Mektuplar

 

Süzgeçten geçirilme dönemi!

Anadolu insanı böyle olamaz. Neden yardım yapamadın hitabına maruz kalmaktan korkuyorum

Ali Emir Pakkan, 31 Mayıs 2017
Yazılar, tarihe düşülmüş notlar. Nereye kadar gidiyor, kimlere ulaşıyor bilemiyorum. Ama aldığım mesajlar, bir büyük hikayenin yazılmakta olduğunu gösteriyor! Tarihi soykırım yaşıyoruz! Zulüm, bütün devirleri geride bırakıyor. Bazıları da hizmet hareketi, “öz eleştiri yapsın veya özür dilesin”, diyor! Bakın Türkiye dışından olan/biten nasıl görülüyor? Türk okullarından mezun bir okurun “Anadolu insanı böyle olamaz” başlıklı değerlendirmesini paylaşmak istiyorum:

“Yazılarınızı http://www.shaber3.com adresinden takip etmeye çalışıyorum. En son okuduğum yazınızdan sonra kırık dökükte olsa yıllardır Anadolu insanı hakkında beslediğim duygulari yazıya dökeyim dedim.

Yil 1995 Mayıs ayının 1. günü. Tabi doğal olarak komünist rejiminden yeni çıkmış bir ülkenin böyle bir günü unutması ve kutlamaması düşünülemez.

Onlar o günü bayram olarak kutlaya dursunlar, asıl bayram güneşi, yüzlerce gencin arasından bir gencin üzerine doğuyordu. Sanki bütün kapılar açılmış gel diyordu; tabi biz anlayamıyorduk, belki yıllar sonra kıt aklımızla bazı şeyleri idrak etmeye çalışacaktık. Rabbim o engin rahmeti ile muamele buyurdu ve bizi o komünist, Darvinci, maddeperest bataklığından çıkardı. Allah ile kul arkasındaki engelleri kaldırmaya vesile olacak birileri lazımdı. Ve Allah onları bizlere nasip etti ve gönderdi.
Allah hepsinden razı olsun, Anadolu’dan yiğit oglu yiğit öğretmenler geldiler.

Ne yaptılar?
Vallahi de Billahi de Tallahi de güzel yaşantılarıyla güzel örnek olmaktan başka hiç birşey yapmadılar. Zaten öyle de olması gerekmiyor muydu?

Peki sonra ne oldu?

Habillerin olduğu yerde Kabillerin olamaması işin doğasına aykırı. Bir zaman sonra kendini ‘Türk’ olarak tanıtan insanlar gelmeye başladı ve haliyle, at izi it izine karıştı. Biraz zaman alsa da hakiki saf ve duru Anadolu ruhunu taşıyan insanlar ayırt edildi. Hatta Türk deyince hangisi diye soruyorlardı; okuldaki mi şirketlerdeki mi?

Niye bunlari anlattım?
Şu anda (derinlemesine yaşayamasakta) içinden geçtiğimiz süreç aslında o ayrımı yapmakta. Hakiki bahçıvanlar, bu bahçıvanlara imkanların sağlanmasına vesile olanlar ve hasılı tüm bu güzelliklerin gerçekleşmesine vesile olanlar tüm bunların karşısında olanlarla ayırt ediliyorlar.

Allah’a hamdolsun ki; beni bu babayiğitlere karşı beslediğim muhabbette yanıltmadı. Bizim nasıl geçte olsa bazı şeylere uyandığımız gibi er veya geç farkedecekler ki; bu insanlar aslında tertemiz.

Ağaçtan nasıl ki önce çürük (Allah bizleri öyle olmaktan muhafaza buyursun) elmalar (bazen olgunlaşamadan bile olsa) düşüyorlarsa ve sağlam olanları ağaç besleyip himaye ediyorsa, inşallah onlar da himaye altındalar. Buna hiç şüphem yok.

Evet gün gelir yemez yedirir, yıllarca farkettirmeden tek ceketiyle bütün işlere koşturur, sebepler planında dünyanın en kaliteli şirketlerinde istihdam edilmeye layiktır ama bizlerin elinden tutmayı tercih eder… Bu yiğit oğlu yiğitleri Allah zayi etmez.

Asıl şahsım adıma zayi olmaktan korkuyorum ve günlerdir acaba biz bu insanlarla beraber olmaya layik değil miyiz, diye içim içimi yiyor. Her gün rahat döşeklerde yatıyoruz, yediğimiz boğazımızdan rahatça geçmekte, gülüp eğlenmekteyiz.

Tek dileğim bu güzelliklerle bizi tanıştıran Rabbim, bizi bu insanlarla ötede de ayırmasın ve tekrar o çukura girmekten muhafaza buyursun. Rabbim inşallah Medrese-i Yusufiye’de olan Abilerimi, Ablalarımı, Kardeşlerimi tez zamanda çıkarsın. Annesinden, babasından ayrı bırakılan o masum yavruları Allah muhafaza buyursun ve inşallah tez zamanda kavuştursun. Amin.

Onların orada olmalarına sebep olanlara gelince onlara acımaktan başka diyecek veya yapacak birsey yok. Allah ıslah etsin ve tez zamanda daha fazla kötülük yapmaktan onları kurtarsın.

O ağabeylerin yıllar önce asıl sahip çıkma günü bu gün dediği gibi şu günlerde dileğim; Allah (liyakatimiz olmasa da) bize de karınca kararınca mağdurlara el uzatabilmeyi nasip etsin. (Ahirette o gün neden yapamadın hitabına maruz kalmaktan korkuyorum) Ve şu süzgeçten geçirilme döneminde er oğlu erlerin yanında olmaktan ayırmasın. Amin!

Allah’a emanet olun. Allahın selamı hepimizin üzerine olsun.”( Serdar …)

27 Mayıs’ın algı operasyonları gibi…

 
Yüzlerce öğrenci kıyma makinalarından geçirilerek öldürüldü, dediler! 5 kişiyi “hürriyet şehidi” ilan edip, cenazeleri devlet töreni ile gömdüler. Bir otopsi raporu algı operasyonunu çürüttü!

 

Ali Emir Pakkan, 29 Mayıs 2017

 

15 Temmuz darbe gecesi hayatını kaybeden yaklaşık 250 kişinin ölümleri yeterince araştırılmadı. Hiçbirine otopsi yapılmadı! Ölenler, devlet töreni ile gömüldü; isimleri okullara, meydanlara verildi! Kurbanlar, tıpkı 27 Mayıs’ın “Hürriyet şehitleri” gibi, büyük bir algı operasyonun parçası yapıldılar.

27 Mayıs 1960, bir hükümet darbesiydi. Ama sadece DP’lileri hedef almadı. Kendi ideolojilerine ve amaçlarına hizmet etmeyenleri de devletten temizlediler. Tutuklananlardan biri de Saliha Balaykan’dı. Balaykan doktordu. ‘Turhan Emeksiz sekme kurşun’la öldü’ raporunda imzası bulunuyordu. ‘Raporu başka türlü yaz’ diye baskı yapmışlar, kabul etmediği için Yassıada’ya atılmıştı. Çünkü rapor, darbecilerin algı operasyonunu çürütüyordu.

27 Mayısçıların, müdahale sonrası kendilerini ve darbeyi meşrulaştırmaya ihtiyacı vardı! Günlerce DP’nin kanlı planları ve katliamları ile ilgili yalan haberler yayımlatıldı. Yüzlerce öğrencinin kıyma makinelerinden geçirildiği söylendi! Et balık kurumunda cesetler arandı! Ancak ortada bu haberlere kanıt gösterilecek tek ceset yoktu! Hiç bir zaman da olmadı… Onlar da algı operasyonlarına sarıldı! Yalanları, daha büyük yalanlarla unutturdular…

Gösteriler sırasında İstanbul’da 2,
Ankara’da 3 kişi hayatını kaybetmişti.
Propaganda makinesi işledi! 5 kişinin Polis tarafından öldürüldüğü söylendi. “Hürriyet Şehit”i ilan edildiler! İsimleri meydanlara, okullara ve gemilere verildi! Cenaze törenleri, siyasi gösteriye dönüştürüldü. Heykelleri dikildi.

Turan Emeksiz ve Nedim Polat için 9 Haziran’da (1960) İstanbul Beyazıt meydanındaki törene, Rektör Sıddık Sami Onar, sivil asker devlet erkanı ve binlerce insan katıldı. Milliyet, haberi “yüzbinlerce kişi şehitleri uğurladı” diye veriyordu! Kortej eşliğinde Sarayburnu’na getirilen cenazeler buradan deniz kuvvetlerine ait bir gemi ile Haydarpaşa’ya, oradan trenle Ankara’ya götürüldü. Ertesi sabah Başkent’te büyük bir tören daha düzenlendi. Kılınan cenaze namazının ardından top arabalarına yerleştirilen 5 kişinin naaşları binlerce kişilik kortej eşliğinde Anıtkabir’e taşındı. Hava kuvvetlerinden uçakların alçak uçuş yaptıkları, top atışları ile selamlamaların yapıldığı törene, tüm devlet erkanı katıldı. Cenazeler toprağa sırasıyla verildi. Her cenazenin toprağa verilmesinin ardından tören bölüğü havaya üç el ateş ederek saygılarını sunuyorlardı.

Oysa Anıtkabir’e gömülenler ne şehit ne de kahramandı. Darbeciler, gençlerin ölümlerini de cenazelerini de kirli planlarını örtmek için kullanmışlardı.
Doç. Saliha Balaykan’ın Adli tıp raporu, Emeksiz’in kasıtlı öldürülmediğini gösteriyordu. Emeksiz, bir kurşunun yerde sekmesi sonucu kaza ile ölmüştü. Ayrıca vücudunda başka yaralar da vardı.

Diğerlerine gelince…
Hakikat sonra ortaya çıkacaktı ki,
Nedim Polat, İstanbul Erkek Lisesi öğrencisiydi, 30 Nisan’da çıktığı tankın üzerinden düşmüş ve paletlerin altında kalarak hayatını kaybetmişti. Teğmen Ali İhsan Kalkmaz, Ankara Ulustaki PTT Genel Müdürlük binasını alma görevini yerine getirirken 27 Mayıs 1960 Cuma günü 04.00 sıralarında paniğe kapılan bir jandarmanın silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmişti. Ersan Özey, 27 Mayıs sabahı askeri darbeyi kutlamak için babasıyla sokağa çıkmıştı. Ancak sokağa çıkma yasağını ihlal neticesinde vurularak hayatını kaybetmişti. Harbiyeli 1.sınıf öğrencisi Sökmen Gültekin ise 27 Mayıs gecesi askeri darbeye hazırlanırken silahı ateş almış ve ölmüştü!

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden yaklaşık 250 kişinin ölümleri neden yeterince araştırılmadı?
Neden hiç birine otopsi yapılmadı?
Acaba iddia edildiği gibi bazı sivil paramiliter güçler mi cinayetleri işledi? Hükümetle katillerin bağlantıları neydi?
Kurbanlar üzerinden büyük algı operasyonları yapılmasına, ölenlerin isimlerinin her yere verilmesine neden ihtiyaç duyuldu? Hangi gerçeklerin üzeri örtülmek istendi? Gerçek darbeye mi zemin hazırlandı?

27 Mayıs’tan kısa süre sonra “Hürriyet şehidi” yalanları ortaya çıkmıştı. 20 yıl sonra da ( 12 Eylül 1980) Turhan Emeksiz’in ve 4 kişinin cenazeleri Anıtkabir’den sessizce taşındı!
Elbet bir gün 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenlerle ilgili gerçekler de ortaya çıkacak! Bütün bu devlet törenleri ve kurbanların isimlerinin sağa sola verilmesinin büyük bir algı operasyonun parçası olduğu anlaşılacaktır!

15 Temmuz’da vefat eden masumlara bir kere daha Allah’tan rahmet, acılı yakınlarına başsağlığı diliyorum.

 

Menderes, ticarete atılmak isteyen oğluna ne cevap verdi?

Menderes istismarına son!
Adnan Menderes, oğlu Mutlu’unun ticarete girme isteğine, “Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!” diyerek izin vermedi. Başbakan, ölüme yürürken bakın arkasında ne bırakmıştı?
Ali Emir Pakkan, 27  Mayıs 2017

 

“Cumhurbaşkanının oğlu 5 gemisini satmış! Başbakanın oğlu kumarda görüntülenmiş! Bakanın kız kardeşi belediyeden ihaleler almış! Damadın, Dubai’deki milyonları… ” Bu ve benzeri o kadar çok haber çıkıyor ki! Okuyunca merhum Başbakan Adnan Menderes’in ticarete girmek isteyen Mutlu’ya sözleri geliyor aklıma; “Oğlum, ticarete girersen alıp sattığın ben olacağım!”

Menderes, çocuklarına ticaret izni vermedi ve ölüme yürürken bakın arkasında ne bırakt?

Adnan Menderes (1899-1960), zengin bir başbakandı. Aydın’da aileden kalma takriben 70 bin dönüm toprağı vardı. Çakırbeyli Çiftliği annesinin babası tarafından miras kalmıştı. 20’li yaşlarda tam bir ziraatçı olmuştu. 1930’da ilk defa pamuk ziraatını denedi. Bu büyük arazinin tamamını muhafaza etmedi. Toprağın bir kısmını Çakırbeyli köyüne mera olarak bıraktı. Zeytinlikleri rızasıyla terk etti. Toprak kanunu çıkarken toprak tevzii yaparak arazinin büyük bir kısmını komşu köylülere devretti. Siyasete girerken, çiftlik işlerini kâhyasına bıraktı.

10 yıllık başbakanlığı döneminde ülke şantiyeye döndü; barajların, köprülerin temelleri atıldı, fabrikalar kuruldu. İstanbul’da büyük imar çalışmaları yapıldı. Anadolu yola, suya ve elektriğe kavuştu. Türkiye’de traktörle ziraat devrinin üzerinde Menderes imzası vardı.

DP döneminde ülkede refah düzeyi artarken Menderes’in yaşam tarzı ve mal varlığında hiçbir değişiklik olmadı. 1950’li yıllarda hukuk fakültesinde okuyan oğulu Yüksel, ortaokul talebesi Mutlu okullarına otobüsle gidiyordu. Başbakan’ın huylarından biri, hediye ve ikram kabul etmemesiydi. Aydın Menderes, hatıralarını kaleme aldığı ‘Babam ve Ben’ adlı kitabında; ‘Bu hususlarda kendisi bir ömür boyu dikkatliydi.’ diyor.

Başbakan olarak büyük ilgi gösterdiği Türk traktör fabrikası, Menderes’e traktör hediye etmişti. Birkaç gün geçmeden özel kalem müdürü Muzaffer Ersü fabrikayı arayarak traktörün faturasını istedi. “Biz onu Başbakan’a hediye ettik” diyen fabrika yetkililerine Menderes’in cevabı; “Onlar kim oluyor ve kimin malını kime hediye ediyorlar? Böyle bir şey kabul etmemiz mümkün değildir. Parasını öderiz, hemen ödemeyi yaparız.” oldu.

Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel’in ticarete girmesini istemedi. “Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum.” diyen Yüksel’e, yüzünü asarak şu cevabı verdi: “İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben Başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum.” Yüksel Menderes de, “Tamam.” diyerek babasının kararına sadık kaldı.

Yüksel Menderes ile aynı okulda okuyan Kamran İnan, bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Başbakan Adnan Menderes İngiltere’ye gelmiş, oğlunu çağırmıştı yanına, ben de gittim. Yüksel, babasından para istedi. Başbakan Menderes döndü özel kalemi Muzaffer (Ersü) Bey’e, ‘Bizim harçlıktan masrafları çıkar, bir şey kalırsa Yüksel’e para ver.’ dedi. Özel kalem de çıkardı, 25 sterlin verdi. Hepsi hepsi bu!”

Menderes, siyasete girdikten sonra mal varlığında bir artış olmadı. Aydın’daki miras çiftliğinin dışında biri Meşrutiyet’te biri Kocatepe’de iki apartmanı, bir de ikamet ettikleri daha sonra yıkılan Güvenevler’deki evi vardı. 1950 yılı başında bir iş hanını aldı. Milletvekili seçilince, eşi Berin Hanım’a vekâlet verdi. “Ankara’daki binaların kiralarını toplayacak olan sensin, harcayacak olan da sensin, bu evi çekip çevirecek olan da sensin. Yetmezse bir ihtiyaç olursa bana söylersin.” dedi.

27 Mayıs darbesinden sonra ise, basında hakkında çıkan iddialara tek tek cevap verdi. El yazısı ile savunmasını yaptı. ‘Gayrimeşru servet elde ettiği’ iddiasını avukatı Talat Asal belgelerle yalanladı. Gayrimeşru iktisap davaları ağır ceza mahkemelerinde görüldü ve bir bir beraatla sonuçlandı.

Menderes’i idam ettiler. Aileye intikal eden her şey haczedildi, bütün gelirlere el kondu. Hazine’nin talepleri doğrultusunda taşınır taşınmaz ne varsa hepsi için icraya müracaatlar başladı. Muhtelif parti teşkilatları aileye destek için yardım kampanyaları düzenledi.

Harun gibi gelip, Karun’u geride bırakan siyasal İslamcılar! Menderes ve çocukları nerede, siz neredesiniz! Merhumun yakasından düşün artık!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Civaoğlu, basın özgürlüğü ve hukuk!

Civaoğlu, “ETÖ” ve hukuk!

Demirören, “ETÖ” ilan edilip Milliyet’e el konulsa gazeteci Civaoğlu, iktidar ağzı ile mi yazacak?
Ali Emir Pakkan 25 Mayıs 2017
Bu ülkenin asırlık gazeteleri, iyi yetişmiş, tecrübeli gazetecileri var. Cadı avı sürecinde onlar da sınavdan geçiyor. Güneri Civaoğlu, geçmişte Güneş gazetesi ile Türk basının standartlarını ve kalitesini yükselten, çağdaş görüşlere sahip biri. İnstagremdeki paylaşımlarını görünce daha fazla dayanamadım; “Bunca gazeteci meslektaşınız hapiste ve sürgündeyken nasıl bu kadar keyifli olabiliyorsunuz?” dedim. “Yarın ki yazımı oku! Cevabı orada bulacaksın.” diye yazdı!

Uzun süredir Milliyet’i takip etmiyordum. 23 Mayıs tarihli Civaoğlu’nun yazısını biraz merakla okudum. Bir manifesto bekliyordum ama hizmet hareketine tamamen iktidar diliyle yaklaşıyordu. Tepkisi sadece Sözcü ve Cumhuriyet’e yapılan operasyonlaraydı!

Şöyle düşünelim; Bir iktidar da Demirören grubunu yok etmeye karar verdi! Patronu Erdoğan Demirören’i “terör örgütü lideri” ilan etti! Adını da, Erdoğan Demirören Terör Örgütü ( ETÖ) koydu! Özel mahkemeler kurdu, özel hakim ve savcılar atadı! Derin devlet unsurlarını harekete geçirdi. Polislerle Milliyet’e operasyonlar başlattı. İşkencelerle ifadeler alındı! Görsel yönetmenden, taşradaki muhabire kadar gazetede çalışan herkes bir anda cezaevini boyladı! Yazar ve yöneticiler için ağırlaştırılmış hapis cezaları istendi! Kanıt olarak gazete başlıkları ve makaleler iddianamelere girdi! Demirören’in bütün mallarına kayyım atandı ve el kondu! Güneri Civaoğlu, o zaman da hükümet ağzıylayla mı yazacaktı? Bu senaryo elbette Doğan grubu ve diğerleri için de söz konusu yapılabilir! Yeni baskı rejimi durmayacaktır da…

Gazeteciler, her zaman hukuku savunmak ve mesleğin en temel ilkelerine uymak zorundadır. Civaoğlu gibi ustalar, düşünce ve basın özgürlüklerinden yana daha net tavır alabilseler, demokrasiden bu kadar kolay uzaklaşmazdık! Basın, tetikçilerin eline kalmazdı! Tarih, Civaoğlu gibi isimleri yazdıkları kadar yazamadıklarıyla da yargılayacaktır…
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Esad Hocaefendi’nin çizgisi

 
“Kuran’ın hakikatı ile alay edilmez. Müslüman, Müslümana cihat açamaz! Ahde vefası olmayanın dini yoktur! ”
Ali Emir Pakkan, 22 Mayıs 2017

Yıl, 1990, 26 Mayıs, İstanbul… Gençlerin olduğu bir salonda, İskenderpaşa Cemaatinin lideri Prof. Esad Coşan Hocaefendi, dikkatle dinlenen bir konuşma yapıyor…lütfen iktidardaki ‘Siyasi İslamcı’ partinin söylemleri ve eylemlerini gözünüzün önüne getirerek sonuna kadar okuyun:

“Umumiyetle bana diyorlar ki, ‘Partiyi bir müddet desteklediniz, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor, niye?’

Efendim, Hocamıza belli kişiler geldiler, dediler ki; ‘Hocam,böyle böyle şeyler yapalım mı?’ Emir buyurdu, istikamet gösterdi, yapın buyurdu. Ayrıca eleman verdi. Bazı kişiler, ‘Efendim, bana filanca kardeşim şöyle teklifte bulunuyor, ne yapayım? Uygun görür müsünüz, çalışayım mı?’ diye sordular. Onlara ‘Uygundur, çalışın’ diye emir buyurdular. Vazife verdiler. Böylece bizim dergâhımızın bir aksiyonu olarak politik bir çalışma başladı. Hocamız destekledi.

Bu çocukları mahvedecekler!

Öyle zamanlar oldu ki siyasi olaylarda hocamızın ( Zahid Kotku hz) ikazları oldu, nasihatları, tavsiyeleri oldu. ‘Söyleyin şöyle yapsın. Söyleyin onlara böyle yapmasın. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar. Ama sakın şu olmasın’ tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim. Askeri harekâttan önce hatırlıyorum; ‘Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar, bu çocukları mahvedecekler’ dediklerini hatırlıyorum. Evet, ama o zaman meydan şunlara kalır, bunlara kalır. Kapatır mıyız, kapatırsak nice olur halimiz?’ diye itiraz ettiklerini biliyorum. İtiraz edenlerin hepsi sonra hapishanede, ‘medrese-i yusufiye’de biraz zahmet çektiler, üç beş sene kaldılar, hâlâ mahkemeleri devam edenler vardır.
İşte o sırada söz dinleyenler rahat ettiler.

80 harekâtından sonra örfi idare devreleri oldu, çeşitli sıkıntılar oldu, parti yasaklamaları oldu, bu sırada bizim yurtiçinde, dışında partiye muhabbet eden kardeşlerimizle eğitim çalışması olarak, konferans olarak çeşitli faaliyetlerimiz oldu.
O zamanlarda parti bizim bir yan teşebbüsümüzdür, bizim bir parçamızdır, kardeşlerimizin müessesesidir diye o gözle destek olmaktaydık. Hiç kimse ‘Efendim parti bizimdir, sizin değildir’ diye bizi dışlayarak buna girişmez diye düşünüyorduk.

Fakülteden zor izin alırdık, çünkü bir taraftan fakültede görevimiz olduğu için, izin alarak, ‘Falanca zamanda buyurun, filanca toplantı olacak buyurun’ diye rica ederlerdi. Almanya’ya giderdik ve oralardaki toplantılarda bizi öyle bir ünvanlarla takdim ederlerdi ki buradaki takdim solda sıfır kalır. ‘Çok büyük mürşit’ filan diye, ‘çok büyük evliyatullahtan’ diye takdim etmeye kalkarlardı. Ben mani olmaya çalışırdım. Merkez merkez, şehir şehir dolaşırdık, şu gruplar gibi kalabalık cami cemaatleri ve yüzlerce insan katılırdı.
Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek, başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına, gençlik teşekküllerine eleman vererek böyle devam ediyor idik. Bu tavır bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, parti yönetimi ve teşkilatlarında bize karşı bir tavır başladı. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş, altı sene önceden bir tavır başladı.

Tarihi, tasavvufu bilmiyorlar, cahiller!

Nasıl bir tavır başladı? Bizim dergimizin nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neden yazdığımı biliyorsunuz, beğeniyorsunuz veya efendim okuyorsunuz, alıyorsunuz. Biz bu dergileri şu bakımdan çıkartmıştık, örfi idare var, ben İskender Paşa’da konuşuyorum. Ankara’da konuşma iznim var, muhtelif yerlerde izinler alabilmişim, konuşuyorum ama yasaklanabilir. ‘Sen Diyanet’e bağlı bir kimse değilsin. Emeklisin konuşamazsın diyebilirler. Onun için ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyorum bu dergileri. Dergimizden istifade ediyor ama dergiler bizim dergilerimiz değil, abone olmak yok, abone olmaya engel var.

Bizim vakfımızdan bazı kimseler kazara bir tüccarın yanına gitmişler üç dört sene önce, biz demişler, ‘Hak-Yol için, talebeler için para topluyoruz, siz de katılır mısınız? Yardım eder misiniz?’ demişler. Aldıkları cevap, ‘Bizim partiye soracağız, verilen cevaba göre yardım ederiz veya etmeyiz, biz doğrudan doğruya yardım yapamıyoruz’, filan demişler. Sormuşlar partiye, sonra da, ‘Yapamayız’, demişler, ‘Bu vakıf bizim değil’, demişler.
Halbuki Hak-Yol Vakfı’nı rahmetli Hocamız kurmuştu, Hak-Yol Vakfı’nı dışlamışlar, beğenmiyorlar ve yardım yapmıyorlar.

Ama iktibas gazetesi sahibinin ( E. Ö) adamları Almanya’ya gittiği zaman, Almanya’daki mescitlerde para topladıklarını ve buraya geldikleri zaman da radikal Müslüman kardeşlerin, cuma kılmayan, cumayı uygun görmeyen kardeşlerin yurtlarına bu paraların harcandığını biliyorum. Yani biz onlardan geri sayılmışız. Yardım edilmeme durumu var.

Yani vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır, efendim, benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır ‘bu kitapları okutmayın’ filan tarzında.
Yani onlardan böyle ikili bir tavır, vakfımıza yardım etmeme, kitaplarımızı, dergilerimizi okutmama ama onlarca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma…Böyle bir acayip durum. Uzun zaman belki düzelirler, yanlışlarını anlarlar diye bekledik, dayandık. Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Partinin eğitim seminerlerinde; Tarikata karşı bir tavır, tasavvufa karşı bir tavır başladı. Hadi benim şahsıma karşı bir tavır olsa bir şey değil ama tasavvufa karşı bir tavır, benim yoluma, müritlerime, benim bağlandığım şeye tavırdır. ‘Tasavvuf da neymiş, şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlar?’ Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyorlar. Cahiller.

Dini gerçeklerle alay edilmez!

Vahdet gazetesinden bir kardeşimiz geldi… ‘Hocam ne dersiniz Müslüman’lar bir şûra kurmalı mı?’ diye bir soruyla başladı. Dedim, ‘Öyle şey olmaz, bu benim şahsıma bağlı bir şey değil. Bu Kuran-ı Kerim’in ayetin koyduğu bir kural’, dedim.
Sonra bir yazar (gıybet olmasın diye ismini söylemeyeyim) şûra ile ilgili bir yazı yazmış dalga geçmiş. ‘Şimdi bir de İslam şûrası meselesi çıktı, eğitim şûrasından, efendim, spor şûrasından sonra bir de şimdi İslam şûrası modası çıktı.’

Hayır! Bu moda Peygamber efendimizin zamanından yani Kuran-ı Kerim’in modası. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, bunu yapanlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz Kuran-ı Kerim hakikatiyle alay edilmez. Böyle kimselerle dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla ilişkim yok. Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz.

Bizim uğraşımız Allah rızasını kazanmak. Ne gerekirse yaparız. Susmaksa susmak, konuşmaksa konuşmak, kavgaysa kavga, ölmekse ölmek. Ben Kuran-ı Kerim’e aykırı bir şey söylüyorsam, sünnete aykırı bir şey söylüyorsam yapmayın, ama başkası da söylüyorsa yapmayın, onu da yapmayın. Hesap sorur, ‘niye sen Kuran’daki hakikatle alay ediyorsun?’ diye hesap sorun. Şimdi birçok insan hesap sormadığı için şımarıyor, çünkü bazı insanlar değişiyor, şımarıyor.

Değişen ben değilim. 1990 yılının ocak ayına kadar bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimizi destekledim, adam olurlarsa ilerde de desteklerim, doğru yolda giderlerse desteklerim, doğru yolda gitmezlerse babam olsa dinlemem, sizi de dinlemem, doğru bildiğim şeyi yaparım. Bile bile susmak doğru mu? Avrupa’da hoca yok mu? Niye söylemiyorlar? Tek başıma kalabilirim, hiçkimse destek olmayabilir ama ben yanlış gördüğüm şeyi söylerim. Şûra’ya dil uzatmak İslam’i hareket değildir.

Cihat, müslümanla yapılmaz!

‘Cihat yapıyoruz’ diyor. ‘Ben cihat emiriyim’ diyor. Muhterem kardeşlerim şu anda harp var mı Türkiye’de? Var mı, yani harp yok, yani silahlı bir çatışma yok, irşat var, tebliğ var, terbiye var, hakkı söylemek var, çeşitli çalışmalar var. Cihat kâfirlerle olur. Sen cihat yaptın mı kâfirlerle? Afganistan’a gittin mi? Orda düşmana silah attın mı? Mercedeslere kurulup saltanat sürüyorsun, yaptın mı cihadı? Cihat Emiri: Nerde cihat emirliği yaptın? Yapmadın. Sadece nutuk attın. ‘Neler yaptık şu vatan için’ dediği gibi şairin, kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik, sadece nutuk söyledin. Hain de öyle yapıyor. Sen kendini doğru yolda sanabilirsin ama öteki de kendini öyle sanır onun için Şafi mezhebi vardır, onun için Hanefi mezhebi vardır, Maliki mezhebi vardır, Hambeli mezhebi vardır, şu mezhep vardır, bu mezhep vardır ve biz onlara hak mezhep diyoruz.

‘Bana biat etmeyen kendine din arasın’ diyor. Yani insanlıktan mı çıkıyor? Böyle saçma şey olur mu? Sen nesin? Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki ben sana itimat etmediğim zaman, kusurlu görmüşüm şey yapmışım.. Ben ne diye sana uyayım? Beğenmiyorum ki metodunu, benim metodum o değil ki! Benim metodum sevgi, kardeşlik, vefa, ahde vefa. Hani nerde ahde vefa? Peygamber efendimiz buyuruyor ki, ‘ahdine vefası olmayanın dini yoktur’ diyor. Hani, nerde ahde vefa? Hani nerde 20-30 yıllık 40 yıllık arkadaşlık? Hani nerde iyiliğe iyilikle mukabele etme? Ben seni 90 yılına kadar desteklemişim, sen benim vakfımı niye desteklemiyorsun? Sen benim kitabımda İslam’a aykırı ne gördün? Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihat emiriyim’ ne cihadı? Böyle Allah yoluna bir cihat değil ki bu!

Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslüman. Niye sağlanamamış birlik ve beraberlik? Biz bunun hatasını görüyoruz. Biz Müslümanların kardeşliğinin tam ifade edilmediğini görüyoruz. Cihat literatürü ifade ediyorlar. Cihat literatüründen coşan gönülleri Müslüman’lar üzerine tevci ediyorlar. Öyle şey olmaz, Cihat Müslümanlarla olmaz, Müslüman Müslüman’la cihat etmez. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz, ‘dervişlik metodunu kullanalım’ diyoruz. ‘Kusuru kendimizde arayalım’ diyoruz. Millet kusuru kendisinde görmüyor. ‘Efendim yüzde doksan dokuz Müslüman hatalı’ diyor. Kendisini destekleyenler tamam, desteklemeyenlere tabir aynen kendisinin ‘patates dininden’ diyor. Alay ediyor yani. Cihadı methediyor, ediyor ondan sonra da ‘En büyük cihat parti sandığında parti müşahidi olmaktır’ diyor. Peki öyleyse, niye reye en çok ihtiyacı olduğu dönemde hem de seni en son seçimde bile desteklemiş dergâhla savaşa kalkıyorsun? Niye benim dergilerime, vakıflarıma, şahsıma savaş açmış durumdasın?

İçtihat edemezsin!

Biraz kusuru kendinde görsen! Biraz söz dinlesen. Şûrayı kabul etmiyor ki adam, ben diyor, emirim diyor. Kendisine bağlı diyor ve ‘Ben de istediğim gibi içtihat ederim’ diyor. Sen içtihat edemezsin, çünkü sen ne ayet bilirsin, ne Arapça bilirsin, ne de içtihatın şartlarından herhangi birine sahipsin, ne de ekseriyetle tasvip görmüş seçilmiş bir insansın. Senin eski yol arkadaşların bile sana kırılmış, senden ayrılmışlar. Sana son ana kadar yardım etmeye çalışmış, yaralarını sarmaya çalışmış insanları bile bile karşına almış, tavır almışsın, nasıl cihat edeceksin? Neyle cihat edeceksin? Ne biçim anlayış! Bu kafayla nereye varırsın?

İslâmî bilmiyorlar, İslam’i doğru uygulamıyorlar, Fanatizme düştüler, yanlış uygulamaya geçtiler. Lütfü Doğan Hoca benim yanıma gelirken, ‘Efendim, zatıâlılerinize hürmetleri var, ellerinizden öpüyor.’ ‘Ben istemem kardeşim, benim elimi ne diye öpüyor, ben öyle bir şey demiyorum, istemiyorum. Ama “ellerinden öperim’ deyip arkasından kuyu kazmak İslam’da yok.”

Prof. Esat Coşan Hocaefendi, kuruluş aşamasından itibaren destekledikleri siyasi harekete bu eleştirileri getirmiş ve cemaatin parti ile yollarını ayırmıştı. 28 Şubat ( 1997) sürecinde yurtdışına çıkmak zorunda kalan Coşan Hocaefendi, bir trafik kazasında hayatinı kaybetti. ( 2001) “Siyasi İslamcı” parti ise bölündü. İçinden bir grubun kurduğu AKP, iktidar oldu. Prof. Coşan, yolsuzlukları, yalanları, hizmet hareketine zulümleri, fanatizmi, İŞİD ilişkilerini, Ayetlerle alayları, sarayları, gemicikleri, mala mülke çökmeleri ve hele Peygamberimizi küçümseyenleri görse daha neler derdi? Bugün, sohbetlerinde Coşan’ın dile getirdiği Kur’an hakikatlarını kim söylüyor? Nasıl bir linçle karşı karşıya ve Cemaatler neden bu zulme seyirci? Prof Coşan’ın uzun sohbeti, herkese tutulmuş bir ayna? Kim nerede duruyor tepkilere bakılarak anlaşılabilir…

Not: Prof Esad Coşan Hocaefendi’nin konuşmasını şu linkte: https://youtu.be/VUoRLEYkZLQ
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

 

 

Zulümde 27 Mayıs’ı geride bıraktılar!

 

Cezaevinde gözünü açan bebekler!

Ali Emir Pakkan 17 Mayıs 2017

Pazartesi bir haber düştü sosyal medyaya. K.Ereğli’de 3 gün önce sezeryenle doğum yapan bir İngilizce öğretmeni tutuklanmıştı! Bebek ve lohusa anne cezaevine kondu! Haberleri ve fotoğrafları görünce gayri ihtiyari, ’27 Mayısçılar, siyasi İslamcılardan daha insaflıymış!” dedim.

Anlatayım..

27 Mayısçılar bütün Demokratları tutukladılar. İçlerinde milletvekili Necla Tekinel de vardı. Yassıada’da şartlar kötüydü. DP’lilere sert davranıyorlardı. Necla Tekinel’i Bizans zindanlarında sorguladılar. Ancak bir süre sonra Necla Hanım’ın hamile olduğu anlaşıldı. Cezaevi yönetimi bu durumu öğrenince muamele değişti! Yumuşadılar!

DP’li vekil, Yassıada duruşmaları sürerken rahatsızlanınca hastaneye ( Kasımpaşa) kaldırıldı. Bir oğlu dünyaya geldi. Anne ve bebek, 20 gün hastanede tutuldu. Mehmet adı konulan bebek için koğuşta yer ayrılmıştı. Ama Necla Hanımın stresten sütü kesildi. Bebeğini bir süre dışardan aldırdığı sütle besledi. Daha sonra bebek, babaannesine teslim edildi! Necla Tekinel, Kayseri cezaevinde 2 yıl hapis yattı.

Peki ya sonra? Hikaye böyle bitmedi! Normalleşme adımları atıldı. 27 Mayısçılar, lanetle anılır oldular! Necla Tekinel, avukatlığa ve siyasete döndü. ‘Yassıada bebeği’ Mehmet, iyi bir eğitim aldı. Yurtdışına gitti. Tıp okudu. Ülkemizin en ünlü kanser cerrahlarından biri oldu, büyük bir başarı hikayesi yazdı…

Kısaca ondan bahsedeyim…. Bir yere bağlayacağım… Op. Dr. Mehmet Tekinel, Saint Benoit Fransız erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra, 1985 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakultesi’nden mezun oldu. 1987 yılında Fransa’nın Lyon kentinde bulunan Claude-Bernard Üniversitesi’nde Genel Cerrahi üzerine ihtisasını tamamladı.

Fransa’da bulunduğu süre içersinde, Viseral Cerrahi ve Kolorektal Cerrahi dallarında üst ihtisasını tamamlayan Tekinel, dünyada ilk kez Laparoskopik Cerrahi gerçekleştiren Prof. Dr. Phillip Mouret’in ekibinde yer aldı. Fransa ve Türkiye’de özel kurslarda Laparoskopik Cerrahi eğitimi verdi.

1994 yılında Türkiye’ye döndükten sonra International Hospital’da çalışmaya başladı; aynı yıl burada “Laparoskopik Cerrahi’de Yeni Ufuklar” isimli sempozyumunu düzenleyerek bu çerçevede Türkiye’deki ilk interaktif laparoskopik kasık fıtığı ve anti-reflü(Nissen) ameliyatlarını gerçekleştirdi.
1998 yılında İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde Genel Cerrahi ve Endoskopik Cerrahi bölümünü kurdu. 2002 yılından itibaren hastalarırını Özel Surgimed Genel Cerrahi Merkezinde kabul ediyor.

2002 yılında Türkiye’de ilk interaktif laparoskopik kolon ve rektum ameliyatlarını İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde düzenlediği sempozyumda IRCAD’ dan Prof. Leroy ile birlikte gerçekleştirdi. Aynı yıl Avrupa’da İleri Laparoskopik Cerrahi ( Advanced Laparoscopic Surgery) alanında Elit Laparoskopik Cerrah olarak kabul gördü.
Halen kolorektal , onkolojik cerrahi, ve meme cerrahisi alanlarında çalışmalarına devam ediyor.

Bugüne dönersek… AKP zulmünün artık bu topraklarda bir örneği bulunmuyor. Bebeklere ve lohusa kadınlara bile en ahlaksız işkenceyi yapabilen bu hastalıklı zihniyet, eski çağlardaki Tiranlıklarla yarışıyor! Üstelik bunu din maskesi ile yapıyor. Firavun bile kadınlara böyle davranmamıştı… Ancak ne olursa olsun; tarihteki emsalleri gibi kaybedecekler. ‘Yassıada bebeği’ örneğinde olduğu gibi…Mazlumların hikayesi ise henüz yazılıyor ve bitmedi…

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Özal ve Gülen

Mehmet Keçeciler: “Gülen, ANAP hükümetinden bir günden bir güne siyasi talepte bulunmamıştır.”

 

Ali Emir Pakkan, 15 Mayıs 2017

Şu cadı avı döneminde devletin önemli kurumlarında görev yapmış siyaset adamlarının kuskunluğu da tarihe geçiyor. Eski Bakanlar, milletvekilleri ve bürokratlar… Korku veya başka sebeplerden hizmet hareketine linç girişimine seyirci kalıyor, hak ve hakikata tercüman olmuyorlar! Oysa arşivler açılsa düne kadar bu devlet adamlarının Ferhullah Gülen Hocaefendi’den nasıl övgü ile söz ettikleri görülecektir.

Rahmetli cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın siyasî yol arkadaşı, sağ siyasetin önemli figürlerinden Mehmet Keçeciler gibi bazıları da hatıratlarında gerçeklere ışık tutmuşlardı. Kimseye bunlar zorla, kafalarına silah dayanarak yazdırılmadı.

Eski bakan Mehmet Keçeciler, “Merkez Siyasetin Perde Arkası” kitabında bugüne kadar bilinmeyen birçok olayı Turgut Özal’ın en yakınındaki isim olarak anlatıyor. Kitapta, Özal-Fethullah Gülen ilişkisine de yer veriliyor.

Mesela şu satırlar onun:

“Fethullah Hoca isteseydi Turgut Özal milletvekilliği verirdi. Ama Fethullah Hoca istemezdi. Çünkü Hoca’nın iktidar talebi yoktur. Fethullah Gülen, ANAP hükümetinden bir günden bir güne siyasî bir talepte bulunmamıştır.”

Keçeciler, hangi dini grupların Özal’dan neler istediğini de isim ve örneklerle anlatıyor.

Eski bakan, Özal’ın yurtdışındaki Türk okullarına ve Gülen’e bakışını ise şöyle aktarıyor:

“Özal, yurtdışındaki Türklerin eğitimini çok önemserdi. MEB aracılığıyla bunun başarılı olamadığını gördü. Başbakanlığı sırasında gittiği bütün ülkelerde baktı ki yurtdışındaki okullarda en başarılı olanları Fethullah Gülen’in okulları. Turgut Bey, Türk ülkelerin liderlerine Fethullah Gülen okullarının açılması için tavsiyelerde bulundu. Onlara, dedi ki: ‘Bakın bu okullar çok iyi eğitimler veriyor. Göreceksiniz çok beğeneceksiniz. İngilizceyi de çok iyi öğretiyorlar.’ Türk cumhuriyetlerinde Gülen’in okullarının açılmasına aracılık etti.”

Ülkede bir katliam, soykırım sürerken sessizliğe bürünenlerin yarın fırtına dindiğinde konuşmalarının hiç bir anlamı olmayacaktır. Çıkıp gerçekleri açıklasalar, rahmetli Özal adını iftiralara alet edenlerin maskeleri de düşecektir.

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan