Yazıcıoğlu’nun Dink raporu, sürülen arka bahçe ve şüpheli ölüm!

Helikopterin beynini söken keçilere ne oldu?
Yeni bir 12 Eylül rejimi inşası için BBP’yi de payanda yapanlar, Yazıcıoğlu hayatta kalsa bunu başarabilir miydi?

Ali Emir Pakkan  31 Mart 2017

Muhsin Yazıcıoğlu 1980 öncesi derin yapılanmaları iyi biliyordu. 12 Eylül’de cezaevinde nefis muhasebesi yaptı, niçin var olduklarını düşündü. MHP ile yollarını ayırıp Nizam-ı Âlem ve Alperen Ocakları’nı kurdu. İslami tonları olan bir gençlik yapılanmasının daha faydalı olacağını düşündü. Bu arada eski ilişkileri sebebi ile pek çok bilgi ve belge kendisine akıyordu. 28 Şubat’ta “Türkiye’yi Suriye yaptırmayacağız” mesajı adrese teslimdi.

2007 seçimlerine giderken darbe planları ile birlikte siyaset dizayn edilmek istendi. BBP Genel Başkanı, bütün bu süreçte demokrasiden yana tavır koydu.

Seçim öncesi BBP’ye katılımlar olmuştu. Kamuoyunun yadırgadığı kişiler de vardı. Bunlar partiyi diğerleri ile özellikle DYP ile ittifak yaptırmak istedi. ‘Genç Parti ile yapalım’ diyenler bile oldu.

Mevcut iktidara bir alternatif aranıyordu. AK Parti’den kurtulmanın yolu belli yapılar oluşturmaktan geçiyordu. Bir taraftan CHP’yi güçlendirir, MHP’yi diri tutarken, diğer taraftan da bir çatı partisinin Meclis’e girmesi hesapları yapıldı. Genel Başkan Yazıcıoğlu bu oyunu görüp tek başına aday olunca sonradan gelenlerin tamamı partiden ayrıldı! İlk toplantıda, “Partiye katılımlarla gördük ki olmuyor, biz kendi arkadaşlarımızla yürüyeceğiz bundan böyle. Tarlayı kiminle sürersem onunla biçeceğim.” dedi!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmek istemiyorlardı. 367 ortaya atıldı. Gül, destek turlarına çıktığında, Yazıcıoğlu, “Hemen size desteğimi açıklayayım.” dedi. Gül, “Ben tek oyunuza talip değilim, sizin topyekûn ülkeye yayılmış desteğinize talibim.” deyince kurultayda delegelerin de desteğini alarak açıklamasını yaptı.

2007’de Hrant Dink suikastine Nizam-ı Âlem Ocaklarının adı karıştırıldı! Dink’i öldüren Ogün Samast, Trabzon Alperen Ocakları’na gidiyordu, ancak kaydı yoktu.
Cinayeti azmettirmekten yargılanan ve Mc Donalds’ın bombalanması eylemini yapan Yasin Hayal’in de Alperen Ocakları ile ismi anılmıştı. Erhan Tuncel’in Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte fotoğrafı ortaya çıkmıştı. Danıştay cinayetini işleyen Alparslan Arslan ve Zirve Yayınevi katliamı sanıklarından Emre Günaydın için de benzer iddialar ortaya atılmıştı.

Muhsin Yazıcıoğlu, tam bu sırada “Bizim tarlayı bizden habersiz sürmüşler.” dedi ve tedbirini aldı. Trabzon’a bir heyet göndererek suikastte adı geçenleri araştırdı. Devlet Denetleme Kuruluna da kopyası verilen bir rapor hazırlattı. O raporda devletin şu sorulara cevaplar bulması isteniyordu:

“Yasin Hayal, tutuklu iken duruşmalara katılmanın haricinde, herhangi bir sebeple ceza ve tutukevi dışına çıkarılmış mıdır? Çıkarılmış ise, nerelere gönderilmiş, kimlerle karşılaşmıştır?
Erhan Tuncel muhbir midir, yoksa bir operasyon elamanı mı? Erhan Tuncel’in herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı var mıdır?
Ogün Samast, Erhan Tuncel ve Yasin Hayal, son iki yıl içerisinde uçakla seyahat etmiş midir? Trabzon’a turist, gazeteci, bilim adamı veya iş adamı olarak gelip konaklayanların, Kimlik Bildirme Kanunu’na göre, sağlıklı bir şekilde kayıtları tutulmuş mudur?”

AKP’den önce “proje parti ol” teklifi Yazıcıoğlu’na getirilmişti! Muhsin Başkan, hükümeti özellikle yolsuzluklar konusunda, “altınızdan pis kokular geliyor” diye eleştiriyordu!

Yazıcıoğlu, dik duruşu ile her iktidar ve muktedirlerin korkulu rüyasıydı! 25 Mart 2009’da şüpheli helikopter kazasında hayatını kaybetti! Kaza ile ilgili dava dosyası kapatıldı!
Neye rağmen?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, DDK’nu görevlendirmiş ve suikast emaresi çarpıcı bulgulara ulaşılmıştı! O günlerde Gül, “Helikopterin beynini keçiler sökmedi ya!” diyecekti!

“Fikrimiz iktidarda olsa zindanda ne işimiz var? 12 Eylülʼle uzlaşma içerisine giren sakat anlayışlar asla ülkücü hareketle bağdaşmaz. Bu tür ifadeler kullananlar da ülkücü hareketi temsil etmez. 12 Eylülʼle hesaplaşmayanlara ülkücü denmez.” sözleri Yazıcıoğluʼna aitti.

Yeni bir 12 Eylül rejimi inşası için BBP’yi de payanda yapanlar, Yazıcıoğlu hayatta kalsa bunu başarabilir miydi?
Sahi o keçilere ne oldu?

Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Reklamlar

Tarihin en zalim iktidarına nasıl dönüştüler?

“Terör örgütü” planının geçmişi!
Ali Emir Pakkan 29 Mart 2017

Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığına aday olmasından sonra Türkiye’de yeni bir süreç başladı. Devlet içinde bazı birimler irticanın, bölücü tehdidin önüne geçtiğine dair değerlendirmeler yaptı. “İrtica ile mücadele” için bazı kanunların çıkarılması için hükümetlere baskı yapıldı. 163. Maddenin boşluğu terörle mücadele kanunu ile doldurulmaya, İslami cemaatler terör örgütü kapsamına sokulmaya çalışılacaktı!

Turgut Özal, Çankaya’da cumhurbaşkanlığı süresi bitmeden şüpheli şekilde hayatını kaybetti! Süleyman Demirel’le devletçi anlayış inisiyatifi tekrar ele geçirdi! Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlarla 1993, adı konmamış bir darde yılıydı! 28 Şubat’ta Refahyol hükümetine ” 28 Şubat kararları” imzalatıldı. 2004 MGK’sında hizmeti tasfiye yine en önemli gündemdi! AKP, eylem planını onayladı!

Dini hareketleri terör kapsamına alabilmek için çeşitli yollar denediler! PKK’yı kullanarak Kürtleri nasıl şiddetin içine çektilerse benzer şekillerle müslümanlar da terörün içine çekilecekti!

Dini hareketlere sızdılar! Bazı fason örgütler kurduruldu! Öğrenci Yurtlarına girildi, öğrenci evleri tutuldu. Misyonerleri, Ermeni ve Yahudi cemaatini hedef alan sarsıcı cinayetler işlendi! Faillerin izi sürüldüğünde veya yakalandıklarında yollar cemaatlere çıkacak ve özellikle hizmet hareketi ” terör örgütüne” dönüşecekti. Mensupları toplanıp içeri tıkılacaktı!

Dış dünyaya da şu denilecekti; “Türkiye’deki dinî gelişmeler, siyasetteki muhafazakâr yükseliş, yabancı düşmanlığını artırıyor. Hrant Dink gibi Ermeni bir yazar öldürülüyor. Hıristiyan ve Ermeni cemaatinin önde gelenleri suikasta kurban gidiyor. Siz Türkiye’de hoşgörü gösteriyorsunuz ama Fethullah Hoca’nın yandaşları birer yabancı düşmanı olmuş, misyonerleri kıtır kıtır kesiyorlar.”

Ancak Ergenekon soruşturmaları ile planlar deşifre oldu! Failler suçüstü yakalandı ve suçları ile birlikte bağlantılarını itiraf ettiler!

Şimdi AKP mahkemelerinde davalar yeniden açılıyor, katilleri salıverdiler! Gerçekleri yazmış gazetecileri “sanıklar” listesine ekliyorlar! Tabii en başta Fethullah Gülen adı bulunuyor!

Yine de Edirne’nin dışında kimseyi iftiralara inandıramıyorlar! Dahası vatandaşına tuzak kuran, illegal işlere bulaşmış kirli bir yapı durumuna düşüyorlar! Demokratik dünya yüzlerine kapıları kapatıyor! Barışçı bir hareketi terörist ilan etme günahı, bir bumerang gibi gelip kendilerini vuruyor!

Özal, Ecevit, bir ölçüde Demirel, Çiller, Erbakan bu hukuksuzluklara direndi! AKP ve lider kadrosu ise ” evet ” dedi; tarihin en zalim iktidarına dönüştüler! Kirli ilişkileri, hırsızlıkları, sahte darbe senaryoları, fişlemeler ve zulmleri ile birlikte isimlerini tarih yazacak!

Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Beton çok soğuk, üşüyoruz!

Üşüyoruz, Muhsin Başkan!

Ali Emir Pakkan, 25 Mart 2017

“Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır, Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum.” dizeleriyle başlayan şiir, “Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum. Durun kapanmayın pencerelerim, Güneşimi kapatmayın, Beton çok soğuk, üşüyorum.” dizeleriyle bitiyordu.

Şiir, Mamak Askerî Cezaevinde Muhsin Yazıcıoğlu tarafından yazılmıştı…

12 Eylül 1980 darbesinde sağ ve sol görüşlü binlerce insan tutuklanıyor. Mamak Cezaeviʼndeki hücrelerde Ülkücüler yatıyor. Garnizon içindeki bin kişilik salon, Ülkücüleri ve Dev- Solʼcuları yargılamak için özel yapılıyor. Yıllarca sürüyor davalar. Muhsin Yazıcıoğlu, 7.5 yıl hapisten sonra beraat ediyor. Hapishanelerde kimi çürüyor, sakat kalıyor; kimi işkenceden ölüyor, bazıları da beraat ediyor.

Mamak Cezaeviʼnde mahkumların kaldığı A, B ve C blokları vardır. Haftada iki gün Duruşma günleri mahkumlar bloklardan çıkartılıp sıra halinde veya araçlarla 3-4 kilometre mesafedeki özel inşa edilmiş mahkeme salonuna getiriliyor. Koğuştan çıkarken, yolda ve mahkeme salonuna girerken coplar, küfürlerin bini bir paradır. Koğuşlarda yapılan işkenceler anlatılacak gibi değildir. Diyarbakırʼda kime ne yapıldı ise Mamakʼta da o yapılır. Askı, falaka, çelik dolaba koyma, elektrik verme, hepsi vardır. İşkencede öldürülenler olur! Bekir Bağ öldürülür. Hüseyin Kurumahmutoğlu sabah namazında başına dipçik vurularak katledilir!

Ve ilk idam…
1980 yılının 7 Ekimʼini 8 Ekimʼe bağlayan geceydi. Mustafa Pehlivanoğlu, özel “idam hücresi”nden alındı. İdam cezası onaylanmış ve infaz vakti gelmişti. Pehlivanoğluʼnun olayda silah kullanmadığı tespit edilmiş ancak idamı durdurma girişimleri başarıya ulaşamamıştı. Mamak Askerî Cezaeviʼnde idam edildi. Ailesi, ölümünü infazdan 3 gün sonra oğullarının ziyaretine geldiklerinde öğrenebildi.

İşkenceler akıl almaz boyutlardaydı. Yakalanan her ülkücü, Mamak Garnizonuʼnun içindeki “C-5” adı verilen binaya götürülüyordu. Ağır işkenceler altında sorgulamalar yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasıʼnın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer ile Zeki Kaman ve Dürüst Oktay isimli komiserler bulunuyordu. Binanın önüne gelindiğinde, önce tekme-tokat faslı başlıyordu. Ardından bir tahtanın üzerine yatırılıp gözler bağlı olarak “falakalı sorgu” metodu uygulanıyordu. Bazılarının kolları bir kalasa bağlanıyor, çırılçıplak sandalyenin üzerine çıkarılıyor, kalas tavana asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu. Askıya asılanlar havada sallanırken,
defalarca erkeklik organına elektrik veriliyordu. İşkenceden geçenler, A Blokʼta bulunan “Kafes”e konuluyorlardı. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, konuşmak izne tabiydi. Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu. Kafeste bütün erlerin adı “komutan”, bütün ülkücülerin adı da “lan”dı!

Muhsin Yazıcıoğlu’nun görmediği işkence kalmadı. Yazıcıoğlu, cezaevini bir Medrese-i Yusufiyeʼye çevirdi. Avukatı Şerafettin Yılmazʼın tahliye teklifini, arkadaşlarımı yalnız bırakamam diye kabul etmedi.

12 Eylülʼde en büyük darbeyi ülkücüler yedi. Aileleri, akrabaları, arkadaşları ve hatta selam verdikleri insanlar bile büyük mağduriyetler yaşadı. Fethullah Gülen, gizliden içerideki ve dışardakilere yardım elini uzattı.

30 yıl sonra Anayasa değişikliği ile 12 Eylülʼe yargı yolu açıldı! Kenan Evren, sorgusunda işkencelerden haberim yoktu dedi! Özel mahkemelerin kaldırılmasından sonra, işkencecilerin yargılanlaması yarım kaldı! Muhsin Yazıcıoğlu, helikopterinin düşmesi(!) sonucu hayatını kaybetti. ( 25 Mart 2009) AKP, o soruşturma dosyasını da kapattı!

Yazıcıoğlu’nun, Mamak Cezaevi’nde yazdığı ‘Üşüyorum’ şiirini şimdi binlerce hizmet hareketi mensubu okuyor, yeni şiirler yazılıyor hücrelerde! Yazıcıoğlu’nun Mamak Cezaevi’ndeyken yazdığı ‘Üşüyorum’ şiiri şöyleydi:

Bir coşku var içimde bu gün kıpır kıpır.
Uzak, çok uzak bir yerleri özlüyorum.
Gözlerim parke parke taş duvarlarda.
Açılıyor hayal pencerelerim.
Hafif bir rüzgar gibi süzülüyorum.
Kekik kokulu koyaklardan aşarak,
Güvercinler ülkesinde dolaşıyor,
Bir çeşme başı arıyorum.
Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp
Mis gibi nane kokuları arasında
Ruhumu dinlemek istiyorum.
Zikre dalmış her şey
Güne gülümserken papatyalar
Dualar gibi yükselir ümitlerim
Güneşle kol kola kırlarda koşarak
Siz peygamber çiçekleri toplarken
Ben çeşme başında uzanmak istiyorum.
Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum.
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum.
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın!
Beton çok soğuk, üşüyorum..
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Said Nursi’nin son günleri

Said Nursi’den Demokratlara:
Bu Vaziyet Bana Çok Ağır Geliyor!

 

Türkiye’nin bugün gördüğü soruşturmalar, davalar, gözaltı ve yasaklamalar Bediüzzaman Said Nursi’yi son nefesine kadar rahat bırakmadı.
Ali Emir Pakkan 22 Mart 2017

1950’de seçimle işbaşına gelen DP ezanı aslına çevirdi. Ülkede hürriyet havası esti. Risale-i Nurların basım ve dağıtımı önündeki engeller nispeten kalktı. DP’nin bazı icraatları Bediüzzaman tarafından övgüyle karşılandı. Değişik vesilelerle Adnan Menderes hükümetine tebrik ve iltifatlarda bulunuldu.

1954’te DP ikinci defa seçimi kazandı. Ancak 1955’te toplanan fiş komisyonu Bediüzzaman’ın A fişinde kalmasına karar verdi. Said Nursi ve talebeleri adım adım takip ediliyordu.

1957, üçüncü seçim zaferinden sonra baskılar iyice arttı. Muhalefet ve basın, DP’yi irticaa taviz vermekle suçluyordu. İsmet İnönü, Meclis kürsüsünden Risale-i Nurların basım ve dağıtımının yapılmasına izin verilmesini şiddetle eleştiriyordu. DP’de de bazı milletvekilleri ile tek parti döneminden kalan asker-sivil bürokratlar da Risale-i Nur talebelerinin faaliyetlerinden rahatsızdı. Mahkeme kararlarındaki beraatlere rağmen ‘tarikatçılık’ iddiaları yine gündeme getiriliyordu.

1952’de Malatya suikasti bahanesi ile Nur talebelerinin önde gelenleri tutuklandı. Samsun’da bir gazetede çıkan mektup dava konusu yapıldı. Said Nursi hastaydı, doktor raporuna rağmen duruşmaya çağrıldı. İstanbul’a kadar gelebildi.

1958 yılında Nazilli’de bir komplo kuruldu. Risale-i Nurları köylerde tanıtmaya çalışan Nur talebeleri gözaltına alındı. Eş zamanlı olarak gazetelerde yalan haberler yayımlandı. Said Nursi’ye; ‘Padişah gibi yaşıyor, gelen yardımlarla geçiniyor, siyasi gayesi var’ iftiraları atıldı. Nazillili Nur talebeleri Menderes’e mektup yazarak, “Bizi zalimlerin suikastları ile baş başa bırakmayacağınızdan eminiz.” diyecekti.

26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsedildi. Risale-i Nurlar toplatıldı.

1 Ocak 1960’ta Ankara’da İçişleri Bakanı Namık Gedik başkanlığında emniyet müdürlerinin katıldığı toplantıda, gece yarısına kadar Said Nursi konusu görüşüldü. Gedik’e, Nur talebelerinin faaliyetleri ile ilgili raporlar sunuldu. Bütün davalardan beraat etmiş Said Nursi hakkında yeni bir dava açılmasına karar verildi. Konuyla ilgili açıklamada; “Said Nursi ile temas edenlerin sosyal mevkileri ve durumları gözden geçirilmiştir. Son zamanlarda faaliyetleri artan mürtecilerle ilgili hükümetin sert kararlar almasına karar verilmiştir.” deniyordu.

11 Ocak 1960’ta Said Nursi’ye seyahat yasağı geldi, radyodan okunan hükümet bildirisi ile Emirdağ’dan çıkmaması istendi.
Ankara’ya girmesi polis tarafından engellendi. ‘Onlara, emir Ankara’dan mı, Eskişehir’den mi?’ diye sorması sebepsiz değildi. Said Nursi, savcılar ve polislerin başkentten emir alarak hareket ettiklerini biliyordu. 12 Ocak 1960’ta İçişleri Bakanı Namık Gedik’e bir mektup yazacak ve şu sitemde bulunacaktı: “Bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak gezerken Ankara’dan gelen bir emirle, ‘Şimdi evinden dahi çıkmayacaksın.’ denilmesi bir haps-i münferit hükmündedir. Otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet bana çok ağır geliyor.”

Said Nursi, Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik’e yazdığı mektuplarda, Nur talebelerinin sulhun teminatı olduklarına dikkat çekiyordu. Devlet içinde dinî gelişmelerden rahatsız bazı komitelere karşı Demokratları ‘Oyuna gelmeyin’, diye uyarıyordu. Ancak mektuplar, telgraflar ve ziyaretlerdeki ikazlar DP’den kabul görmedi, bir duvara çarpıp geri döndü.

Anadolu’da da hayal kırıklığı yaşanıyordu.
DP teşkilatlarından da Ankara’ya mektuplar, telgraflar gitti; Mektuplarda, Adnan Menderes’e duacı ve destekçi olan Nur talebelerine baskıların durdurulması isteniyordu. Tek parti dönemini hatırlatan hukuk dışı baskıların en başta Demokratlar’a zarar vereceği dile getiriliyordu. DP Afyon Emirdağ teşkilatı, Ankara’ya çektiği bir telgrafta, “Hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen Bediüzzaman’a yapılanlar, ‘Demokrat hükümeti’ Nur talebelerine muarız gösteriyor. Milletvekilleri seçiminde (1957) Risale-i Nur talebeleri partimize müzahir olduklarından muhalefet mensupları Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini güdüyorlar.” deniyordu.

Said Nursi artık veda ziyaretlerini yapıyordu. Son günlerini geçirmek üzere Urfa’ya gitmesi Bakanlar Kurulu’nun ‘mecburi ikamet’ kararına meydan okumak şeklinde algılandı. İçişleri Bakanı Namık Gedik’in sergilediği tutum DP ile gönül bağlarını iyice kopardı. Gedik, ölüm döşeğindeki Said Nursi’nin her ne surette olursa olsun Urfa’dan çıkarılması için Vali’ye emirler gönderiyordu. Polisler, Emniyet ile otel arasında mekik dokuyor ama sonuç alamıyordu. : ‘Emir kat’i, mutlak surette Isparta’ya dönmelisiniz’ diyen müdüre, “Ben şimdi hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Belki de burada öleceğim. benim suyumu hazırlamakla mükellefsiniz. Amirinize bildirin.”  Diye fısıldadı!

Başını yastığa koydu, tekrar daldı. O gün, yani 23 Mart 1960’ta Urfa’da, gözlerini dünya hayatına  yumdu!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Basın öne eğilmesin!

Sabahattin Ali ve aldırma gönül!

Ali Emir Pakkan, 20 Mart 2017

Hapisteki gazetecileri yazmaya başlamışken, sizi başka bir tek parti dönemine götüreyim.

Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma / Ağladığın duyulmasın / Aldırma gönül aldırma!”

İnsanı derinden yakalayan bu türkünün mısralarının Sinop Cezaevi’nde yatarken Sebahattin Ali tarafından yazıldığını kaçımız biliyoruz?

Ünlü edebiyatçı ve gazeteci, 1932 yılında Konya’da Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiası ile tutuklanır. Hüküm baştan verilmiştir, şahitlerin dinlenmesine bile gerek görülmez. Bir yıla mahkûm edilir. 1933’te afla özgürlüğüne kavuşur. “Dışarda deli dalgalar / Gelir duvarları yalar / Seni bu dertler oyalar / Aldırma gönül aldırma!” şiirini de cezaevindeki hücresinde kaleme alır.

O yıllar ‘Tek Parti Dönemi’dir. Millî Şef’in en küçük eleştiriye tahammülü yoktur. Sol görüşleri ile bilinen Sebahattin Ali’nin de başı dertten kurtulmaz. Bir romanından dolayı memuriyetten atılır. İstanbul’a gelerek gazeteciliğe başlar.

4 Aralık 1945’te basın üzerindeki baskılar artar. Muhalefetin etkili sesi Tan Gazetesi’ne bir grup çapulcu baskın düzenler. Gazetenin matbaası tahrip edilir ve yakılır. Saldırganlara dokunulmazken gazetenin yazarları Zekeriya ve Sabiha Sertel cezaevine atılır. Aynı saldırgan grup Görüş Dergisi’ni de tahrip eder. Yürüyüş, Yurt ve Dünya, Küllük dergileri soruşturmaya uğrar ve kapatılır.

İşsiz kalan Sabahattin Ali, 1946-47 arasında Aziz Nesin ile Marko Paşa gazetesini çıkarır. Tiraj 60 bine ulaşınca hükümet korkar. İsmindeki ‘Paşa’ ile Millî Şef İsmet İnönü’yü alaya aldığı gerekçesiyle kapatılır. Ardından “7/8 Hasan Paşa”yı çıkarırlar, onun da akıbeti farklı olmaz. Sonra Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Öküz Paşa adıyla tekrar tekrar çıkarmaya devam ederler. Tan baskınından sonra gazeteyi kimse basmaya yanaşmaz. Fotokopi ile çoğaltırlar. Kendileri dağıtırlar!

Polis, yazarların peşindedir. Sorgusuz sualsiz emniyete götürülürler. Ardı ardına ‘casusluk, vatan hainliği’ davaları açılır. Milletvekili Cemil Sait Barlas, (Mehmet Barlas’ın babası) kürsüden “Marko Paşa’nın kökü dışarıdadır.” der.

Gazeteye tehditler başlar! Yazı işleri içeriden ele geçirilir ve sonunda İktidara yanaştırılan gazetenin tirajı bine düşer! Gazete kapatılır. (Bugün kayyımlara devir edilen gazetelerin trajlarının düştükten sonra kapatılması gibi)

Sabahattin Ali’nin gazetelerde çıkan muhalif yazılarından dolayı hakkında davalar açılır ve üç ay hapis yatar. Baskılardan bunalmıştır. Hakkında beş dava daha vardır. Cezaevindeyken yurtdışına kaçmaya karar verir. İçinde bulunduğu ruh hâlini; “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?” diye anlatacaktır.

1948 yılında Paşakapısı Cezaevi’nden çıktıktan sonra işsiz kalır. Hiçbir yerde çalışmasına izin verilmez. Davalar vardır! Kayıplara karışır. Aylarca haber alınamaz. Cesedi 2 Nisan 1948’de Bulgaristan sınırında bulunur. Kafasına kurşun sıkılarak öldürüldüğü anlaşılır. Katilin istihbaratla ilişkisi ortaya çıkar. Tetikçi, bir süre hapis yattıktan sonra afla salıverilir ve cinayet örtülür.

Hikayeyi burada bitirmiyorum. Tek parti zulmüne kurban gittiğinde ünlü yazar, geride 11 yaşında bir kız çocuğu bırakmıştır: Filiz Ali… Okulunu babasız bitirir Filiz; piyanist, müzikolog, müzik eleştirmeni ve yazar olur, babasının izinden yürür…

Ali, genç yaşında katledilmesine rağmen geride dillerden düşmeyen şiirler ve baskı rekorları kıran kitaplar da bırakır! Bedeni ortadan kaldırılsa da eserleri ile yaşamaya devam eder!

Başın öne eğilmesin! Aldırma gönül! Bugünkü muktedirler da bir gün gider! Kalem yazar! Eser bırakanlar yaşar!

Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Hapisteki gazeteciler: Nazlı Ilıcak

Nazlı Ilıcak: Darbecilerle
mücadele içinde geçen bir hayat

Güneş tutulması hiç kalıcı olabilir mi?
Ali Emir Pakkan, 17 Mart 2017

Hapishanelerde öyle değerler var ki; hangisini yazacaksın? Ömürlerini bilime, üretime, yazmaya, düşünmeye adamış insanlar çürümeye terk edildi! 73 yaşındaki Nazlı Ilıcak da “darbecilikle” suçlanıyor, cezevinde! Oysa Ilıcak, demokrasi tarihine adını altın harflerle yazılacak isimlerdendi…

“Ay en zayıf anında, ay tutulması olsa bile işte orada diye gösterilir.”

Süleyman Demirel, 12 Eylül sonrası Zincirbozan’dan Nazlı Ilıcak’a yazdığı bir mektubu bu cümlelerle bitiriyordu! Ilıcak, o gün kimsenin adını bile anmaya cesaret edemediği Demirel’le mektuplaşıyor ve mesajlarını “bir bilen” rumuzu ile köşesine taşıyordu! Susturulan, yasaklı Demirel’in sesi soluğuydu!

Askeri yönetimin buna tepkisi sertti! Hakkında dava açtırıldı hemen! Tabii ki, mahkum edildi! Bir sabah kapısına polis dayandı ve Ilıcak cezaevini boyladı! Bugün (af edersiniz) iktidar yalakası olan bazı meslektaşları, o gün de darbecilerin yanında saf tutuyordu!

Nazlı Ilıcak, demokrat bir aileden geliyor! Babası Muammer Çavuşoğlu, 27 Mayıs (1960) sabahı gözünün önünde götürülürken daha 16 yaşındaydı! Yassıada ve idamlar hayatında derin izler bıraktı!

İstanbul Fransız lisesi, ardından Lozan’da siyasal bilim fakültesini bitirdi! Çeşitli gazetelerde yazarlık yaptı! Türkiye’nin tartışmasız en cesur kalemindendi! Sağ görüşlü ve dini değerlere saygılıydı. Güç karşısında eğilmedi! Demokrasi, hukuk ve özgürlüklerin yanında yerini aldı!

Ilıcak,  itilen, kakılan, mağdur siyasal İslamcıların da hukukunu hep savundu. Kapatılan Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Başörtüsü ve bütün yasaklara karşı idi; Merve Kavakçı, yemin töreni için Meclis’e adım atarken, milletvekilleri sinmişti! O ise Kavakçı’nın yanıbaşındaydı.

Bu defa 28 şubat, cezasını kesti! Milletvekilliği düşürüldü, 5 yıl siyaset yasağı aldı!

2002’den itibaren kalemiyle AKP’nin en büyük destekçisiydi. Reformları ve demokratikleşme adımlarını savundu! Darbe girişimlerine karşı durdu! Ergenekon ve Balyoz davaları ile ilgili yazıları, karanlık yapıları ürküttü! Büyük kin beslediler ona.

AKP’nin gittikçe demokrasiden uzaklaşması ve 17-25 Aralık ile ortaya çıkan yolsuzluklar iktidarla yollarını ayırdı! 4 bakanın yargılanmasını istedi! Hizmet hareketine haksız saldıralara karşı kalemini yine, hak, hukuk ve adaletten yana kullandı! Linç girişimlerine ve cadı avına yüksek sesle itiraz etti.

Ergenekon ile anlaşan AKP, korkusuz yazara, 12 Eylül’den de acımaz davrandı! 8 aydır cezaevinde, terörist muamelesi görüyor, son derece kötü muamele ile karşı karşıya; İlaçları verilmiyor, mektup ve kitap kısıtlaması yapılıyor! AİHM, hak ihlali başvurusunu öncelikle incelemeye karar verdi.

28 Şubat’ın o en karanlık günlerinde Ilıcak, Gazeteciler Yazarlar Vakfı toplantısında Demirel’in yanında oturan Fethullah Gülen’e bakarak sözlerini şöyle bitirmişti:

“Muhterem hocam! Davanız zaafa uğradığı için üzülmeyiniz! O dava nice gönülleri tutuşturmaya devam ediyor! Güneş tutulması hiç kalıcı olabilir mi?”

Elbette olmadı ve olmayacak!

Onu zindana atanları dünya, uluslararı mahkemelerdeki davalarla daha iyi tanıyacak…

Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk

Faal ve önde gelen Nur talebelerini tutuklama planı!

Devlet idaresinin yönü nasıl değiştirildi?

 
Ali Emir Pakkan 15 Mart 2017

Bu üçüncü yazı, biliyorum uzun oldu ama derin devlet operasyonu Malatya Suikasti (1952) ve sonrasındaki gelişmeler bir süreçti!

Bediüzzaman ve talebelerinin üzerine dikkatler çekildi. Dindarlar aleyhinde bir sürü yalan, iftira ve tezvir propagandası başlatıldı. Malatya hadisesi bahanesiyle hiç olmazsa faal ve etkili Nur talebelerini tutuklama planı yapıldı.

Nurculuğun ülkede yayıldığı, tehdit ve tehlike olduğu algısı oluşturuldu.
600 kişilik bir fişleme listesinden bahsediliyordu. 25 yerde soruşturma açıldı, bir kısmı davaya dönüştü.
Diyarbakır, Rize ve Mersin’de evlere, işyerlerine baskınlar düzenlendi, gözaltılar oldu!

Isparta’da ana dava açıldı! 80 Nur talebesi hakkında iddianame hazırlandı! Emniyet ve istihbarat tam bir cadı avı başlattı. Ankara, istanbul, Adapazarı, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van’da onlarca kişi sorgulandı! Suç bulunamadı!

Elbette Bediüzzaman Said Nursi, davaların baş sanığıydı. Oysa Çağın Alimi, İstanbul’daki bir davadan beraat edip Emirdağ’a yeni dönmüştü! Bu sefer kumpas dava Samsun’da açıldı. Bilgisi dışında Büyük Cihad’ta yayınlanan yazısı bahane edildi!

Büyük Cihad Gazetesine baskın düzenlenmiş, sahibi ve yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ile Risale-i Nur talebesi Mustafa Sungur gözaltına alınmıştı. Emirdağ’da yaşayan Said Nursî de mahkemeye çağrılıyordu. Çok rahatsız ve ihtiyar olması sebebiyle ilçe doktorundan aldığı rapor dikkate alınmadı.

Savcının ısrarı üzerine Said Nursî, Samsun’da mahkemede bulunmaya karar vererek İstanbul’a kadar geldi. Fakat sıhhati daha da bozulunca yola devam edemedi; bir sağlık raporu daha alıp mahkemeye gönderdi. Raporda, Said Nursî’nin vücudunun ne karadan ne denizden ne de havadan Samsun’a gitmeye tahammül edemeyeceği yazıyordu. Mahkeme heyeti, rapora istinâden, Bediüzzaman’ın İstanbul mahkemelerinden birinde istinabe sûretiyle ifâdesinin alınmasına karar verdi. Bediüzzaman, hakkındaki suçlamaların yeni olmadığını belirtiyor, bütün mahkemelerde verilen beraat kararlarını gösteriyordu!

1953’te Samsun mahkemesi, dava mevzuu yazıda mahkûmiyeti icap ettirecek bir kasıt görmediğinden, Said Nursî’nin beraatına karar verdi. Mustafa Sungur’la gazetenin yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel ise hapis cezasına çarptırıldı. Diğer Nur talebeleri hakkındaki davalar da delil bulunamaması üzerine beraat ile sonuçlandı.

Said Nursî, Malatya hadisesi ve sonrası estirilen devlet terörüne şöyle değinecekti:

“Düşmanlarımız suç bulamıyordu. Malatya hadisesi bahanesiyle, hiç olmazsa Nur talebelerinden altı yüz faal ve muktedir olanlarını mahkemeye vermek planı yapıldı.” (Emirdağ Lâhikası)

Mustafa Sungur da, Yalman’a suikastin devlet idaresinin yön değiştirmesine sebep olduğunu söyleyecekti:

“Malatya Hâdisesinin tepkileri mukaddesatçı muhitte, yani umumiyetle Türk milletinde büyük oldu. Bir tek Ahmet Emin Yalman’a kurşun sıkılması, sanki hükümet siyasetinin ve devlet idaresinin yön değiştirmesine sebep olup 27 yıllık ceberut idareden sonra bir parça nefes alarak varlığını duyurmaya kalkışan milliyetçi, mukaddesatçı, hürriyetçi çevreler, susturulmaya başlandı. Göz dağı verildi. Tevkifler başladı. Ve Başvekilin o malum Gaziantep nutku, Demokrat Parti’de bulunan dindar Demokrat mebusları da hedef alan ve milliyetçi çevrelerde, 180 derece yön değiştiren bir üslûp ve davranış olarak kabul edildi. Zaten idarî iktidardan düşmemiş olan eski zihniyet, Demokrat reislerin bazı desise ve iğfalata, tahrikata kapılarak yaptıkları hareketler ve galeyanları neticesi, tekrar kuvvet buldu. İrtica irtica diye vaveylaya başlayan solcular, dindarlara ve dolayısıyla Demokrat idareye karşı hücuma geçti.”

2002’de Demokrasi vaadi ile iktidara gelen siyasi İslamcılar da bir süre sonra yön değiştirdi? Ceberrut devlete döndüler? Bir savcı, iki polis ve bir hakimle masumları, “terörist ” ilan sürecindeyiz! Hamile kadınlar, bebekli annelere kadar inildi! Zalimlerin sonu ne olur? Tarihin sayfaları arasında cevabını aramaya devam edeceğiz! Sürpriz yok! zulüm sürmez! Acıyın onlara!

Not: Bazı okurlar, mağdurlara nasıl yardım edebiliriz, diye soruyor! Bazıları mağduriyetleri anlatıyor ve duyurulmasını istiyor! Bu mailleri tek tek değerlendireceğim. Duyarlı okurlara teşekkür ederim.
Aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan
@TYolculuk