Tek parti dönemi medyasına dönüş

Ali Emir Pakkan

Tek Parti döneminde, ‘Millî Şef’ İsmet İnönü’nün İstanbul ziyaretleri bile birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorunluydu! Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanları ile savaşmaktı. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi.

Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu.

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu basına yasaklar getirdi. Gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. 1931’de çıkarılan Basın Kanunu ile de basın tamamen Halk Partisi’ne bağlandı.

1950 sonrası Demokrat Parti (DP) dönemindeki yeni Basın Kanunu ile muhalif yayın organları biraz nefes aldı. Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde (1957) basına karşı yine sert tedbirler alındı. CHP’yi destekleyen gazetelere baskı arttı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, birçoğu hapse atıldı. Bu sefer de fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa yalan haberler yayıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP’yi iktidardan indiren Cuntacılar askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için gazeteleri kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe ideolojisini kitlelere kabul ettirmek maksadı ile devlet kasasından finanse edilerek Öncü Gazetesi çıkarıldı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetelerin ve gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi.

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışması körüklendi. Darbeden sonra medya patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi.

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları aldı. Psikolojik harekâtla Refahyol hükümeti düşürüldü. Fethullah Gülen linç edildi. Ardından uydurma belgeler üzerinden ceza davaları geldi.

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliğiydi!

2013’ten sonra, yeni bir döneme geçildi; merkez medyanın yerini hükümete bağlı havuz medyası aldı. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi bir merkez, haber üretip ‘parti medyası’na servis etmeye başladı. Bilgi notları manşetlere çıktı. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğnendi. Mütemadiyen yalan yayınladılar ve haberleri her gün ya bizzat muhataplarınca yalanlandı yahut diğer gazete ve TV’ler tarafından araştırılıp doğrusu ortaya çıkarıldı. Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları örtülmeye çalışıldı.

Bir elden çıktığı anlaşılan bir yalan, aynı anda birden fazla medya organında yayınlanıyordu!

AK Parti, bu süreçte medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Silivri toplana kampı haline geldi, yüzlercesi hapse atıldı! Sansür ve oto sansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı haline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü.

15 Temmuz kontrollü darbe girişimi sonrası medya, Darbe dönemlerindeki gibi psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları ile gerçeklerin üzeri örtüldü.

Bugün medya, merkezinden havuzuna tek parti döneminin de gerisine düştü. Her gün tek adamın fotoğrafı, birinci sayfaları süslüyor!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Reklamlar

Kumpas davaların sonu nasıl olacak?

Dreyfus örneği!

Kumpas davaların sonu nasıl olacak?

Gerçek yürüyor ve onu hiç kimse durduramayacak

Ali Emir Pakkan

15 Ekim 1894’de Fransa’nın Genelkurmay Karargâhı’nda görevli Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus (1859-1935) tutuklandı.
Almanlara bazı gizli resmi bilgileri vermekle suçlanıyordu. Savcının, mahkemeye sunabildiği tek delil, imzasız bir ihbar mektubu ile Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen’in evindeki çöp kutusunda bulunan bir nottu.

Yüzbaşı, yazının kendisine ait olmadığını söyledi, ancak savunmasına kulak bile verilmedi. Basının bir bölümü onu çoktan suçlu ilan etmişti. Göstermelik bir mahkeme sonunda Dreyfus, 22 Aralık 1894’te “vatana ihanetten” müebbet hapse mahkûm edildi. “Yahudilere ölüm” sloganları yükseldi davalar boyunca…

Bir süre sonra ordu istihbaratının başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, çöp kutusunda bulunan notun Dreyfus’a değil Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu ortaya çıkardı. Mahkeme bu itirazı dikkate almadığı gibi Binbaşı Picquart görevden uzaklaştırıldı.
Fransız romancı Emile Zola’nın (1840-1902) Cumhurbaşkanı’na ‘Suçluyorum’ başlıklı açık mektubu, Dreyfus davasının dönüm noktası oldu. (13 Ocak 1898) Zola, Dreyfus’un Yahudi düşmanlığının kurbanı olduğunu savunuyordu. Dreyfus’un işkence gördüğünü, iddianamenin hukuki değeri olmadığını, sahte deliller üretildiğini, gerçeğin üzerinin örtülerek kamuoyunun yanıltıldığını örneklerle anlatıyordu. Zola’nın tarihi mektubundaki bazı bölümler şöyleydi:

“Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz. Dreyfus, “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoş görmezlik tutkularını iğrenç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum. Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerini, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için iğrenç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.”

Dreyfus’u yargılayanların öfkesi bu sefer Zola’ya yöneldi; ülkeye ihanet etmekle suçlandı. Kitapları yakıldı, hakkında dava açıldı, bir yıl hapis cezası ve 3 bin Frank para cezası aldı. İngiltere’ye sığınarak cezaevinden kurtulabildi.
Zola, aydın sorumluluğu içinde hareket etmiş ve korku duvarını yıkmıştı. Adaletten yana olan başka aydınlar da seslerini yükseltmeye başladı. Birçok insan ‘davanın yeniden görülmesini’ isteyen bir dilekçeye imza attı ve adını da ‘Aydınlar Bildirisi’ koydular. Dreyfus, 1906’da yeniden yargılandı ve aklandı.

Fransa, Dreyfus davasındaki hukuksuzlukları ve ülke alnına sürülen kara lekeyi; iadeyi itibar törenleri, özürler ve nişanlarla temizlemeye çalıştı… Cadı avı kurbanı Yüzbaşı Dreyfus’ın sökülen nişanları, aynı yerde yapılan törenle yeniden takıldı ve ayrıca Legion g’Honneur nişanı verildi. Bir süre yattığı hapishaneye anıtı dikildi. Adaletin yerine gelmesini sağlayan Emile Zola ise tarihe, bağnazlığa, ırkçılığa ve haksızlığa karşı savaşan öncü bir yazar olarak geçti. Cenazesine milletvekilleri, hukukçular ve askerlerle birlikte binler katıldı.

Cadı avının zirveye çıktığı zamanlarda
“Gerçek yürüyor ve onu hiç kimse durduramayacaktır. ” demişti ünlü yazar. Tamtamlar çalıyor ama Türkiye’deki Drayfus davalarının sonu da Fransa’dan farklı olmayacak…

aliemirpakkan@gmail.com

15 Temmuz ve işkenceler

İşkence ve duyulmayan çığlıklar!

Ali Emir Pakkan 14 Temmuz 2017

25 yıllık gazeteci, sürekli basın kartı sahibi. Zaman ve Anadolu Ajansı’nda çalıştı. Eğitim muhabiri. 28 Şubat’ın eğitim sisteminde açtığı yaraları konu alan bir kitabı da bulunuyor.

Pek çok masum insan gibi o da cezaevinde! Cadı avının kurbanlarından. Hasta ve işkence ediliyor. En son kızının çığlığı yankılandı: Babamı kaybetmek istemiyorum!

Ama duyan yok!

Tuncer Çetinkaya, ırsi polikistik böbrek hastası, düzenli tedavi görmesi gerekiyor ancak hastalığının bilinmesine rağmen tutukluluğunun ilk üç ayında ilaçları verilmiyor, doktorun görmesine müsaade edilmiyor. Tecrübeli gazeteci, böbreklerinin yüzde 54’ünü kaybetmiş, ciddi kilo kaybı yaşıyor

Gazeteci Çetinkaya, diğer bir çok meslektaşı gibi 23 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanıyor. Antalya L Tipi Kapalı Cezaevi’ne konuyor, 17 Ocak 2017 tarihinde fıtık ameliyatı oluyor. Her tutuklunun yanında refakatçı kalmasına izin verilirken Çetinkaya’nın ailesine bile haber verilmiyor. Tecrübeli gazeteci, ameliyat sonrası, gördüğü işkenceyi bir dilekçe ile kayıtlara geçiriyor:

“Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde cerrahi bir müdahale ile fıtık ameliyatı oldum. Ameliyat öncesi ve sonrasında yaşadıklarım da hem fiziki hem de ruhi sıkıntılara sebep oldu. Ameliyat öncesi ve sonrasında ailemden ve yakınlarımdan bir refakatçinin yanımda bulunmasına izin verilmedi. Hasta bakıcı dahi görevlendirilmedi. Ameliyat sonrası götürüldüğüm nezarethanede ameliyattan çıktığım kanlı örtüler ve kirli çamaşırlarla narkozun etkisinin geçmesi için çıplak vaziyette 8 saat civarında bekletildim. Nezarethane görevlisi askerlerin ameliyatlı ve hasta olduğumu dikkate almadan sürekli sigara içmesi ve sürekli gürültü yapmasına katlanmak zorunda kaldım. Refakatçim olmamasına rağmen üzerimi giyinmeme, tuvalete gitmeme bile yardım edilmedi. Ameliyattan 1 gün sonra taburcu edilerek cezaevine getirilirken yürümekte zorluk çekmeme rağmen tekerlekli sandalye verilmedi. Adım atmakta zorlanırken kelepçe takıldı. Cezaevi aracına adeta sürünerek gittim. Yeni ameliyat olmuş birinin sarsılmalara karşı dikkatli götürülmesi gerekirken yaklaşık 30 kilometre oturtularak ve küçük bir alanda kelepçe takılarak götürüldüm. Bu muamelelerin ve eziyetin insan ruh dünyasında yapacağı tahribatı takdirinize bırakıyorum. Bu ve buna benzer muameleler yüzünden ruhsal sıkıntılar yaşadığım gibi bu ruhsal travma polikistik böbrek rahatsızlığımı da olumsuz etkilemektedir. Tedavisi henüz tıbben mümkün olmayan hastalığım tutuklanıp cezaevine konduktan sonra ilerledi.”

Çetinkaya, 26 Mart 2017 tarihli duruşmada serbest bırakılmasına rağmen 2 gün sonra savcılığın itirazı üzerine yeniden tutuklandı! Bundan sonra psikolojik travmaya bağlı olarak hastalıkları daha da ilerliyor. Yakınlarının aktardığına göre artık görüşe bile duvarlara tutunarak gelebiliyor.

Kızı Rahime Gül Çetinkaya, sosyal medya üzerinden yetkililere sesleniyor:

“Babam Tuncer Çetinkaya, tedavisi henüz bulunmayan kalıtsal ‘polikistik böbrek hastası’. Babam bütün aile büyüklerini bu hastalıktan dolayı kaybetmiştir. Bir an önce serbest kalmasını istiyoruz. Lütfen sesimizi duyurun, ben babamı kaybetmek istemiyorum.”

Uluslararası basın kuruluşları IFJ ve EFJ, “Tuncer Çetinkaya’nın sağlığından ciddi endişe duyuyoruz. Derhal tedavi edilmeli” çağrısında bulunuyor.

2017 Türkiyesinde ülkeyi çepeçevre kuşatan duvarlar bu ve benzeri çığlıkların duyulmasına imkan vermiyor!

Kontrollü darbe 15 Temmuz’un yıldönümünde çılgınca kutlamalar yaparak işkence iniltileri bastırılıyor. 249 masumu kim öldürdü sorusu da cevapsız bırakılıyor!

15 Temmuz’a bir de bu açıdan bakın!

WBirlikler sahte alarmla harekete geçirilmişti!

İnönü ve Sunay, Talat Aydemir’e nasıl tuzak kurmuştu? Benzer plan, 15 Temmuz’da “kontrollü darbe” olarak sahneye kondu!

Ali Emir Pakkan

Kemal Kılıçdaroğlu, sıradan biri değil. Ana muhalefet lideri. 15 Temmuz ile ilgili ezberleri bozan çıkışları yabana atılamaz. Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un kontrollü bir darbe girişimi olduğunda ısrarlı. iktidarın darbeyi bildiğini ve önlemediğini söylüyor. Son twiti şöyle: “Darbeyi fırsata çevirerek demokrasiye, yargıya ve rejime karşı darbe yaptılar. Türkiye kendi darbesini uygulayan bir iktidarla yönetiliyor!”

Kuşkusuz 15 Temmuz’u, hizmet hareketine fatura eden iktidar için bu iddialar çok ciddi! Araştırılması gerekiyor. Ayrıca bir yıl sonra 15 Temmuz ile ilgili her geçen gün ortaya çıkan bilgiler, yakın tarihteki Talat Aydemir’in darbe girişimleri ve ardından gelen tasfiyeleri daha çok akıllara getiriyor.
Aydemir, hatıralarında, Başbakan İnönü’nün tuzağına düşürüldüm” demişti!
Peki nasıl? Bakalım…

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ordu içindeki kaynaşma bitmedi. Başını Talat Aydemir’in çektiği cunta, 27 Mayıs’ın amaçlarına ulaşmadığını düşünüyordu. Silahlı Kuvvetler Birliği kuruldu ve “21 Ekim” Protokolü (1961) imzalandı!

Ancak, karşılarında bu sefer sivil bir iktidar değil, Cemal Gürsel, İsmet İnönü ve Cevdet Sunay gibi deneyimli ” kurtlar ” vardı. Gürsel, Sunay ve İnönü, cuntanın bütün adımlarını an ve an takip ediyorlardı.

9 Şubat 1962’de İstanbul’da Korgeneral Refik Tulga başkanlığında 59 subayın katılımıyla bir toplantı gerçekleştirildi. 28 Şubat 1962 tarihinden önce olmak üzere askeri bir müdahale yapılması kararı alındı.

9 Şubat protokolünü haber alan Başbakan İnönü, bu girişimi engellemek için Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile bir takım tedbirler aldılar. İnönü, birlikleri ziyaret etti. İstanbul ikna edildi ama Ankara grubu darbe fikrinden vazgeçirilemedi. Genelkurmay Başkanı Sunay, İnönü’nün bilgisi dahilinde bir planı devreye koydu; ’24 Şubat 1962 gece yarısı Hava Kuvvetleri alarma geçecekti. Alarm üzerine harekete geçeceği tahmin edilen Aydemir yanlısı subayların bulunduğu birlikler sözde suçüstü yakalanacaklar ve eylemci subaylar tutuklanacaklardı. Tutuklanmalar sonrasında da eylemci subaylar orduda disiplini bozdukları gerekçesiyle emekliye sevk edilecekler ve böylece hükümete karşı muhtemel darbe girişimi doğmadan engellenmiş olacaktı.’

Ancak 20 Şubat 1962’de verilen alarmın bir tuzak olduğunu eylemci subaylar hemen anladılar ve Sunay’ın öngördüğü şekilde hata yapmadılar. Yine de Cevdet Sunay, eylemci subaylara, başka yerlere nakil edileceklerini bildirdi. 21 Şubat’ta tayinler çıkarıldı ve tasfiyeler başladı.

Aydemir, darbe fikrinden yine vazgeçmedi.
İkinci kalkışma 22 Şubat saat 15.00 da Aydemir’in emri ile başladı; meclis harb okulu tarafından, köşk ise Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı tarafından kuşatma altına alındı. Darbeye karşı olarak görevlendirilen birlik komutanları da Harb Okuluna gelerek Aydemir’e bağlıklıklarını bildirdiler. Ama Aydemir, İnönü’nün hamleleri ile yine amacına ulaşamadı. Köşk’ü enterneye giden binbaşı Fethi Gürcan’a İnönü, köşkten çıkarken; “İşte şimdi kaybettiler” diyerek gülümsemişti.

Başarısızlıkla sonuçlanan 2 darbe girişimi neticesinde Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam edilmiş darbeye katılan subaylar ve harb okulu öğrencileri ordudan atılmıştır. 1963-1964 yılında harb okulları mezun vermemiştir.

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Son model darbe yalanları!

Son model darbe yalanları!

Radyo ile haberleşme,
Gofret kutusu ile mesaj!

Mektuplar 4

Yalanlar üzerine kurdukları zulümler, nesilden nesile anlatılacak…

Ali Emir Pakkan 6 Temmuz 2017

Yassıada’da DP’liler hapsedilmiş. Mahkemeleri devam ederken bir ihbar alınıyor. “Eski demokratlar bir plan yapmışlar. Zeytinburnu’ndan girip Yassıada’dan çıkacaklar. Menderes’i kaçıracaklar!” İhbarlar, gazetelere çarşaf çarşaf manşet oluyor…

27 Mayısçılar soruşturma başlatıyor. İhbar edilen vatandaşlar evlerinden alınıp Balmumcu cezevine kapatılıyor! Zeytinburnu’nda tünelin giriş kapısı aranıyor ama bir şey bulunamıyor! Savcı ciddi ciddi iddianame hazırlıyor. Tünelciler,
Mahkemeye çıkarılıyor. Hakim, “Yenikapı’dan tünel kazıp Yassıada’da yatan Menderes’i kurtaracakmışsınız. Öyle mi?” diye dorunca Mazlumlardan Hakkı Morgül, kendini şöyle savunuyor:

“Hakim bey, deniz altından tünel kazmayı Amerikalılar İngilizler bile başaramadı. Ben böyle bir adamsam bana madalya takmanız gerekirdi. Bunun yerine beni hapse atıyorsunuz. Olur mu hiç?”

Hakimler de gülüyor. Ama darbe dönemi. Hakkı Morgül’e 1 sene ceza veriliyor!

Bu vahim vakayı neden anlattım? Bir mektup aldım. Malum, AKP OHAL ile ülkeyi yönetiyor. Darbe dönemlerini bile geçen hukuksuzluklar yaşanıyor.

Tarihe bu mektubu da not düşelim:

“Eşim 9 aydır Nevşehir cezaevinde tutuklu . 8 kişilik koğuşta 32 kişi kalmalarına rağmen her geçen hafta sayıları giderek artıyor. Son zamanlarda önce twitter, facebook gibi sosyal ağlarda haber olup sonrasında cezaevinde karşılaştığımız bazı uygulamalar var. Son derece anlamsız ve de hukuksuz. Haber başlığı aynen şu; “f… cüler yerel radyo kanalı Kapadokyafm aracılığıyla aileleriyle haberleşiyor, birbirlerine mesaj gönderiyor.”
Bu, yerel bir radyo kanalı, daha çok cezaevinde olanlar dinliyor. Yeni bir uygulama değil, yıllardır var; özellikle hapishanede yakını olanlar arıyor, şarkı istiyor, selam gonderiyor vs …

Şer şebekesi yine rahat durmamış anlaşılan ki böyle bir haber yayıldı sosyal medyada ve bunun akabinde eşimin koğuşu dahil diğer koğuşlarda (yalnız f… nedeniyle tutuklu olanların koğuşu) radyolar toplatılmış..

Ikinci bir haber şöyle; “Açık görüşlerde gofret, çikolata kutularıyla not gönderiyorlar”

Tüm tutuklular baştan aşağıya aranarak geliyor ve gidiyor. Bunun üzerine en son açık görüşte çıkarken- daha önce bizi hiç aramazlardı- bizi de baştan aşağı aradılar ve normalde kalan yiyecekleri biz çıkartabiliyorduk bu kez çıkarttırmadılar…

Velhasıl medyanın baskısı ile her yerde yıllardır uygulanan cezaevi kuralları üç beş kendini bilmezin yüzünden keyfi olarak sadece bizim gibi Olanlar için değiştiriliyor.
Ve maalesef ki bütün bunlardan tüm Türkiye habersiz çünkü kimse bunun haberini yapamıyor…”

Bir gün bütün gerçekler ortaya döküldüğünde darbeciler günyüzünü görmek istemeyecek…Yalanlar üzerine inşaa ettikleri zulümler, nesilden nesile anlatılacak…

aliemirpakkan@gmail.com

Herkes için Adalet!

Selma ve Adalet yürüyüşü!

Toplumun bütün kesimlerinin desteği ile geçilemeyecek köprü yok!

Ali Emir Pakkan 3 Haziran 2017

7 Mart 1965, bir grup aktivist siyah nüfusun hakları için toplanarak Edmund Pettus Bridge’in önüne geldi. Barışçıl biçimde yürüyüş yapan gruba polis çok sert müdahale etti.

Başkan Lyndon Johnson’ın imzaladığı ve ayrımcılığa son veren ‘1964 Medeni Haklar Yasası’, Alabama tarafından öfkeyle karşılanmıştı. Eyalet, yeni yasaları uygulamamak için direniyordu; devlet dairelerinde, restoranlarda ve toplu taşıma araçlarında siyahlar ayrımcılığa uğruyordu. Oy kullanabilmek için sandıklara yazılmak isteyenlere engeller çıkarıyordu. Nüfusun yarısından fazlası siyah olmasına rağmen zencilerin sadece yüzde 2’si seçmen kartını alabilmişti.

22 Ocak’ta seçmen listelerine yazılmak isteyen öğretmenler dövüldü. 18 Şubat’da 25 yaşındaki Jimmie Lee Jackson polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Tepkiler çığ gibi büyüdü. 7 Mart’ta, çeşitli grupların çağrısıyla binlerce insan Jimmie Lee cinayetini protesto etmek ve Alabama eyaletinin başkenti Montgomery’ye yürümek için biraraya geldi. Şerif Jim Clark emrindeki polis, göstericilere yine sert müdahale etti.

Martin Luther King, aynı gün Selma’ya doğru yola çıktı. Zenci liderin desteğiyle gerçekleştirilen ikinci yürüyüşe ülkenin çeşitli eyaletlerinden ve farklı kesimlerden binlerce kişi katıldı. Siyahlara destek veren peder James Reeb’in Ku Klux Klan üyeleri tarafından dövülmesi üzerine, başkan Lyndon Johnson siyah nüfusun oy vermesini kolaylaştıracak ‘Seçmen Hakları Yasası’nı hayata geçireceğini duyurdu. Eylemcileri Alabama polisinden korumak için Selma’ya asker gönderdi.

21 Mart’ta, Martin Luther King ve beraberindeki binlerce kişi köprüyü geçerek başkent Montgomery’ye doğru yürüyüşe geçti. Dört gün sonra başkente ulaştıklarında yaklaşık 25.000 kişiydiler. Çok sayıda beyaz aktivist de King’in yanıbaşındaydı. Vali, geri adım atmak zorunda kaldı ve seçmen yasasını yürürlüğe soktu. 1965 başlarında seçmen listelerine kayıtlı Afro-Amerikalı sayısı 300 iken, bir yıl sonra bu sayı 11.000’lere ulaştı.

İnsan hakları ihlallerinin yoğun yaşandığı, demokrasi ve hukukun askıya alındığı bir dönemde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet yürüyüşü”nü “Selma Yürüyüşü”ne benzetenler bulunuyor. Kuşkusuz “Adalet yürüyüşü” de bir hak arama hareketi, benzerlikler bulunabilir. Ancak yürüyüşün hedefine ulaşabilmesi için öncelikle ayrımcı dilin terk edilmesi ve herkes için adalet istenmesi gerekir.
Toplumun bütün kesimlerinin desteğini alan bir hareketin geçemeyeceği köprü bulunmuyor…

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan