten “İşte cemaatin gökkafesi” manşeti ile Fatih’te inşaatı tamamlanan Kur’an kursunu haber yapmış! 720 öğrenci kapasiteli kurs, 8 katlı ve kaçakmış! Binanın yıkılması isteniyordu!

Kara propaganda

7 haziran 1998 tarihli Milliyet gazetesinde istihbarat raporlarına dayanılarak, cemaatin sadece İstanbul’da 500 bin, Türkiye geneli ise 1 milyonu geçen mensubu var, deniyor! Habere göre; Cemaat Almanya’da çok güçlü! İstanbul’un dışında cemaat Trabzon, izmit, Adapazarı, Çorum, Yozgat, Kayseri, Balıkesir, Bursa, Edremit ve Gönen’de örgütlenmişler! Daha çok Kur’an kursları, camiler faaliyet alanı!

Kara propaganda makinesi gazetelerde, Mahmıut Efendi hakkında, “modern hayata kökten karşı” deniyor! Ahmet Ünlü için ise, “Üç eşi var, müritlerinin karyolada yatması, eve televizyon almaları yasak, İstanbul, Adapazarı ve İzmit’ten sorumlu’ cümleleri dikkat çekiyor! 9 Ocak 1997, Milliyet’te korkunç bir iftira var! ” Tarikatların gizli yüzü’ yazı dizisindeki başlık; “Kız kıza aşklar” İsmailağa cemaatinde, “lezbiyenlik var” iddiası ortaya atılıyor!

Herhalde hizmet hareketini yalan ve iftiralarla kimler karalıyor, kimler tuzak kuruyor; en iyi bilecekler, geçmişte bu saldırılara az buçuk maruz kalanlardır!

Neden susuyorlar? Tarihi gerçekler ışığında ayrıca analiz edilmelidir!
aliemirpakkan@gmail.com

‘Mahkemecilik’ oyunu

Yeniden Yassıada Mahkemeleri!

Yeniden utanç yargılamaları!

Ali Emir Pakkan, 22 Şubat 2017

Hidayet Karaca, bir gazeteci, bir özel
televizyon (Samanyolu) kanalının genel müdürüydü. Gülen hareketine mensup diye tutuklandı. Silivri zindanında, çile dolduruyor. Ankara’daki mahkemede kendini savunurken, Yassıada’yı hatırlattı.
“Yapılan hukuksuzlukların oradakilerden farkı yok” dedi!

Hizmet hareketine mensup diye binlerce kişi tutuklandı, işkence görüyor; iddianamesi yazılanların çıkarıldıkları mahkemelerde ise Yassıada’nın tekrarı yaşanıyor!

‘Mahkemecilik’ oyunu!

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi, Demokratları yargılamak için özel bir mahkeme kurdu! Bu mahkemeler tıpkı Sulh Ceza Hakimlikleri gibi, “tabii hâkim” ilkesine aykırıydı!

6 Ekim 1960’ta mahkeme başkanlığı görevine Salim Başol getirildi. Başol, Yassıada yargılamalarında peşin hükümlülüğü ve sert tutumuyla dikkatleri çekti. Sanıkları aşağılayıcı sözler sarf ediyordu. İdamla yargılanan Bakan Hasan Polatkan savunma için söz istediği zaman; “On beş dakikadan fazla dinleyemeyiz.” dedi!. Başsavcının tanık olarak gösterdiği Prof. Nail Kubalı’yı ise tam 8 saat konuşturdu. DP’li bir vekilin isyanına, “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diye karşılık verdi!

Sanıklar kendi lehlerine hiçbir delili sunamadı. incelemenin genişletilmesi istekleri alındı ise de bunlar incelenmeye gerek görülmeksizin reddedildi. Diğer deliller Meclis ve grup zabıtları ile bazılarının hatıra defterlerinden ibaretti. Yassıada belgeleri açıldığında görüldü ki, sanıkların yazılı savunmaları da okunmamıştı!

Başol ve mahkeme üyeleri, sık sık Devlet Başkanı Cemal Gürsel’i ziyaret etmekten, darbecilerle temas kurmaktan çekinmiyordu.

Yassıada’da, Silivri ve diğer bazı cezaevlerinde olduğu gibi işkence de vardı! Menderes hücre hapsinde tutuldu! Savcı Ömer Altay Egesel, sorgu sırasında ağır hakaretler ediyor, işkenceden çekinmiyordu. 7 tutuklu kötü muameleden hayatını kaybetti.

Savcı Egesel’in hazırladığı iddianame 1961 Temmuz ayı başlarında okunmaya başlandı. Bu hukuki hiçbir dayanağı olmayan siyasi bir hikâye dizisi, bir hınçname idi. 118 kişi hakkında idam talebinde bulunuldu. Mezarlar çok önceden kazılmıştı! Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildi.

Hakim ve savcılar, darbecilerin verdiği ‘mahkemecilik’ görevini başarıyla yerine getirmişlerdi. Heybeliada’dan Savarona gemisine bindirilip Marmara Denizi’nde gezintiye çıkarıldılar. Savarona, Cumhurbaşkanlığı’na tahsis edilmiş bir gemiydi ve protokole tabiydi! Sonra da yargıda önemli görevlere atanarak ödüllendirildiler!

57 yıl sonra… Yeniden Yassıada mahkemeleri sahne aldı! Bu çadır tiyatrosunu kuran Siyasi İslamcıların adı 27 Mayısçıların yanına yazılacak! Tarihin utanç sayfalarında okunacaklar…
aliemirpakkan@gmail.com

Deli gömleği!

12 Eylül, Kenan Evren ve

Yeni bir darbe anayasası!

Ali Emir Pakkan   20 Şubat 2017

Bu günlerde Kenan Evren adının sıkça anılması boşuna değil! 15 Temmuz darbesi ve referandum süreci her yönüyle, 12 Eylül dönemine benziyor!

12 Eylül darbesine bir yıl önceden karar verilmişti. Bir harekat (bayrak) planı uygulandı. Darbeye zemin hazırlandı. Terör olaylarında 5 bin insan hayatını kaybetti. Tanklar sokağa çıktığında kimse itiraz edemedi! (Darbeciler yıllar sonra bu suçlamalarla yargılandı) 82 Anayasası, 12 Eylül’ün siyasi sonucuydu!

Partiler kapatılmıştı. Kurucu meclis üyelerine yeni bir anayasa hazırlattırıldı! Vesayet kurumları korundu. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verildi! Olağanüstü şartlarda referanduma gidildi. Devlet Başkanı Kenan Evren evet kampanyasını yürüttü! 82 Anayasası yüzde 91’le kabul edildi!

15 Temmuz darbe girişiminde cevapsız sorular çoğalırken, 20 Temmuz’un gerçek darbe olduğu konusunda şüpheler azalıyor!

Normal şartlarda Meclis’in kendini etkisizleştirmesi ve toplumun da otoriterliğe onay vermesi imkansızdı! 15 Temmuz bahane edilerek OHAL ilan edildi. Bir gecede binlerce insan tasfiye oldu, binlercesi tutuklandı. Mallarına el kondu. Yeni KHK’larla kıyım sürüyor! Anayasa değiştiğinde ise başka aşamaya geçilecek; Erkler ayrılığı ortadan kalkacak, keyfi ve tek adama bağlı, denetlenemez bir yönetim şekli gelecek! Buna siyasi literatürde kısaca ” dikta rejimi ” deniyor!

Türkiye, çok partili hayata geçtikten bu yana demokratik sivil bir anayasa yapamadı! Ancak darbe anayasalarında bile parlamento varlığını ve önemini hep korudu! Siyasi partiler, sistemin vazgeçilmez ayaklarıydı!

1961 anayasası 27 Mayıs’ın ürünüdür. 1960’ta DP’yi iktidardan indiren cunta, geçici anayasa ile bir süre ülkeyi yönetti! Demokrat partililer, olağanüstü mahkemelerde yargılandı! Profesörler heyetine yeni bir anayasa hazırlatıldı!
Darbecilere göre; “2. Cumhuriyet”e geçiliyordu! Vesayet kurumları siyasi hayatta yerini aldı! Yasama ve yürütme, Senato, Anayasa Mahkemesi gibi organlarla kuşatıldı! MGK ile asker, sistemin merkezine yerleşti!

1961’de idamların gölgesinde güvenoyuna sunulan 27 anayasası, yüzde 61 oy oranı ile kabul edildi! Ülke hızla seçime götürüldü! İsmet İnönü, koalisyonla hükümeti kurabildi! Darbeci Cemal Gürsel, cumhurbaşkanı seçtirildi!

12 Mart 1971, bir muhtıraydı! Sıkıyönetim ilan edildi. Meclis ve partilere dokunulmadı! Anayasada bazı değişikliklere gidildi. Ülkenin üzerine bol geldiği düşünülen ‘elbise’ daraltıldı! Hak ve özgürlükler kısıtlandı!

Bütün darbeler beraberlerinde kendi hukuklarını ve anayasalarını getirmiştir! Toplum yukarıdan aşağı dizayn edilmiş, büyük mağduriyetler ve acılar yaşanmıştır.

16 Nisan’da yeni darbenin anayasası oylanacak! Türkiye’ye adında ‘ Ak’ yazan bir parti beyaz bir gömlek giydirmeye çalışacak ama bu deli gömleği olacak!

aliemirpakkan@gmail.com

“Masondan ve komünistten daha tehlikeli” denilen alim!

 

Ali Emir Pakkan, 18 Şubat 2017
Devlet vatandaşına psikolojik harekat düzenler mi?

Yine örnek vereceğim…
1960ʼlı yıllar soruşturmalar, davalarla geçiyor. Sürekli gazetelere, gözaltına alınan ve yargılanan, evleri basılan, kitapları toplatılan Nur talebeleri haberleri yansıyor!

Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve darbecilerin kurdurduğu yeni hükümetin hedefinde Nur talebeleri var! “Said Nursi ve Risale i Nurlar” gündemden hiç düşürülmüyor!

Üniversite, Diyanet ve basın seferber edilmiş! Çetin Özek ve İbrahim Ağah Çubukçu imzası ile pek çok makale ve kitaplar yayımlanıyor bu yıllarda. Hukukçu Özek ve ilahiyatçı Çubukçuʼnun ortak hedefi; dindar kitleleri Said Nursi ve Risale-i Nurların ” İslam dışı ” olduğuna ikna etmek!

6, 4 1964, Varlık Yayınlarıʼnda çıkan Özekʼin “Nurculuğun içyüzü” kitabında Said Nursi için; “kendisini evliya gibi görüyordu, akıl hastasıydı, emsalsiz bir filozof sanıyordu!ʼ deniyor.

5 8, 1964 tarihli ‘Din ışığı altında Nurculukʼ başlığı taşıyan bir kitabın müellifi ise cuntacı, eski bir general Faruk Güventürk!

11 10 1965ʼte, Said Nursiʼnin kitaplarının satış ve dağıtımı yasaklanıyor. 11 7 1966ʼda Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay: “Nurculuk anayasaya aykırı” diyor. 15 19 1967ʼde, Nurculuk hakkında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunayʼa rapor veriliyor; Nurcuların Diyanet İşleri başkanlığıʼnda kadrolaştıkları ihbar ediliyor. Devlet kadrolarında kıyım yapılıyor!

Said Nursiʼye iftiralar

“Deli, ilim ve diyanetle ilgisi yok. Okur fakat yazmaz, imla bilmez. Türkçeye vakıf değil. Siyasete karışır. Bozguncu. Kürtçülük uğruna kendi padişahına sövecek ve din düşmanı bir Ermeniʼyi alkışlayacak kadar imandan nasipsiz. Mason ve komünistten daha tehlikeli!”

Bu ithamlar da Ankaraʼda bastırılan bir kara propaganda kitapçığından! SAİD İ KÜRDİ VE ŞAHSİYETİʼ başlıklı 15 sayfalık broşür camilerde dağıtılıyor, müftülere seminer konusu ediliyor.

Kitapçıkta Bediüzzaman şu iftiralarla karalanıyor:

-Abdülhamit’e dil uzatmıştır! Abdulhamit düşmanları dinin düşmanlarıdır.
-Kürtçülük uğruna kendi padişahına sövecek ve din düşmanı bir Ermeniʼyi alkışlayacak kadar asıl ve imandan nasipsiz dir.

-Kendini Kurʼanʼın müdafii gibi gösteren Sait bizzat kendisi Kurʼanʼa muhalefet etmektedir.
-Saidʼin yolu saçma olduğu kadar pek fazla mizahidir de…
-Ömrü hayatında hiç evlenmemiş, sakal bırakmamış, Kürtçülükle meşgul olmuş, izharı keramet etmiştir.

-Risalelerin yazılışı da pek acayiptir. Bilmem kaçıncı Lemʼaʼnın kaçıncı şuasının şu meyvesi zühre yıldızından gelmiş, beşinci noktası olarak yazılıyor.

-Damarında bir damla Türk kanı olan her Müslümanʼa, bu adamın Mason ve Komünist kadar tehlikeli olduğunu ehemmiyetle hatırlatırım.
-Gayesi memleketin ve milleti İslamiyeʼnin ittihadını bozmaktır.

Bu toprakların tarihi ne yazık ki kara propaganda örnekleri ile doludur!
Alimler, hep karalanmıştır!
Yöntemler ve hatta iftiralar bile değişmemiştir…

aliemirpakkan@gmail.com

Hürriyet, demokrat olabilir mi?

Hürriyet, demokrat olabilir mi?
Ali Emir Pakkan 16 Şubat 2017

27 Mayıs 1960, sabaha karşı darbe olmuş! DP devrilmiş! Hürriyet’de bir telaş bir telaş! Çoktan gazete basılmış! Başbakan Adnan Menderes’in Eskişehir’deki müthiş mitingi birinci sayfada fotoğraflı kullanılmış!

Hemen gazetenin dağıtımı durdurulur! Kamyonlar geri çağrılır! Yıldırım baskı yapılır! Sürmanşet şöyledir; Türk ordusu vazife başında!

Hürriyet, demokrasi, insan hakları ve milli irade demez! Darbecileri alkışlar! DP haberleri ile dolu, o ilk nüsha da bayilerden toplanır, yok edilir! Nasıl dönüş yaptıkları anlaşılmasın diye!

12 Mart 1971 tarihli Hürriyet’in yıldırım baskısının da 27 Mayıs nüshasından farkı yoktur! Bu sefer muhtıraya açık destek gelir gazeteden; “Ordu ültimaton verdi: Hükümet çekilsin”

Ve gerçekten AP Hükümeti istifa eder. Süleyman Demirel’in boşluğu Nihat Erim tarafından doldurulur!

28 Şubat (1997)ise öncü kuvvetler arasında Hürriyet’in bulunduğu postmodern bir darbedir! Silahlar değil, medya kullanılmış ve Aydın Doğan grubu üzerine düşeni fazlası ile yapmıştır! O kadar ki; Sincan’da tanklar (Muhabirleri Fotoğraf çekebilsinler diye) ikinci kez Hürriyet için yürütülmüştür! Süreçte Erbakan’a nefret kusan bir isim ise bugün Hürriyet’te yazan Fatih Çekirge’dir!

Suikast öncesi Hrant Dink’i hedef alan manşetler, Ahmet Kaya’yı linçe götüren ve sürgünde ölmesine sebep kurgu haberler hep Hürriyet’in marifetleridir! Sürmanşetten ünlü şarkıcıyı hedef alan, “Vay şerefsiz vay!” baştığı unutulur mu?

Evet Hürriyet, bugün de muhalefete karşı yürütülen psikolojik harekatın en büyük araçlarından biridir! Daha iddianamesi yazılmamış insanlara “terörist” yaftası vurmaktan çekinmez! İşadamlarının mallarına çökülmesine alkış tutar! Üniversitelerin kapatılmasını, binlerce öğretim üyesinin bir gecede ihraç edilmesini, gazetecilerin hapiste olmasını görmez! Demokrat yazarların ipini çeker! Tetikçileri baş köşelere oturtur!

Doğan grubunun demokrasiden yana bir duruş sergileyebileceğini umut etmek boşunadır!

Herkes gibi Hürriyet de, karekterinin gereğini sergileyecektir.
alirmirpakkan@gmail.com

“Rakı alıyordan teröriste”

 

Devlet vatandaşına tuzak kurar mı?

Ali Emir Pakkan, 14 Şubat 2017

Eğer hukuk rafa kaldırılmışsa evet kurar! Eğer devleti bir suç örgütü ele geçirdi ise evet kurar!

Fethullah Gülen ve hizmet hareketinin nasıl bir tuzakla karşı karşıya kaldığını anlayabilmek için daha önceki benzer bitirme planlarını bilmek gerekir!

Bursa hadisesini yazmıştım. 1959’da Süleyman Hilmi Tunahan’ın adı Ulucami’deki bir irtica gösterisine’ karıştırılmış ve büyük alim 69 yaşında gözaltına alınmıştı. 59 gün bir hücrede tutulan Tunahan hazretleri, ilk duruşmada tahliye edilmişti! Mahkeme komployu açığa çıkardı. “Süleyman Efendi’den talimat aldık” diyen provokatörler, onu tanıyamamıştı!

Bu yazıda Bediüzzaman Said Nursi’ ye kurulan iki tuzağı yazacağım…Asrın aliminin de ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘tarikatçı’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’ gibi suçlamalar ölünceye kadar peşini bırakmadı! Bazen de halkın gözünden düşürebilmek için alçakça iftiralar attı ve tuzaklar kurdular!

‘Said rakı aldırdı’

Yıl 1947, tek parti dönemi. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağʼda mecburi ikamete tabi tutulmuştu. Kimse ile görüştürülmüyordu. Buna rağmen etrafındaki halka genişliyordu. Yazdığı Kurʼan-ı Kerim tefsirlerine ilgi büyüktü.
Dini gelişmelerden rahatsız bir kesim onu halkın gözünden düşürmek için planlar yapıyordu. Yılın son aylarına doğru Afyonʼdan üç sivil polis memuru ilçeye geldi.

İçki satan bir dükkana giderek bazı müşterilerle görüştüler. Ellerinde, ‘ʼSaidʼin hizmetçisi Saidʼe rakı aldıʼʼ yazılı bir kağıt vardı. İçki satın alan müşterilere bu asılsız belgenin altına imza atmalarını istediler. Ancak hiçbiri buna yanaşmadı. Bir müşteri, “ Tövbeler olsun, bu yalanı kim imza eder?” diye karşı çıktı. Kumpas başarılı olamadı.

Şeytanın aklına gelmez!

Bediüzzaman, kendi ifadesi ile ‘şeytanın bile aklına gelmeyecekʼ başka bir iftiraya daha uğradı. Bu sefer, “Sabahlara kadar alem yaptığı, bazı kadınların evine girip çıktığı, tabaklarla baklavalar yenildiği” dedikodusu yayıldı.

Said Nursi bu iddiaya, “Halbuki benim kapım geceleyin dışardan ve içerden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu.” cevabını verecekti. (Tarihçe-i Hayat, s. 451)

İftira ve komplolar için Said Nursi, “Çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini halk nezdinde küçük düşürdüler. Risale i Nurlara ve talebelerine ilişen maskara olur.” demişti.

Bugün düne göre daha organize, daha acımasızlar! ‘Altyapı hazırlıyoruz’, dediler ve bu çerçevede talimatla hareket eden mahkemeler de kurdular! Yine de hakikatın er veya geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

Said Nursi ve talebelerine başka hangi iftiralar atılmıştı? Mahmut Efendi, Muhammet Raşit Erol Efendi ve Esat Coşan Hocaefendi gibi zaatlara kurulan tuzakları yeri geldikçe yazacağım!

aliemirpakkan@gmail.com