Sivas’ın anlattıkları

93, Sivas’ın anlattıkları

Terör, kutuplaşma, otoriter rejim…

Ali Emir Pakkan 30 Haziran 2017

Tarih 2 Temmuz 1993, Sivas’tan acı haber geldi. İnsanlar diri diri yakılmıştı. 3 gün sonra (5 Temmuz) Erzincan kana bulandı. Aslında 93’ün tamamında kan ve gözyaşı vardı. Bugünkü gibi ülke ‘ya kaos ya istikrar’ ikileminde bırakılmıştı!

1993, terör eylemlerinin, faili meçhul cinayetlerin, etnik, dini ve ideolojik toplumsal kamplaşmaları oluşturma çabalarının en yoğun olduğu bir yıl olarak tarihe geçti. Bingöl’de 33 erin şehit edilmesi, Sivas’ta Alevi-Sünni çatışmasını körüklemek için Madımak Oteli’nin yakılması, hemen ardından Başbağlar katliamı, birkaç ay sonra Erzurum Yavi’de 38 vatandaşımızın silahla taranarak öldürülmesi ve Çiçekli katliamı kapsamlı bir planın parçalarıydı. Bu eylemlerin zamanlaması dikkate alındığında terörle mücadelede silah dışındaki yolların arandığı dönemde meydana gelen olaylar olduğu görülecektir. Yavi ve Çiçekli katliamlarından sonra demokratik çözüm arayışları tamamen bitirildi. Güvenlikçi politikalar uygulamaya girdi.

2 Temmuz 1993’ta Tansu Çiller tarafından kurulan koalisyon hükümeti daha güvenoyu almadan Sivas’ta Madımak Oteli ateşe verildi. Sünni-Alevi ayrışmasını körükleyen Sivas olayları 28 Şubat sürecine gidişin bir kilometre taşıydı… 35 sanatçı ve gazeteci öldü, 40 kişi yaralandı. Otopsilerde, bazı kişilerin dumandan zehirlenerek, bazılarının ateşli silahlarla vurularak öldürüldüğü tespit edildi.

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na açıklamalarda bulunan dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin, olayın önceden hazırlanmış bir senaryonun hayata geçirilmek istenmesinden ibaret olduğunu söyleyecekti. Vali, olayların önlenmesi için askerî garnizondan yardım istediğini ancak gerekli yardımı alamadığını, İçişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı ile görüştüğünü, Genelkurmay Başkanı ile görüştükten sonra askerî takviye geldiğini ancak bu takviyenin de yeterli olmadığını ve ihtiyaç ölçüsünde zamanında yeterli müdahalede bulunulamadığını ifade etti.

2 Temmuz Sivas katliamını araştıran Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) gelen bir istihbarat raporunda ise, 93’teki terör eylemlerinin terörle mücadele yöntemlerini nasıl değiştirdiği anlatılıyordu:

“23 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ karayolu kesilerek tezkere almış 33 silahsız askerin şehit edildiği olaydan sonra terörle mücadelede gayrinizami harp düzenine geçildi, iç güvenlik harekatı konsepti temelinde özel kuvvetler komutanlığı devreye sokuldu, Doğu ve Güneydoğu illerinde olağanüstü halin ilan edildi, koruculuk sistemi kuruldu.

Başbakan Tansu Çiller, Yavi katliamından iki hafta önce 10 Ekim’de Avrupa Konseyi toplantısı için gittiği Viyana’da terörü çözmek için silah dışında arayışları olduğunu belirtmiş ve “İspanya tecrübesinden (Bask modeli) biz de yararlanacağız.” demişti. Başbakan Çiller, Yavi katliamından sonra ise; 27 Ekim’de “Ya bitecek, ya bitecek!” açıklamasını yapmıştı. Yavi ve Çiçekli katiamlarından sonra, demokratik çözüm arayışları tamamen sona erdirildi.”

1993 yılında ülkeyi güvenlik politikalarına mahkum eden olayları hatırlayalım:

24 Ocak 1993: Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu öldürüldü. Ankara’da düzenlenen cenaze töreninde ‘Kahrolsun şeriat, Türkiye İran olmayacak!’ sloganları atıldı. Laik-anti laik kutuplaşması derinleştirildi.

17 Şubat: jandarma teşkilatı içinde kurulan JİTEM’e karşı olduğu öne sürülen Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis şüpheli bir uçak kazası sonucu hayatını kaybetti.

17 Nisan: 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal görevi başında şüpheli şekilde öldü.

2 Temmuz: Sivas’ta 37 aydın, Madımak otelinin ateşe verilmesi ile öldürüldü.

5 Temmuz: Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 vatandaşımız katledildi. Bu olay Türkiye’de Sünni-Alevi çatışması meydana getirmeye yönelik planlı bir eylem olarak değerlendirildi. Başbağlar faili diye gözaltına alınanlar bir süre sonra salıverildi. Bugüne kadar hiçbir fail yakalanamadı.

4 Ağustos: Bitlis’in Mutki ilçesine bağlı Kavakbaşı ve Yenidoğan köyleri arasında yol kesen teröristler minibüsü taradı, 15 kişi öldü 13 kişi yaralandı.

23 Ağustos: Iğdır Sultantopu Karakolu’na yapılan baskında 14 asker şehit düştü.

24 Ağustos: Batman Gercüş Ayranlı mevkii baskınında çok sayıda vatandaş öldürüldü.

4 Eylül: Batman’da yapılan saldırı sonucunda DEP milletvekili Mehmet Sincar ile il yönetim kurulu üyesi Metin Özdemir öldürüldü.

25 Eylül: Van Kanalga Karakolu basıldı, 12 asker şehit oldu.

2 Ekim: Kahramanmaraş Elbistan’ta PKK otobüs taradı, 10 kişi öldü.

4 Ekim: Siirt’in Daltepe köyünde kadın ve çocukların da bulunduğu 23 kişi öldürüldü.

22 Ekim: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Bahtiyar Aydın, bölük komutanlığı binası önünde uğradığı suikast sonucu şehit düştü.

22 Ekim: Siirt’in Derince mezrasında çoğu çocuk 22 kişi öldürüldü.

25 Ekim 1993: Yavi’de 38 vatandaşımız katledildi.

30 Ekim 1993’de Pasinler’in Çiçekli köyünde 6 kişi öldürüldü.

Son bir kaç yıldır ülkede özellikle her seçim öncesi artış gösteren terör eylemlerini, toplumun kutuplaştırmasını, OHAL ve otoriter rejim kurma çabalarını 1993’e bakarak değerlendirmek gerekir. O yılların güvenlik bürokratları ve derin devlet unsurlarının da görev başında olduğunu unutmadan…

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Çetin Altan’ın vasiyeti…

Çetin Altan’ın vasiyeti!

Hayal ettiğimiz ülke…

Ali Emir Pakkan 26 Hazirsn 2017

Yıl 1968… 19 Şubat’ı 20 Şubat’a bağlayan gece yarısı, TBMM genel kurulunda İçişleri Bakanı Faruk Sükan kürsüdeydi.

İktidarda Adalet Partisi ( AP ) vardı. Ülke gergindi. Gençlik hareketleri sert tedbirlere rağmen önlenemiyordu. İşte o gerginlik Meclis’e de yansımıştı.

Sükan, konuşurken, milletvekili Çetin Altan’a “Sen Nazım’a büyük şair demedin mi?” diye laf attı! Altan, aynı tonda, “Evet şimdi de söylüyorum, Nazım Hikmet büyük şairdir” cevabını verdi. Adalet Partisi’nin bir kısım milletvekili üzerine saldırdı ve onu linç etmeye kalkıştılar. Altan, yaralı kurtulabildi.

Çetin Altan, 21 Şubat 1968 günü yayımlanan Akşam Gazetesi’ndeki yazısında saldırıyı şöyle anlatıyordu: “Benim üstüme kaç kişinin çullandığını hatırlamıyorum. Yirmi otuz olmalı. Sıraların arasına düştüm. Tekmeleyip çiğnemeye çalıştılar. Saduk Aren’in sol gözü bıraktığım zaman henüz iyi görmüyordu. Nebioğlu’nun boğazına sarılmışlar, Ali Karcı’yı, Rıza Kuas’ı yumruklamaya kalkmışlardı. Zorla bizi Meclis salonundan dışarı çıkarıp atmak istiyorlardı.”

Meclis’te linç edilen Çetin Altan, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli entellektüel yazarlardan biriydi. Tam bir yazı ustasıydı. Yazdığı gazeteye itibar ve traj getirirdi. Mücadele insanıydı. Demokrattı. Ülkenin, çağdaş, evrensel değerlere ulaşması için ömrünü harcadı. Meclis’teki saldırılar gibi hakkında açılan davalar ve hapis cezaları onu yıldıramadı. 88 yaşında hayatını kaybetti. Vefatından dört ay önce, doğum gününde (24 Haziran 2015, Cumhuriyet) kaleme aldığı yazıda; “Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan” ifadesini kullanmıştı.

Çetin Altan’dan geriye kitaplar ve çocukları kaldı. Mehmet ve Ahmet, babalarının yolundan gittiler. Demokrasi ve hukuktan sapmadılar. İkisi de aylardır Silivri’de esir. 22 Haziran 2017’de ilk savunmalarını yapabildiler. Babaları gibi dik durdu, geri adım atmadılar.

Ahmet Altan, Ergenekon’u ve cinayetlerini anlattı. Balyoz darbe planın gerçek olduğunu söyledi. İktidardaki AKP için; “Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim: AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.” dedi.

Babaları Çetin Altan, o son yazısını şöyle bitirmişti:

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.
Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, “daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik” diyebilirsiniz.
Bu da az şey değildir. Yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır. O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi. Enseyi karartmayın.”

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Ahmet Kaya’dan Altan kardeşlere!

Dün Kaya’nın yaşadıklarını bugün Altan kardeşler, zindanlar ve sürgündeki binlerce masum yaşıyor!

Zindanın ne olduğunu biliyordu. Paris’e gitti! Dönüşü yoktu, sürgünde öldü!

Ali Emir Pakkan. 23 Haziran 2017

Eğer bir gazete cinayete ortaklıktan suçlanacaksa, bu Ahmet Kaya’nın sürgünde ölmesine gidecek süreci tetikleyen Hürriyettir! “Vay şerefsiz vay!” manşeti ile Kaya’yı kurtların önüne atan gazete, kan kokusunu daha da keskinleştiren haber ve yorumlarla sanatçıya ülkeyi dar etti… Montaj bir fotoğrafla sanatçıyı terör örgütü ile özdeşleştirdi! Kaya’ya tehditler yağıyordu!

Oysa Kaya, bir mağara kovuğundan çıkmamıştı. Hayatı herkesin önündeydi! Fikirleri biliniyordu. Nice mücadeleler vermişti! Demokrasi, barış, özgürlükler en zor zamanlarda bile dilinden düşmemişti. Milyonların sevdiği bir sanatçıydı! Ama bir anda, “bölücü”, “şerefsiz”, “hain”, “satılmış”, ve daha neler neler oldu!

Ahmet Kaya, 28 Ekim 1957’de Malatya’da doğdu. Beş kardeşin en küçüğüydü. Babası Sümerbank’ta işçiydi. Annesi Zekiye ise ev hanımıydı. Adıyaman’dan Malatya’ya göçmüşlerdi. Sahneye ilk kez dokuz yaşında çıktı. Çocukken okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışıyordu. 1972’de babası emekli olunca, İstanbul’a taşındılar. Kaya, okulu bırakmak zorunda kaldı.

1977’de Nâzım Hikmet Anma Gecesi’nde yaptığı bir konuşmadan ötürü hakkında soruşturma açıldı. Sağmalcılar Cezaevi’nde 5 ay hapis yattı. 12 Eylül Askeri Darbesi döneminde yine cezaevine girdi. Babası vefat etti. Boşandı. Ekonomik sıkıntıya düştü. Kaset çıkardı. Albümünde, “Çok uzakta öyle bir yer var / o yerlerde mutluluklar / bölüşülmeye hazır bir hayat var” derken komünizmi kast ettiği iddia ediliyordu! Kasetler toplatıldı.

28 Şubat (1997) postmodern darbe sürecinde Ahmet Kaya barış, demokrasi ve özgürlükleri savunan demeçleri ile yine ezberleri bozuyordu! Başörtüsü yasağını eleştiriyordu. “Demokraside çifte standart yoktur! ” diyordu. Zinde güçler çok rahatsızdı!

10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı. Törende Kürtçe şarkı söyleyeceğinden bahsedince kıyamet koptu. Davetlilerin bir kısmı marşlar söyleyip Kaya’ya çatal, bıçak fırlattı. Daha sonra sanatçı, eşi Gülten Kaya ile birlikte törenden ayrılmak zorunda kaldı. Uydurma fotoğraflar, yalan haberler ile linç sürdü. Gazetelerin manşetlerinden hedef gösteriliyordu. Çok geçmeden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hakkında iki dava açıldı. Yalan haberler iddianameyi süslüyordu! 10,5 yıl ağır hapsi istendi. Sanatçı, 16 Haziran 1999’da Paris’e gitti. Yargılamaların sonucunda gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Sürgünde ve yalnızdı. Haksızlara tahammül edemiyor, ülkesi ve ailesini özlüyordu.

Eşi Gülten Hanım da aynı ızdırabı çekiyordu: “O sürgündeyken ben tek başınaydım. Kızım dokuz yaşındaydı, tek başına okula gidiyor, ‘senin baban Apocu, bölücü’ suçlamalarını tek başına üstleniyordu. Eve elektrik tamircisini çağırdığımda bile ‘bunlar bölücü’ diye gelmiyordu. Can güvenliğimiz yoktu. Hiçbir demokratik örgüt kişi ve kurum benim kapımı çalıp ya da Ahmet’i arayıp ‘dostum merak etme, biz buradayız. Melisciğim merak etme bir şeye ihtiyacın olursa ben de senin amcanım. Baban Paris’te ama ben buradayım.’ demedi. ‘Gülten biz dostuz, bir şeye ihtiyacın var mı?’ demedi bana”

Kaya, daha fazla dayanamadı. 16 Kasım 2000’de bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 30 binden fazla seveninin katıldığı törenle Paris’te son yolculuğuna uğurlandı. 43 yıllık ömre, 20 albüm 200 civarında şarkı sığdırmıştı. Türkiye’de her kesimden dinleyicisi vardı. Şarkıları acılarımızın tercümanıydı. Gülten Kaya, ‘Dostları onu yalnız bırakmasaydı Ahmet’in ömrü uzardı. Bir tek selama, bir telefona hasret bırakılması, Ahmet’in ömrünü kısalttı” diyecekti.

Ahmet Kaya’yı ölüme götüren zulüm makinesi, bütün aktörleri ve gücüyle, toplumun bütün değerlerini biçmeyi sürdürüyor! Dün Kaya’nın yaşadıklarını bugün Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, zindanlar ve sürgündeki binlerce masum insan yaşıyor!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Dinayet, yolsuzluk!

Diyanet nereye?

Büyük İslam İlmihali, bugün yazılsa?

Ali Emir Pakkan

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 tarihinde kuruldu. İbadetler ve dinin emirleri konusunda toplumu aydınlatma görevi var. Anayasa’nın 136. Maddesine göre bütün siyasi düşünce ve görüşlerin dışında kalması gerekiyor. Müftüler, vaizler ve imamların hepsi kurum tarafından atanıyor.

İlk başkan Mehmet Rıfat Börekçi’ydi (1924-1941). 17 başkan içinde dini konularda otorite alimler de vardı. Hiç biri bazı farzları ve haramları, iktidarın hoşuna gitmez diye örtmeye kalkmadı. Bir camiayı, yok etme cinayetine ortak olmadı! Yalan ve iftiraları yaymadı! Camiler, bir partinin propaganda merkezine dönüşmedi! İmam ve vaizler ayrımcı dil kullanmadı….

Ömer Nasuhi Bilmen, Diyanet İşleri Başkanlarındandı; aynı zamanda tefsir ve fıkıh âlimiydi. 1947’de yayımladığı Büyük İslam İlmihali, 3 milyonun üstünde baskı yaptı. Kitapta Dinin hükümleri, Haramlar ve yasaklar anlatılıyor. Hırsızlık ve yolsuzluk konuları ele alınıyor:

“Bir kimse bir eşya çalamaz, çalınmasına razı olamaz, ona yardım edemez bu haramdır, yasaktır.

Ferdlerin ve cemiyetlerin selametine, selamet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslam dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması, hem dünyaca, hem de ahiretçe sorumluluğu gerektirir. Bunlara “Günah, masiyet, ism” denir.

Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz olmadığı gibi, o gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir.

Misal: Bir kimse, bir eşya çalamaz, bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir kimse bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, ona yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.

Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek, yerine göre ya haram ya da mekruh olur. Bu, dinde bir esastır. Bunun üzerine çeşitli binlerce mesele bina edilebilir.

Misal: Bir kimse, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu rüşvettir, haramdır. Onun için bir haksızlığı geçerli kılmak için bir insan bir mal veremez ve böyle bir malın verilmesine aracı da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da haramdır, yasaktır.

Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Yüce Allah rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da lânet etsin.”

Diyanet en son, “Haram parayla Hacca gidilir” fetvası ile gündeme geldi! Camilerde 3.5 yıldır, Rüşvet ve yolsuzluk konularında hutbe okutulmadığı haberleri çıktı. Acaba Büyük İslam İlmihali bugün yazılsa yayımlanabilir miydi?

aliemirpakkan@gmail.com

Twitter@AliEmirPakkan

Bir kişi de “darbeyi öğretmenler mi yaptı?” demiyor!

Bir kişi de darbeyi öğretmenler mi yaptı demiyor?

Yüzbinlerin mağduriyetine tercüman satırlar

Mektuplar 3

Ali Emir Pakkan 15 Haziran 2017

“Sayın Pakkan,
Bu yazıyı zalimin zulmune destek veren veya zulmü hoş karşılayan gazetecilere gönderiyorum. Şimdiye kadar 1 kişi ses verdi. İçlerinden haklısınız ama şu an bunu köşemde yayınlayamam, diyen bile oldu. Ne kadar acı! Nazım Hikmet ile ilgili yazınızı okuyunca size de göndermeye karar verdim.

Bunu size niye yazıyorum, bir faydası olacak mı açıkçası emin değilim! Ama yazıyorum işte. Belki de vicdanımı rahatlatmak için. Hani Hz.Ali, “Bir zulmu engelleyemiyorsanız bile onu herkese duyurun” demiş…

Ben ve eşim 10 yıllık öğretmendik. Her ikimiz de 1 Eylül’ de çıkan KHK ile çok sevdiğimiz mesleğimizden (hala daha sebebini bilmediğim) şekilde ihraç edildik. Bize (gerekçeler hukuki olmadığı için olsa gerek) ihraç gerekçesi söylenmiyor ama ben 3 yıl önce kısa bir süreliğine üye olduğum sendika olduğunu düşünüyorum. Sendika geçmişime bakıldığında arkadaşların ricası üzerine 3 büyük sendikanın hepsine de çeşitli zamanlarda üye olduğum görülecektir. Bize sadece “silahlı terör örgütüne üyesin” dediler. Kendime değilde eşimin her gün döktüğü gözyaşlarına dayanamıyorum. Referandumda oy vermek için eşimin eski okuluna gittik. Eşim sınıftan hıçkırarak çıktı. Etraftakiler ne oldu dedi. Yok birşey, anlamazsınız, anlayamazsınız dedim sadece. Hani “Reis Bey” filmi vardır. Ağlayabilseniz anlayabilirdiniz, der. Ağlayamayanlar, anlayamayanlar, vicdansızlar ne bilsin benim acı mı?

9 aydır derdimi kimseye anlatamadım. Bir müfettiş bile tayin edilmedi. Menfur bir darbe girişimi yaşandı. Biz ülkemiz vatanımız için meydanlarda Demokrasiye sahip çıkarken, darbe başarısız oldu diye sevinirken, MEB Müsteşarı Yusuf Tekin 17-18 Temmuz’da, “binlerce öğretmeni ihraç edeceğiz” dedi. Darbeyi eli silah tutan asker kılıklı bir çete yapmaya çalıştı ama kabak biz eli kalem tutan öğretmenlerin başına patladı. Biliyor musunuz en çok ihraç yaşanan kurum MEB! Çok tuhaf değil mi sizce? Bir kişi de çıkıp bu nasıl bir iş, darbeyi öğretmenler mi yaptı demiyor? Tabi sözlerini tuttular ve bizi 22 Temmuz’da önce açığa aldılar sonrasında da 1 Eylül’de ihraç edildik.

Şu an itibariyle hala Komisyonların kurulmasını bekliyoruz. Aklıma İstiklal mahkemelerindeki; “…sanığın idamına, bilahare tanıkların dinlenmesine…” cümleleri geldi. Ya da İran’ ın 1959 yılındaki ilk şeriat hakimi Sadık Halhali’nin, “biz bunları  idam edelim, suçsuzlarsa zaten cennete giderler” sözü… Zaman farklı, mantık aynı.

Biz bağımsız ve tarafsız olan mahkemelerde yargılanmak ve aklanmak istiyoruz. Bizi ihraç edenlerin seçtiği komisyon üyelerince değil. Gerçi hukukta mudde-i iddiasını ispatlar. Aslında bizler önce soruşturulmalı sonra yargılanmalı sonunda da suçlu bulunursak ihraç edilmeli degil miydik? Onların bizim suçlu olduğumuzu kanıtlamaları gerekirken biz suçsuz olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz.

Hukuk Devletlerinde “kriter” diye birşey olabilir mi? Hukuk Devletlerinde neyin suç olduğu kanunlarda yazmaz mi? Sen bugün ‘bunlar benim kriterim, bunlar suç’ dersen yarın da başka biri benim içinde bunlar kriter demez mi? Hukuk bir gün herkese lazım olmaz mı?

Anayasa ve idare mahkemeleri dahil başvurmadığım yer kalmadı. Daha hiçbir mahkeme dosyalarımı bile görmedi. Valiliklere dilekçe verdik, olumlu yada olumsuz cevap bile gelmedi! Zaten değerlendirmeye bile alınmayacağı dilekçeleri alırken bize evrak kayıt numarası vermediklerinden anlaşılmıştı. Hoş zaten son çıkan Khk ile iç hukuk yolu da kapatıldı bize. Artık mahkemeler dosyaları görmeden OHAL komisyonuna devredecekmiş!

Ben 2 odalı kerpiç evde büyüdüm. Tuvaleti banyosu dışarıdaydı. Her fırtınada, her yağmurda ailece evimiz yıkılmasın diye dua ederek okudum ve öğretmen oldum. Babam ve annem kanser hastası. İdari yönden ihraç edilince adli yönden de hakkımızda soruşturma açıldı. Geçen ay  gözaltına alındım. Anne ve babamın sağlık raporları olamasaydı muhtemelen tutuklanacaktım. Babamın durumu çok kötü maalesef, ölümünü bekliyoruz.

9 aydır kimse bana iş vermiyor. Garsonluk için bile iş başvurusuna gittiğimde “KHK’lı mısın?” diyorlar. Yalan söylemek bana göre olmadığı için evet diyorum, başımıza iş açarız hocam kusura bakmayın, diye iş vermiyorlar. Onlar da haksız degil. Abimin ve kayınpederimin yardımı ile ayakta duruyorum. Bazı akrabalarım ihraç edildim diye, “o da vatan hainiymiş” diye arayıp sormuyor. Ben de gülüyorum, bazen “evet itiraf ediyorum, “Meclisi bombalayan pilot benim ama kimseye söylemesinler” diyorum. Ne yapayım? İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolay değil mi? Ordan burdan, medyadan duydukları şeylere inanıyorlar işte. Canları sağolsun. Onlara da üzülüyorum sadece.

Yaşadıklarım bu dünyada bir insanın yaşayacağı en büyük imtihan. 2 oğlum var.
Biliyor musunuz ben hergün ölüyorum sonra geri diriliyorum. Şairin dedigi gibi artık “Uzatma dünya sürgünümu ya Rabbim” diye dua ediyorum. Eğer inancım olmasaydı ve dinim beni bundan mahrum bırakmasaydı çoktan hayatıma son verirdim. Bizler zaten yaşayan ölüyüz, sivil ölüyüz. Saydım, bu güne kadar 49 kişi intihar etti.

Daha geçenlerde 9100 polis açığa alınınca bir polis, ‘ben vatan haini değilim’, diyerek kafasına kurşunu sıktı. Üstelik daha bu polisler açığa alındı. Yani soruşturma yapılacak. İhraç degil. Hukuken de vicdanen de isimlerinin ifşa edilmesi doğru değil. Hani Masumiyet karinesi? Hani beraat i zimmet? Birini bile tanımıyorum. Suçsuz masum demiyorum. Sadece niye hemen suçluymuş yada hüküm giymiş muamelesi yapılıyor, diyorum. Adalet arıyorum. Niye açıklandı bir isimler? Yazık değil mi bunlara? Bunların hiçbiri medyaya yansımaz. Çünkü siz de biliyorsunuz malesef ‘Konjonktür’ buna izin vermiyor.

7 gün beni gözaltına aldılar. “İsim söyle kimin isminin olduğu önemli degil, akşam yemeğini evde ye” dediler. “Ödül olarak işimi bile geri verseniz kimsenin ismini söylemem, söyleyemem. Çünkü ben garip bir öğretmenim. Gidin o gece darbeyi yapıp insanları öldürenlerden hesap sorun. Ben darbenin faili değil mağduruyum, hayatım altüst oldu, işimi kaybettim, bedel ödedim. Ben niye burdayım onu bile bilmiyorum siz bana isim verin diyorsunuz. İftira mı atayım? Ben Allah’tan korkarım. Ömür boyu burda kalırım kimseye iftira atmam.

Şimdiye kadar 5 okul müdürü ile çalıştım. Hepsinin telefon numarası var. Sorun en fedakar, en vatansever öğretmeniniz kimdi diye. En son görev yaptığım okulda performans notu olarak 100 alan tek öğretmenim. Ben hala daha şu an okulların önünde sigara içen, alkol alan, uygunsuz hareketlerde bulunan öğrencileri gördükçe onlara iyiyi, doğruyu, güzeli anlatamamanın acısını yüreğimin taa derinliklerinde yaşayan bir öğretmenim. Ben okulda telefonumu şarj ettiğim için her yıl okula A4 kağıdı alıp veririm. Kul hakkı vardır, derim.

Emniyette, “Büyük oğlumu 7 senedir oyalıyorum, ona çeşitli bahanelerle oyuncak silah bile almadım.Şimdi silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorum” dedim ve güldüm. Ben gülerken yazılı ifademi alan polisin gözleri doldu…

Biliyormusunuz benim en büyük korkum 2 oğlumun ilerde bize yapılanlardan dolayı ülkesine ve devletine küsmesi, Allah korusun düşman olması. Daha şimdiden bazı şeyleri sorguluyorlar. Niye okulunuza gitmiyorsunuz? Kötü insanlar mınistemiyor gitmenizi? Niye ağlıyorsunuz ve benzeri sorular soruyorlar.

Tarih öğretmeni olduğum için Demokrasi ve İnsan Hakları dersine de giriyordum. Müfredat içerisinde 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri de vardı. Özellikle 27 Mayıs darbesi için sürekli öğrencilerime idam edilen Adnan Menderes’ i ve bakanları örnek vererek, “seçilmiş hükümetlere sahip çıkmak halkın görevidir, Darbe çok kötüdür, Demokrasinin kıymetini bilin ve ona sahip çıkın” diye her yıl yüzlerce kez nasihat etmişimdir. Milli Eğitim Müdürlükleri ve okulum tarafından yapılan törenlerin hepsinde konuşmaları ben yapardım.

Gözaltında geçirdiğim 7 gün Hayatımın en güzel 7 günüydü. Efendimizi, Hz. Yusuf peygamberi ve mezhep alimlerinin neler çektiğini orda anladım. Kitaplardan okumaya hiç benzemiyormuş. Orda ki İbadetlerden aldığım lezzeti hiçbir zaman almadım. Yükümü izzetimle çekerim kimseye minnet etmem, dedim. Hakime de “Suçum ne? Niye burdayım?” dedim, cevap bile vermedi!

Sendikanın örgüt üyeligi olduğunu nerden bilebilirim! Sendikaya hükümetin bilgisi dahilinde üye olunuyor, kuruluşunda 3 bakanın imzası var. Kurulma yazısını yazarak üye olabilirsiniz. Yazısını il milli eğitim Müdürlüklerine ve ordan da okullara gonderen insan kaynaklari genel müdürü sucsuz, gorevinde ama  ben uyeyim diye sucluyum, bu nasil bir iş? Bize üye olarak ayda 15 tl para yatırıp üyeligi cazip hale getiren Maliye bakanlığı değil mi? Madem bu sendika örgüt uzantısı neden kapatılması için 15 Temmuz beklendi? Bu 15 temmuzda anlaşıldı ise ben neden ihraç edildim? devletin yanilma hakki varda benim gibi gariban bir memurun  niye yanlıma hakki yok? Devlet bütün imkanlarına, kudretine rağmen bunların terör örgütü uzantısı olduğunu o zamana kadar anlamamış ama benden “ben karışmam anlamalıydın, bilmeliydin” diyor. Ne yani Devlet bize tuzak mı kurdu?

Bizi ihraç edilen sadece 150 bin kişi olarak görmeyin lütfen.Birinci dereceden ailelerle birlikte tam 1 milyon kişiyiz biz. Bu ilerde toplumda sosyolojik anlamda nasıl bir travmaya sebep olur hiç düşündünüz mü?

Şimdi size soruyorum…Sizden asla bir ‘Emile Zola’ olmanızı beklemiyorum ama bir vicdanli bir insan olarak, gazeteci olarak,bunları dile getiremez misiniz? 
Mücadele kin ve nefretle değil adalet ve hakkaniyetle devam etmeli diyemez misiniz?

Bir kişi bile olsa arada yaşın yanında kuru yanmamalı. Sendika-banka gibi ne hukuki nede vicdanı olmayan kriter olmaz,hukuku işletin, zulmetmeyin bu insanlara,bunlar suçlu ise neden mahkeme yolunu kapatıyorsunuz demiyorsunuz ?

Sakın bana durumunuza üzüldüm, komisyonlara başvurun gibisinden birseyler söylemeyin. Ben bunlari 9 aydır dinliyorum. Ve bir şey daha… vallahi de billahi de kendime değil bizlere bu zulmü yaşatanlara ve onlara zulum konusunda destek verenlere üzülüyorum. Ben, “Bin kere mazlum olsanda  bir kere zalim olma” diyen Hz. Ali nin sözünü hayat felsefesi yapmış biriyim. 35 yaşındayım. En fazla 35 yıl daha yaşarım. Ya sonra?

Dilerim vicdanınızda birşeylere vesile olmuştur? “Ne yapıyorum ben, zulmu engellemek için mi birseyler yapıyorum yoksa zulmü destekliyor muyum, bu insanların çığlıklarını niye duymadım şimdiye kadar?” dersiniz, Facebook’ta 25 bin kişinin üye olduğu Khk Mağdurları sayfamız var. Twitter’dan da hemen her gün saat 21.00 da bir tag ile sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Bazen “TT” bile olduğumuz oluyor. Birgün girin bakın. Ne dramlar yaşanıyor, ne acılar yaşanıyor siz de şahit olun. Selametle. ” ( Hakan. Ü.)

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Avukat Berk ve davası

Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Bekir Berk, Bediüzzamanı nasıl savundu?

Ali Emir Pakkan, 12 Haziran 2017

Yıl 1964. 27 Mayıs kanlı darbesinin üzerinden sadece 4 yıl geçmiş. Yassıada’da başbakan ve iki bakanı idam eden heyet ödüllendirilmiş, önemli makamlara getirilmişler.

İşte o günlerde Yargıtay’da Nur talebeleri ile ilgili bir temyiz duruşması vardır. Avukatlar dışında kimsenin alınmadığı salonda Yassıada Mahkemesi’nin başsavcısı Ömer Altay Egesel mahkeme savcısıdır. Davanın avukatı, 40 dakika savunma yapar. Elindeki belgeleri sunar ve bunların zapta geçirilmesini ister. Bu talep Egesel’i kızdırır. İki eliyle masayı tutup yüksek sesle, “Neye güveniyorsun!” diye çıkışır. Avukat, duruşunu bozmadan çantasını alır ve içinden yanında sürekli taşıdığı kefenini çıkarıp masanın ortasına fırlatır ve: “İşte buna güveniyorum!” der. Bu cesur avukatın ismi Bekir Berk’tir.

Berk’in Risale i Nur talebelerinin avukatlığını üstlenmesi de ilginçtir. 1958’de Demokrat Parti iktidarının artık son dönemleridir. Ankara’da bazı Nur talebeleri gözaltına alınır. Suçları, bir bildiri hazırlayıp, bastırıp dağıtmaktır! Berk, Nur talebelerinin savunmalarını milletvekili Dr. Tahsin Tola’nın teklifi ile üstlenir. Ankara hapishanesinde Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu ve diğer Nur talebeleri ile görüşür. Mahkemede neler yapacaklarını, nasıl ifade vermeleri gerektiğini anlatıp sorar; “Benim dediklerimi yaparsanız sizi bu hapisten kurtarırım. Ben sizi mi kurtarmaya çalışayım yoksa davanızı mı savunayım?” Aldığı cevap onu bütün davaların avukatı yapmaya yetecektir: “Bekir Bey, biz önemli değiliz, sen davamızı mahkûmiyetten kurtar o yeter! Davamızın beraat etmesi uğruna biz hapiste kalmaya razıyız.”

Nitekim, avukat Bekir Berk’in savunduğu Ankara davasındaki Nur talebelerinin hepsi beraat eder. Daha sonra Bediüzzaman, Berk’e hem Ankara’da hem de İstanbul’da vekaletname verir.

1926 yılında Ordu’da doğan Berk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1951 Şubat ayında mezun olur. Avukatlık stajını İstanbul’da tamamladıktan sonra İstanbul Barosu’na kaydolur. Avukat Bekir Berk, Milliyetçiler Birliği ve Türk Kültür Ocağı başkanlıkları yapmış, Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’ni çıkarmış idealist bir gençtir. Avukat Berk, zor dönemlerde hakikat ve adaletin dili olur. Hiç yorulmadan, usanmadan, gece-gündüz demeden bir mahkemeden, diğer mahkemeye koşarak Risale-i Nur’u mahkum etmek isteyenlere karşı hukuk savaşına girişir.

Risale-i Nurlar dünyada en çok toplatılan kitaplar, Bediüzzaman Said Nursi de hakkında en çok dava açılan alimlerden biridir. Said Nursi’nin hayatta iken vekalet verdiği tek avukat Bekir Berk, 1958 yılından 1973 yılına kadar 15 sene Anadolu’daki bütün davalarda Nur talebelerinin avukatlığını yapar. 1500’e yakın davanın beraatla sonuçlanmasına vesile olur.

Baskılara, tehditlere boyun eğmez. Sonunda kendisini sanık sandalyesinde bulur. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Balıkesir’de cemaatla sabah namazı kılarken “ayin yapıyorlar” iddiasıyla gözatına alınır. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte yargılanır. Cezaevinden çıktıktan sonra avukatlığı bırakır, 1974 yılında gittiği Cidde’de radyo programcısı ve spiker olarak çalışır. 14 Haziran 1992’de İstanbul’da tedavi gördüğü hastahanede hayatını kaybeder.

Avukat Berk’in Risale-i Nur talebelerinin avukatlığını üstlendiği ilk dava 1958 Ankara davasıdır. Nazilli’deki Nur talebelerine bir kumpas kurulmuş, Bediüzzaman’a, “Yeniden tarikat kuruyor, yardım paraları ile geçiniyor, Peygamberlik sevdasında, İslam devleti kuracak” iddiaları ile hücumlar başlamıştır. Nur talebeleri bütün bu iftiralara cevap olacak bir bildiri hazırlayarak Ankara’da dağıtırlar. Ancak bu sefer bildiride isimleri bulunan Tahiri Mutlu, Zübeyr Gündüzalp, Bayram Ceylan, Mustafa Çalışkan, Mustafa Sungur ile birlikte 10 kişi tevkif edilip Ankara Cezaevi’ne gönderilir. 65 gün cezaevinde kalan Nur talebeleri daha sonra tahliye edilir. Berk’in Ankara davasındaki savunmasından bir kısmı şöyledir:

“Müvekkillerimiz, vicdan ve toplanma hürriyetinin korunması hakkındaki kanuna muhalefet ettikleri iddiasıyla, yüksek mahkemenize sevk edilmiş bulunmaktadırlar. Bu dava, bidayeten iddia edildiği gibi dinin istismarı dâvası değildir. Ve aynı zamanda bu dâva, karşınızda maznun sandalyesinde oturan bu 10 kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında, bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş, iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon da o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silâhı kılıç değil, kalemdir. Hedefi beden değil, vicdandır.

Muhterem hâkimler! Bugün dünya iki kampa ayrılmıştır, iki cephe halinde saf bağlamıştır: İmansızlar ile Allah’a bağlananlar; kitapsızlarla kitaplılar; maddenin esirleriyle ruhun aşıkları; şeytanın uşaklarıyla hakkın müdafileri; zulmün emirberleriyle adaletin talipleri karşı karşıyadır.

Bediüzzaman bu vatanın en sadık evlatlarından biridir. Bediüzzaman tarikat değil imanı kurtarmak davasına bayrak açan bir şahsiyettir. İddia makamının maznunun aleyhinde olduğu kadar lehindeki delilleri de toplaması ve buna göre mütalaasını açıklaması icap eder. Savcı bu lazımeye riayet etmediği gibi onlara karşı kinle müteharrik olduğu kanaatini telkin eden bir ifade kullandığını da esefle müşahade etmiş bulunuyoruz. Şu ifadeye bakınız; Sözde aleyhteki neşriyatı karşılamak bahanesi altında. Sözde aleyhteki neşriyat ne demektir? Demek sayın savcı, Bediüzzaman’ın şahsiyeti, eserleri ve ona saygı
gösterenlere karşı kiralık kalemlerce girişilen, vicdan sahiplerini iğrendiren ve ürperten, kanunları hiçe sayan aleyhteki kindar, iftira-tezvir-küfür kampanyasını haklı buluyorlar öyle mi?

Sayın savcı bizi itham ederken, “Said Nursi’nin hizmetinde bulunmaktan ve neşriyatını yapmaktan iftihar duyan ve bu hissin tesiri altında kalan maznunlar açıkça bir övmeye girişmişlerdir.” diyor. Sövmenin suç olduğunu biliyorduk. (Tabii bize sövenler müstesna) Övmenin ne zaman suçlar listesine konduğunu bilmek isterdik. Bir insanı sevmek ya da sevmemek suç olur mu? Sevdiğimize hizmet etmekten bizi kim alı koyabilir? Bizi dinleyenler sizlere hitap ediyorum: Ellerinizi vicdanınıza koyunuz ve halimizi düşününüz: Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Yukarıda arz ettiğim esbaba binaen, yüksek mahkemtenizden, imânın, ahlâkın, ilmin ve faziletin hizmetinde ve emrinde olan maznunları beraat ettirmenizi, şu ana kadar vermiş olduğunuz örneğe uygun hareketle Alman köylüsüne, Prusya Kralı Frederik’in karşısına dikilerek “Berlin’de hâkimler var.” dedirten hâkimlere bizi gıpta ettirmemenizi, meslek olarak hakimliği seçtiği takdirde oğluma, sizleri örnek göstermek imkanını bana bahşetmenizi ve nihayet “Adalet mülkün temelidir.” hakikatinin ışığı altında, mülkün temeline kuvvet verici olduğunuzu bir kere daha isbat etmenizi bilvekâle arz ve talep ederim. 9. 9. 1958”

Savunma haklarının dahi kısıtlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bekir Berklerin elletinde kelepçeler var. Bir iman boğulmak isteniyor…

aliemirpakkan@gmail.com

Gazeteci çocuğunun hayal kırıklığı!

Herkes kendi mahallesinin derdinde olunca, iktidar kasabı, sırayla gazeteleri boğazladı

Ali Emir Pakkan 9 Haziran 2017

Cumhuriyet, tutuklu gazeteci Mediha Olgun’un 24 yaşındaki oğlu Arda Karaca ile görüşmüş. Bir büyük hayal kırıklığı dikkatimi çekti. Mavi Marmara’ya binen ve dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan annesinin tutuklanmasına tepkilerin ne kadar yetersiz kaldığını şu cümlelerle anlatıyor: “Annem milyonların koşup karşıladığı bir insanken şimdi bu haldeyiz. İnsanlardan, ‘ biz bu insanı tanıyoruz’ diyerek destek olmalarını beklerdim. ”

Aynı hayal kırıklığı toplumun cadı avına uğrayan her kesiminde var. Bunun elbette tahlili enine boyuna yapılabilir. Ama sebeplerden biri şu olmasın?

O günkü Cumhuriyet’e baktım. Sürmanşette Silivri’de tutuklu Cumhuriyet yazarlarının fotoğrafları vardı. ‘220 gündür özgürlüklerinden yoksunlar’ başlığı ile yazarlarına sahip çıkıyordu! ( 7 Haziran)
Sözcü ise kendi iki çalışanın fotoğraflarını yayımlamış ve altına; ” Bugün on iki gün oldu… Gökmen ve Mediha’yı bekliyoruz.” yazmıştı. Yeni Asya, benzer bir kampanyayı “Nur’a özgürlük” başlığı altında sürdürüyor! 99 gündür muhabirleri tutuklu. Üç gazetede de içerik aynıydı. Hukuksuzluklar sıralanıyor, uzun tutukluluğa isyan ediyorlar. Gazeteciliğin yargılandığını dile getiriyorlar!

Aynı gün aralarında Zaman çalışanlarının bulunduğu 13 kişi hakkındaki iddianame tamamlanmış ve her bir gazeteci için 2 şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenmişti! Zaman, Bugün ve Samanyolu çalışanları toplam 200’ün üzerinde gazeteci ise, Cumhuriyet, Yeni Asya ve Sözcü yazarlarından daha uzun süredir hapiste ve onların seslerini duyuracak bir mecra da yok! Hepsi kapatıldı!

Muhalif görülen gazeteler ise, bu davaları umursamıyor! Hukuk ihlalleri görülmüyor! Hatta Yeni Asya dışındakiler, hizmet hareketini yok etme operasyonlarına iktidar ağzı ile yaklaşıyor! Oysa Kadri Gürsel gibi Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler de aynı cadı avının kurbanı. Mediha Olgun gibi genç Büşra Erdal da özgür kalmalı değil mi? Nasıl ayrım yapılabilir? 17 bin kadın, 560 bebek zindanda. Bu cinayeti görmeyene gazete denir mi?

En baştan, demokrasi ve hukuka sahip çıkılabilseydi, karşıt görüşlerin de fikir ve ifade özgürlüğü savunulabilseydi dikta rejimi bu kadar kolay inşa edilebilir miydi? Herkes kendi mahallesinin derdinde olunca, iktidar kasabı, sırayla her gazeteyi boğazladı! Sesler bir bir kısıldı. Yakında farklı seslerin hepsi susturulacak! Genç Arda’nın yalnızlığı maalesef daha da derinleşecek!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan