Denizli hapishanesindeki dua!

15 yıl evinden çıkmadan tefsir çoğaltan adam: Hafız Ali!
Tek parti, Kur’an Nurunu söndürmeye kararlıydı. Denizli’ye hapis edilen Said Nursi, zehirlenerek öldürülmek istendi ama…
Ali Emir Pakkan  26 Nisan 2017

Tek parti döneminde Bediüzzaman Said Nursi’ye talebe olmak hapsi, işkenceyi, sürgünü ve hatta ölümü göze almak demekti. Bugünkü gibi Kur’an tefsiri okuyor, hizmet ediyor diye yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atılıyordu. O günlerde de cezaevlerinde mazlumlar ölüyordu. Hâfız Ali onlardan biriydi…

Hafız Ali (Ergün), 1898 yılında Isparta İslâmköy’de dünyaya geldi. İmamlık yapıyordu. Kur’an öğretiminin yasaklandığı dönemde onun talebesi hiç eksik olmadı. 1929 yılında Bediüzzaman ile tanıştıktan sonra hayatını Risâle-i Nur’a vakfetti. Bediüzaman’ın ifadesi ile onun gayreti ile İslamköy, “Nur Fabrikası” halini aldı. Şartlar ağırdı. Matbaa yoktu. Baskı ve zulüm vardı. 15 yıl evinden hiç çıkmadan üstadından gelen Risaleleri yazdı. Evinin duvarlarındaki gizli bölmelerde Kur’an tefsirlerini saklıyordu.

1943’te Üstad ve talebeleri gözaltına alınarak Denizli’ye sevk edildi. Hafız Ali de hayvanların taşındığı bir vagonla Denizli’ye getirildi. Hapiste Üstadı ile tekrar buluştu! İşkenceden geçirildi. Korkusu yoktu. Hakimin ‘Risâle-i Nur’da yazılı Hafız Ali sen değil misin?’ sorusuna, ‘benim’ cevabını verdi. Bediüzzaman’ın en büyük yardımcısıydı. Hücrede, mum ışığında Risaleleri çoğaltmaya devam etti. Kibrit kutularına yazılan Risaleler elden ele dolaşıyor ve dışarıya ulaşıyordu.

Üstad defalarca zehirlenerek öldürülmek istenmişti. Denizli hapsinde bir kere daha zehirlendi. Bunu fark eden Hafız Ali, bir gün Nur Talebelerini yanına topladı. “Ben dua edeceğim, siz âmin deyin.” diyerek duaya başladı: “Ya Rab, bu millet ve vatan Risale-i Nur’a muhtaç. Eğer Üstad vefat ederse Kur’an davası yarım kalacak. O Nur kahramanının canını alma, benim canımı al ve benim ömrümü ona ver”

Amin sesleri zindan duvarlarını inletti. Duası kabul olacaktı.

Aniden rahatsızlandı ve ve hastaneye kaldırıldı. Durumdan haberdar olan Üstadı onu teselli etmek için bir mektup yazdı:
“Aziz kardeşim Hâfız Ali, hastalığını merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin, âmin. Hapiste her bir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.”

Bediüzzaman kurtuldu ama Hafız Ali kurtarılamadı. 17 Mart 1944’te, 45 yaşında vefat etti. Denizli mezarlığına defnedildi. Vefatı Üstadı çok üzdü. Duygularını şöyle ifade edecekti: “Ben Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. O hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat etti. Gizli düşmanlar beni zehirlediler. O benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi meyusâne ağlattırdı.”

Said Nursi, Hafız Ali için şehit oldu, diyecek ve şu müjdeyi cerecekti:
“Nur’un böyle bir mânevî kahramanının vefatı bizi sıkarken, (…) birden İlahi inayet imdada geldi. Mübarek kardeşlerimin hâlis duâlarıyla o merhum şehidin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve suâl meleklerine mahkemedeki gibi Nurlarla cevap vermesi (…) inâyet-i Rabbâniyenin imdadımıza yetiştiğini ispat etti. O bir şehit. O benim yerime şehit oldu… Benim bedelime şehid olacağını hissetti. Kuvvet-i ihlâsının kerâmeti olarak bana gönderdiği mektubunda bunu haber veriyordu. Haber verdiği gibi şehid oldu.
Onu aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum. Ben hem kendimi, hem sizi tâziye ediyorum. Merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. ”

Üstad, talebesinin dualarda yad edilmesini istiyordu: “Meyve Risâlesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risâle’nin bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın, âmin. Siz de benim gibi duâlarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümitvarız.”

Said Nursi, Denizli hapsinden çıktıktan sonra ilk iş, bir ikindi vakti Hafız Ali’nin mezarına gitti. Kur’an okudu, dua etti. Elini açtı; “Bu şehit bir yıldızdır” dedi. Talebeleri başlarını kaldırdılar. Gökte bir yıldız ışıl ışıl parlamaktaydı. Mezar taşına; “Mahkeme-i Kübray-ı Haşirde Nur talebelerinin bayraktarı şehit merhum Hafız Ali” yazıldı.

Türkiye tarihi zulüm tarihidir. Her gün hapishanelerden işkence ve ölüm haberleri geliyor. Hafız Aliler var ki, zulüm sürüyor.

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Reklamlar

Geçmiş, peşinizi bırakmaz!

McCarty, Hoover, Kazan…

Kirli geçmişleri, hiç peşlerini bırakmadı

Amerika’nın dünyadaki itibarını düşüren adam; McCarty! Gestapo; J. Edgar Hoover! Muhbir Elia Kazan!
Ali Emir Pakkan 24 Nisan 2017

Türkiye’deki cadı avının benzeri, 1940 ve 50’li yıllarda Amerika’da yaşandı! Komünist diye insanlar fişlendi, yargılandı, işten atıldı! Adı öne çıkan 4 isim üzerinden dönemi okuyalım: Senatör McCarty, FBI J. Edgar Hoover, sanatçı Elia Kazan ve oyun yazarı Ring Lardner Jr…

Cadı avı dönemine adını veren senatör Joseph Raymond McCarthy, perde önündeki isim. ABDʼnin Orta Batı bölgelerinden gelen muhafazakar bir taşra politikacısı… Başarısız bir avukat! Demokrat Partiʼde yüz bulamayınca Cumhuriyetçi olmuş. 1946ʼda Senatoʼya seçiliyor. Komünizmle mücadele bayrağını ele alarak öne çıkmayı başarıyor. Ahlaksızlığı ve acımasızlığı ile şöhret yapıyor. 1954ʼün Aralık ayında bazı eylemlerini kınayan kararın, senatoda 76 oyla kabul edilmesi sonunu getiriyor! Etrafı bir anda boşalıyor! Kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye veriyor. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında ölüyor. R. McCarthy için; “Amerikan halkının kafasını karıştırıp saptırmak ve Amerikaʼnın dünyadaki itibarını düşürmek için, hiçbir kimse onun kadar başarılı olamamıştır.” deniyor.

Komünizmle mücadelenin perde arkasındaki ismi ise FBIʼın değişmez başkanı J. Edgar Hoover… 48 yıl boyunca teşkilatı yönetiyor. Fişlemeleri yapıyor, Amerika’ya sadakatlarından şüphelenilenler ” kara listeye” alınıyor! Hayatları karartılıyor! Tarihin en büyük dosyacası! Görevde bu kadar uzun süre kalmasının sırlarından biri de şantaj olarak kullandığı seks kasetleri! Martin Luther King, onun zamanında öldürülüyor! Hoveer’ı görevden almak isteyen Başkan John F. Kennedy suikaste kurban gidiyor! Başkan Truman 12 Mayıs 1945’te, Hoover’in başı sıkıştığında kullanmak için herkes hakkında seks dosyası ve şantaj malzemesi biriktirmesinden yakınıyor ve ‘ʼBöyle giderse bizim de Gestapomuz olacakʼʼ diyor!

Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi, Hollywoodʼda görüşlerinden hoşlanılmayan kişileri kara listeye alıyor. Geçmişinde herhangi bir sol gruba sempatizan olanlar bile ifadeye çağrılıyor, arkadaşları hakkında ifade vermeleri isteniyor. Kara listeye girenlere
hiçbir şekilde iş verilmiyor.

Hollywoodʼın ünlü senaryo yazarı Ring Lardner Jr. de 1947 yılında Cumhuriyetçi komünistlikle suçlanıyor. Amerikan-Karşıtı Etkinlikler Kuruluʼnun sorularını cevaplamadığı için hapis cezasına çarptırılıyor. Senatör McCarthy’nin: “Komünist Partisiʼne üye oldunuz mu?” sorusuna şu cevabı veriyor ünlü yazar;” Sizin sorularınızı istediğiniz gibi cevaplayabilirim ama sabah okunca da kendimden nefret ederim.”

Bu cadı avı döneminde sorguya çekilenlere “bir kaç isim ver salıverelim ” denir! Arkadaşlarının adını komisyona vererek kendilerini kurtarmaya çalışanlar olur. Bunlar içinde en ünlüsü yönetmen Elia Kazan’dır. Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbulʼda doğan Kazan, 11 arkadaşını ihbar eder. Yüklü bir para karşılığı film anlaşmasına imza atar! Ama 1999 yılında Oscar ödülünü alırken geçmişi peşini bırakmaz! Nick Nolte, Ed Haris, Tim Robins, Susan Sarandon, Jesica Lange gibi birçok ünlü oyuncu ve yönetmen durumu protesto ederek ödül töreni sırasında salonu terk eder.

1940ʼta çıkarılan Alien Registration Act (Yabancıları Kayıt Kanunu) çerçevesinde, Amerika’da 4 milyon 741 bin 971 yabancı fişleniyor. Binlerce insan “kara listeye” giriyor ve işini kaybediyor. Yargılananlar, intihar edenler, sürgüne gönderilenlerle komünist avı sürüyor.

Türkiye’deki cadı avı dönemi sona erdiğinde de kim ne yaptı ise yazılacak! Hiç kuşkumuz yok; bazıları tarihin kirli sayfaları arasında yerini alacak!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Cem Karaca da “vatan haini”ilan edilmişti!

Cem Karaca ve Allah yar yar!

12 Eylül’ün vatandaşlıktan çıkardığı efsane sanatçı Cem Karaca da “vatan haini” ilan edilmişti.
Ali Emir Pakkan, 21 Nisan 2017

“Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan!
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın!..”

Cem Karaca, 1979’da bir turne için Almanya’ya gitmişti. 12 Eylül darbesi olunca yurda dönemedi. Berlin’de 1 Mayıs törenlerine katılmıştı. O fotoğrafı yayımlayarak, “Cem Karaca gizli hesaplar peşinde!” diye haber yapan bir gazete süreci başlattı. iddiaya göre Karaca, “Kızıl ordu gibi ordu kurarak, uzun bir yürüyüşle askeri yönetimi devirecekti! ” Savcı bu asparagası ciddiye alıp hemen soruşturma açtı! 1 ay içinde Türkiye’ye dönmesi çağrısı yapıldı! Karaca, “bu yalan haberi ciddiye alanları ciddiye alacak kadar ciddiyetsiz değilim!’ diyerek sürgüne adım attı! Askeri yönetim, bugünkü gibi binlerce gazeteci, yazar ve entellektüeli tutuklamıştı.

Ünlü sanatçı, muhalif duruşun bedelini ödeyecekti; “Vatan haini” ilan edildi, hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı, vatandaşlıktan atıldı ve mallarına el kondu!
Ülke içinde kasetleri toplatıldı, müziği yasaklandı! Evine baskınlar düzenlendi. Eşine iş verilmedi. Oğlu Emrah, 8 sene ” Babam Cem Karaca” diyemedi! Darbe, milyonların sevgilisi bir sanatçıyı diri diri gömmeye kararlıydı. Onun üzerinden topluma korku salınacaktı.

Avrupa’da zor günler başlamıştı Cem Karaca için. Çevresi bir anda boşalmıştı. Peşinden koşan gazeteciler, onu karalama yarışına girdi! Güce yaranmak ve menfaat elde etme yarışıydı bu! Kimi dostlarının gerçek yüzünü gördü bu zor süreçte Karaca. Müzikten kopmamaya çalıştı. Almanca öğrendi ve plak yaptı. Bir kasetçi dükkanı açtı, batırdı! Ailesini, eşini ve oğlunu çok özlemişti. Babası vefat etmiş, cenazesine gidememişti. İntiharı bile düşündü bir ara!

Türkiye’de 1983’te seçim olmuştu. Cuntanın pek de haz etmediği ANAP iktidara geldi. Başbakan Turgut Özal, ülkeyi hızla normalleştiren adımlar atıyordu. Sivil biriydi. Yasaklara karşıydı. Bir Almanya ziyaretinde Cem Karaca ile buluştu ve ona ‘yurda dön’ daveti yaptı. Karaca, bu sıcak teklifi değerlendirdi. Sevincinden uçuyordu! “Davasından döndü” diyenlere kulak asmadı! 1987’de ülkeye geri geldiğinde tankların açtığı yaralar hala sarılıyordu!

Özal, Karaca ile yakından ilgilendi. hakkındaki suçlamalar düşürüldü. Pek çok dava açılmıştı. Beraat kararları ardı ardına geldi. Vatandaşlığa geri alındı ve pasaportu iade edildi. Müziğe muhteşem bir dönüş yaptı. Konserleri tıklım tıklımdı.

Karaca, değerlere saygılıydı. Fethullah Gülen’e özel bir sevgisi vardı. 28 şubat’ın en zor günlerinde Gülen’den övgü ile söz etme cesaretini gösterdi. Bir geçmiş olsun mektubunda, “lütfen sağlığınıza dikkat edin size ihtiyacımız var” diye yazdı. Gülen’in bir şiirini okudu, büyük ilgi gördü.

12 Eylül’ün yok etmek istediği Cem Karaca, (2004) şarkıları ile milyonların gönlünde taht kurdu. Anadolu rock müziğinin efsane ismi oldu. Tamirci çırağı, Namus belası, Bindik bir alamete, gibi şarkıları ile yaşıyor ve yaşayacak. Darbeci Kenan Evren ise, kendisini yüzde 97 ile cumhurbaşkanı seçtirmesine rağmen silindi, gitti! Ömrünün son döneminde de yargılanmaktan kurtulamadı!

Şimdilerde Cem Karaca’nın kaderini yaşayan binlerce insan var! Hapishaneler mazlumlarla dolu. “Siyasal İslamcı” zalimleri nasıl bir son bekliyor?
“Allah yar, yar!
Allah yar, yar!”

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Demokrasiye dönülebilir mi?

 

DP’nin 46 seçim faciasına cevabı,
Beyaz Devrim’e giden yolu açmıştı!
Ali Emir Pakkan, 19 Nisan 2017

Referandum öncesi yazımın başlığı, “ikinci 1946 seçim faciasına dolu dizgin” idi! “Türk siyasi tarihinin en şaibeli referandumuna gidiyoruz!” dedim. Maalesef haklı çıktım. Bütün sandık hileleri kullanıldı, yetmedi; YSK devreye girdi. Göz göre göre kanuna aykırı şekilde mühürsüz oylar geçerli sayıldı! 2.5 milyon mühürsüz oyla millet iradesi çalındı! Sadece Türkiye değil bütün dünya 16 Nisan gecesi oy hırsızlıklarını konuşuyor ve seçimlerin meşruiyetini tartışıyor!

Bundan sonra demokrasiye dönülebilir mi?
1946-1950 arası Demokrat Parti’nin izlediği yolla belki…

Demokratlar, 1946 seçim sonuçlarına şaibeli diye itiraz etti, sonuç alamadı. Ancak işin ucunu bırakmadı. İzmir ve Aydın’da mitingler düzenlendi. Ankara’nın gündeminden seçim hileleri hiç düşürülmedi. Milletvekilleri Meclis oturumlarına katılmayarak tepkilerini sürdürdü.

7 Ocak 1947’de Demokrat Parti kurultayı bir dönüm noktasıydı. Hürriyet Misakı adı verilen bir raporla, Anayasaya aykırı anti demokratik yasaların kaldırılması, yargı bağımsızlığı, seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi, hükümetin, idarenin tarafsızlığının sağlanması, parti başkanlığı ile cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması gerektiği açıklandı. Demokratik bir yönetim için gerçekleşmesi gereken bu isteklerin karşılanmaması halinde ise sine-i millete dönüleceği deklare edildi. Nitekim DP, Nisan ayındaki ara seçimleri boykot etti ve seçimlere katılmadı. Recep Peker’in; İstiklal Mahkemeleri kanunu yürürlükte” tehdidi bir acz ifadesiydi.

İktidar ve muhalefet arasındaki gerginliğin artması üzerine cumhurbaşkanı İsmet İnöünü, ayrı ayrı Celal Bayar ve Recep Peker ile görüştü. İnönü, Pekerʼden çok partili sistemin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacak düzenlemeler yapmasını istedi. Ancak CHP lideri, bu isteklere karşı çıktı.

12 Temmuz’da (1947) cumhurbaşkanı İnönü tarafından tarihi bir beyanname yayınlandı. İnönü, DP’nin talebi doğrultusunda kendisinin her iki partiye de eşit mesafede kalacağının altını çiziyor ve; “meşru ve kanuni siyasi partilere karşı tarafsız ve eşit muamele mecburiyeti, siyasi hayat emniyetinin temel şartıdır.” diyordu. Cumhurbaşkanı, Türkiyeʼnin yönünün çok partili demokrasi olduğunu, tek partili düzene bir daha dönüş olmayacağını açıkça ilan ediyordu.

DP’nin etkili muhalefeti ve İnönü’nün açıklamasının ardından Başbakan Peker, Ağustos ayının sonunda istifa etmek zorunda kaldı. CHP, geri adım attı. Seçim kanunu görüşmek üzere Meclis’te bir komisyon kuruldu, uzun tartışmalardan sonra “gizli oy, açık tasnif’e geçilmesinde anlaşıldı! Seçimlere yargı güvencesi geldi. Adil ve yargı denetimindeki ilk seçimde ( 14 Mayıs 1950) milli irade tecelli etti. Beyaz Devrim, böyle gerçekleşti.

Ancak bugün şartlar daha ağır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, çok partili hayata geçme niyeti vardı. Bugün ise tek parti ve tek adam iktidarını ne pahasına olursa olsun koruma mecburiyetinde dikta heveslileri bulunuyor. Gezi’de çevre duyarlılığı için başlatılan eylemleri nasıl provake edip, marjinal guruplarla işi rayından çıkardılarsa aynı yöntemleri sandığa sahip çıkma eylemleri için de deneyebilirler. Eğer durdurulamazsa freni patlamış kamyon, önüne kattığını götürmeye devam edecek!
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Özal’ın tam tersi yoldayız!

 

Demokrasi çok uzak…
1946 seçim faciasının tekrarı yaşandı! Şaibeli referandumla Türkiye, tek partili sisteme döndü!

 

Ali Emir Pakkan 17 Nisan 2017

Bundan tam 24 yıl önce görevi başında vefat eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ( 17 Nisan 1993) demokrasi tarihimizdeki en önemli devlet adamlarından biriydi. Hayatı boyunca düşünce, inanç ve teşebbüs özgürlüğünü savunmuş, devrim gibi icraatlara imza atmıştı. Düşünce özgürlüğünü sınırlayan TCK’daki 141, 142 ve 163. maddelerinin kaldırılması onlardan sadece biriydi. Bugünkü sulh ceza hâkimlikleri gibi proje mahkemesi olan Yassıada Mahkemeleri’nin idam ettiği Adnan Menderes ve iki bakan için anıt mezar yaptırdı. Naaşlarını devlet töreni ile İstanbul’a naklettirdi. Yasaklara ve tabulara savaş açtı. Farklılıkları zenginlik olarak görüyordu. Derin yapıların planlarını boşa çıkardı.

Bugün Türkiye, Batı standartlarına yaklaşan bir ülke ise, bütün bu gelişmelerin altyapısında Özal’ın imzası bulunuyor. Özel televizyon yayınları onun döneminde başladı. AHİM’e kişisel başvuru hakkı tanındı. TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu kurdu. BM ve Avrupa Konseyi tarafından ayrı ayrı hazırlanan ‘İşkence, Kötü ve Aşağılayıcı Davranışlarla Mücadele Sözleşmesi’ni imzaladı. Ana dilde serbestçe konuşabilme hürriyetini sağladı. İlk defa Türkiye’de vakıf üniversitesi (Bilkent) onun döneminde açıldı. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan cumhurbaşkanlığına kadar devletin zirve makamlarında bulundu. Yıllarca ekonominin tek patronuydu. Zenginleşmedi. Başbakanlığı döneminde yolsuzluk yapan bir bakanını, suçüstü yaptırdı ve Yüce Divan’a sevk ederek yargılanmasını sağladı. Liyakata önem verdi! Dil biliyor, dünyayı iyi okuyor, liderler içinde büyük itibarı bulunuyordu.
İş adamlarını dünyaya açtı! AKP’nin çöktüğü Adadolu sermayesi onun teşviki ile kuruldu, büyüdü.

8. Cumhurbaşkanı, demokrat ve özgürlükçü kimliğinin yanı sıra inançlara saygılı kişiliği ile de hafızalardan silinmedi. ‘Halkın cumhurbaşkanı’ unvanını kazanan Özal, âlimlere her zaman itibar ediyordu. Hiç bir zaman nefret dili kullanmadı. Dindardı. Dini siyasete hiç alet etmedi! Mazlumların yardımına koşmaktan çekinmedi.

Özal, 90’lı yılların başından itibaren Türk cumhuriyetlerinde açılan Türk okullarını heyecanla izliyor ve “Önümüze Allah bir kapı açmıştır. Bu büyük kapıdan giremezsek böyle fırsatlar 300-400 senede bir gelir.” diyordu. Houston’da kalp ameliyatı sonrası kendisini ziyaret eden Fethullah Gülen’e, ‘bürokrasiye okulların önemini anlatamadığından’ yakınmıştı. Son anına kadar Gülen’in teşviki ile açılan Türk okulları için yabancı devlet başkanlarına mektuplar yazdı, referans oldu, ‘bunların teminatı benim’ dedi.

17 Nisan 1993’te zehirlenerek öldüğü neredeyse kesinleşen Özal’ın Ankara ve İstanbul’daki cenaze törenlerine milyonlar katıldı. Ellerde taşınan, “sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı” pankartları onun inşaa etmeye çalıştığı Türkiye’nin kodlarıydı… Ne yazık ki, şimdi onun açtığı yoldan tam tersi istikamete hızla gidiyoruz…O yol demokrasiye çıkmıyor!
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

En şaibeli referandum!

İkinci 1946 seçim faciasına dolu dizgin!

Ali Emir Pakkan, 13 Nisan 2017

16 Nisan’daki referandum, her açıdan 1946 seçimlerine benziyor! Türk siyasi tarihinin en şaibeli referandumuna gidiyoruz!

1946’da açık oy gizli tasnif sistemi vardı! Yani herkes oyunu göstererek kullanıyor, buna mukabil sayım gizli, kapalı kapılar ardında yapılıyordu! Sandıklar ve sayım memurlara emanetti!

Bir yanda tek parti iktidarı ( devlet ), diğer yanda muhalefet partileri bulunuyordu. Bütün kaymakamlar CHP ilçe başkanı, bütün valiler il başkanıydı! Polatlı Kaymakamı, muhtarları toplayarak, seçimleri CHP’ye kazandıracaklarına dair Kur’an ve tabanca üzerine zorla yemin ettirmişti. ( Benzer ne kadar haber okuduk!)

Seçmenler, tehdit edildiler, dövüldüler, hatta hapsedildiler. Mersin Aslanköy’de bütün oylar CHP’ye çıkınca, köylüler itiraz etti; bunun üzerine devlete karşı gelmekten tutuklandılar! DP’liler salon kiralayamadı. Toplantıları dağıtıldı. Köylere gitmek izne bağlandı!

Seçim kurullarında sadece CHP’li üyeler görev alıyordu! DP’nin temsilcileri sayım başladıktan çok sonra kurula kabul edildiler. Bazı yerlerde kamu görevlileri seçmen listesinde bulunmayanlara oy kullandırdı. Sonuçların yazıldığı mazbatalar boş olarak sandık kurullarına imzalattırıldı.
Mazbatalar değiştirildi ve bunlar seçim kuruluna verilmesi gerekirken nahiye müdürlerine, kaymakamlara ve memurlara teslim edildi. DP’ye oy verilen pusulalar çöplerde bulundu!

CHP’nin adaylarına kazandırabilmek için İstanbul’un seçim sonuçları 3 gün geç açıklandı. İstanbul sıkıyönetim komutanlığı, seçim sonuçlarının eleştirilmesini yasakladı. Basın susturuldu! Ahmet Emin Yalman hatıralarında: “İstanbul’da Demokrat Parti seçimi kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kazım Karabekir, Hamdullah Suphi Tanrıöver, General Cahit Toydemir, Genereal Refet Bele ve Hüseyin Cahit Yalçın’ın çıkarılması ve Demokrat Parti’ye ancak 18 kişilik bir yer bırakılması hakkında sıkı bir emir alınmıştı.” diye yazacaktı! (Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1922–1971)

Hileli 1946 Seçimler ile CHP, 4 yıl daha iktidarda kaldı. Mevcut şartlar devam etse Halk Parti’nin kaybetmesi imkansızdı! 1946-1950 arası DP’nin en büyük mücadelesi seçim sisteminin değişmesi üzerine oldu! Meclis oturumlarına katılmayarak tepki gösterdiler. Sine-i millete dönmeyi gündeme getirince CHP, geri adım atmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ve Celal Bayar, “gizli oy, açık tasnif’e geçilmesinde anlaştı! Yargı güvencesi geldi. Adil ve yargı denetimindeki ilk seçimde ( 14 Mayıs 1950) milli irade tecelli etti; 27 yıllık tek parti iktidarı sona erdi.

Geçtiğimiz iki seçimde de sandık hileri günlerce konuşulmuştu. AKP, devletin bütün imkanlarını kullandı. Bakan, milletvekili ve bakanlar geceyarısı seçim kurullarına giderek sonuçlara müdahale ettiler! Ankara’da AKP’ye kazandırıldı!

CHP, adil seçim ve sandık güvenliğini sağlamada DP gibi bir mücadele verebilirdi! Ancak bunu yapmadılar! OHAL’de gidilen referandumda, 1946’nın tekrarı yaşanacak ! Sandıklar korunamazsa, ikinci “tek parti dönemi” başlayacak! 16 Nisan, tarihe yeni ‘seçim faciası’ diye geçecek! Bu şartlarda 100 defa seçim yapılsa iktidarın istediği sonuç çıkar! Nereden bakılsa herkes için utanç verici!
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Muhammed Ali’den Hakan Şükür’e

 

Devlet, efsaneleri bitirebilir mi?

Bir sürü boksör var ama bir tane Muhammed Ali var! Neden efsane ve diğerleri unutulurken o unutulmuyor?

Ali Emir Pakkan, 10 Nisan 2017

Ülkenin en büyük golcülerinden biri. Milli takımda başarıdan başarıya koşmuş. Dünya üçüncülüğünde imzası var. Kulübünü şampiyonluklara taşımış. Şampiyon kulüpler şampiyonluğu kupasını kaldırmış! Gol kralı olmuş! Rekorlar kırmış. Saha içinde ve dışında hep örnek gösterilmiş. Kral, ünvanı verilmiş. Taç giymiş. Defalarca yılın sporcusu seçilmiş. Sosyal projelere ön ayak olmuş. Davet ve ısrar üzerine ülke sorunlarının çözümünde rol oynarım, diye siyasete girmiş.

Sonra bir gün, siyasal iktidarla görüşleri uyuşmamış! Bazı antidemokratik ve hukuk dışı politikalara karşı çıkmış! Yolsuzlukları dile getirmiş! Makamları elinin tersi ile itmiş! Güce baş eğmemiş, etek öpmemiş! İktidar kasabı da harekete geçmiş! Mallarına el konmuş! “Vatan haini” ilan edilmiş! Ünvanları elinden alınmış! İsmi, fotoğrafı, görüntüsü her yerden çıkarılmış! “Kral” lakaplı Hakan Şükür’den bahsediyorum…

Peki yok edebilirler mi onu? Yoksa efsane olmanın yolu bu baskılara ve zulümlere rağmen de dik durabilmekten mi geçer?

Sorunun cevabı aşağıdaki hikayede bulunuyor.

Muhammet Ali ( 1942-2016) rakiplerine ringleri dar eden efsane bir boksördü. Dünya şampiyonuydu. Ama aynı zamanda ABDʼde ve dünyanın heryerinde barışın, hukukun, özgürlüklerin yürekli bir savunucusuydu. Irkçılığa, nefret söylemine, ayrımcılığa ve savaşa karşı büyük bir mücadele verdi!

Kariyeri değil hayatı tehlikedeydi. Adını, dinini değiştirdi. İslami organizasyonlarda aktivist oldu. Saldırlar karşısında korkmadı, geri adım atmadı! Zencilerin beyazlarla eşit haklara kavuşması için savaş verdi!
Malcom X ve Nelson Mandela’nın yanındaydı. İkiz kulelere saldırı sonrası New York’ta taziye ziyaretlerinde bulundu. “İslam barış dinidir” mesajı verdi. Irak’ta rehine krizinde devreye girdi. 2002’de Kabil’de BM Barış elçiliği yaptı.

Muhammed Ali’nin ringlerin dışındaki ilk sınavı savaş karşıtı tutumuydu. 1966’da Vietnam savaşına katılmayacağını açıkladı. ‘Askerden kaçmak için değil savaşmak inancıma aykırıʼ dedi.

Aliʼnin devlet politikasına açtığı bayrak ülkede büyük tepkiye neden oldu. ‘Vatan hainiʼ ilan edildi. 28 Nisan 1967 günü Houston Askeri Üssünde askere işlemleri yapılırken adı okunduğu halde ayağa kalkmayı reddetti. Emre itaatsizlikten tutuklandı. Aynı gün, New York boks komisyonu boks lisansını iptal etti ve ünvanlarını geri aldı. Diğer eyaletler de bunu takip etti. 20 Haziran 1967 günü jüri, Aliʼyi suçlu ilan etti. 29 yaşına kadar yaklaşık 4 yıl ringlerden uzak kaldı. Pasaportu iptal edildi. Sürücü ehliyeti elinden alındı.

Ali, hukuk mücadelesini sürdürdü. ( Amerika’da hakimler var) Davası önce temyize ardından Yüksek Mahkemeʼye gitti. 1971ʼde Yüksek Mahkeme oybirliği ile Aliʼnin mahkumiyet kararını kaldırdı. Bir ay sonra da boks lisansı yeniden iade edildi. Bu sırada Vietnam’dan binlerce askerin tabutu geliyordu. Savaşa tepki ülke geneline yayıldı. Aliʼnin haklılığı ortaya çıktı. 1970ʼlerin başında yeniden ‘ulusal kahramanʼ haline geldi.

Sonradan, ‘Allah bana kimin en büyük olduğunu göstermek istiyorʼ dediği parkinson hastalığına yakalandı ve 2016’da vefat etti. Bütün dünya arkasından yas tuttu. Cenaze töreninde dikta özlemcilerine yüz bulamadı.

2005’te Beyaz Saray’da Başkan George Bush’tan özgürlük madalyası aldı. Barack Obama, 2010 yılında USA Today’da Aliʼden, ”aleyhinde korkunç düşmanlığa rağmen fırtınada yolunu kaybetmeyecek olağanüstü bir güce sahipʼʼ diye bahsetti ve ekledi: “Doğru olan için mücadele eden bir insandı. Martin Luther Kingʼin de yanında durdu, Mandelaʼnın da… Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği konularda ve kimsenin konuşmaya cesaret edemediği zamanlarda konuştu. Bu ona çok düşman kazandırdı ve neredeyse hapse mahkum edilmenin kıyısına getirdi. Ama Ali buna rağmen geri adım atmadı. ”

Türkiye’deki karartma bitip gerçekler su yüzüne çıktığında bugün M.Ali’den daha büyük saldırılara maruz Hakan Şükür’ün durduğu noktanın ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır! Efsaneleri Devlet politikaları yok edemez! İnsan hakları, demokrasi ve hukuku savunmayı sürdürenlerin yıldızı Ali gibi hep parlayacaktır.

Not:Muhammet Ali’yi anlatan;
I am Ali, izlenebilir.
Redemption Song, Mike Marqusee, okunabilir.
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan