11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl Durdu?

11 Eylül’de akan kan
12 Eylül’de nasıl durdu?

Ali Emir Pakkan

12 Eylül’ü en iyi anlatan cümle Süleyman Demirel’e ait. 9. Cumhurbaşkanı, “11 Eylül’e kadar akan kan ne oldu da 12 Eylül’de duruverdi!? ” demişti.

Aslında bu sorunun cevabını en iyi kendisi biliyordu. Çünkü dönemin başbakanıydı. Askerin istediği bütün yetkileri vermişti. Sıkıyönetim vardı bazı illerde. Ama hayret, bir sağdan bir soldan insanlar ölmeye devam ediyordu. Ankara’nın göbeğinde bombalar patlıyordu!

12 Eylül darbesinin iki yönü vardı. Bir, Hazırlık; Darbeye 79’da karar verilmiş ama şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu bir yılda kan gövdeyi götürdü! Binlerce genç hayatını kaybederken birileri elini oluşturuyordu. İki, İcra; Bayrak harekat planı ile yönetime el kondu; binlerce insan tutuklandı; hapishanede ve işkencede öldü, idam edildi!

Peki şartları kim olgunlaştırdı? Dönemin bakanlarından eski AP genel sekreteri Nahit Menteşe bir röportajda şu açıklamalarda bulunmuştu…

-Darbeye doğru bazı olaylar var. Terör tırmanıyor mesela. Bunların arkasında ne vardı?

Asker. Tabanı tutabilmek için mesela Kızılay’da bombalar patlatıyorlardı. Vecdi Gönül, Ankara valisi; ben, genel sekreterim. Bazı olaylar sebebi ile ihbar ediyoruz. Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer katiyen üzerine gitmiyor. Adana’da, Diyarbakır’da böyle.

-İstanbul’da yüz yerde bomba patlamış. Araştırmadınız mı bu nasıl oluyor diye?

Millî Eğitim’e, müsteşara telefon ettim, “Buraya kadar gelebilir misiniz?” “Efendim arabalarımız bağlı, her tarafta bombalar patlıyor.” dedi. Ben o zaman ‘bu iş bitecek herhâlde’ diye düşündüm. İki milletvekilimiz hakkında gensoru görüşmesi vardı. Korkut Özal grubunu davet ettim. MSP’nin o grubunu ikna ettik; fakat Kızılay’da bomba hareketleri devam ediyor. Kimse çıkamıyor, gidemiyor. 11 Eylül günü açtım telefonu Demirel’e, “Efendim Sezgin ile Kıratlıoğlu’nu kurtaracağız; ama devleti kurtaramayacağız.” dedim. Akşamüzeri konuta gittik. İhsan Sabri Bey, Evren’le konuşmuş. “Paşam, ihtilal mi yapıyorsunuz?” demiş. “Yok öyle şey!” cevabını almış.

-Terör eylemlerinin arkasında kim vardı?

Bu eylemlerin arkasında yine Silahlı Kuvvetler var. Kim kumanda zinciri kurdu ise onlar, yani Evren var.

-Asker mi patlatıyor bombaları?

Tabii, tabii.

-Sıkıyönetime rağmen olayların sürmesinin sebebi ne?

Sıkıyönetim, yani asker görevini yapmıyor.

-Maraş ve Çorum olaylarının arkasında kim vardı?

Alevi, Sünni ortamı teşvik eden gizli güçler, sırtlarını okşuyor, sokak hareketlerini meydana getiriyorlar. Kendiliğinden olmaz. Bu böyledir. İhtilali organize edenler bunları planlıyorlar. Şartları olgunlaştırmaya çalışıyorlar. ( Aksiyon Dergisi)

37 yıl geçti… Türkiye, vatandaşına tuzak kuran yapılarla hiç hesaplaşamadı… “11 Eylül’de akan kan, 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusunun cevabı net verilebilseydi, 28 Şubatlar, 15 Temmuz’lar olmazdı!

Eski bakan Menteşe, 2012’deki aynı röportajda, “Bugün Ortam yok. Ortam ve şartlar tahakkuk ettiğinde onlar darbeyi hazırlar ve yaparlar.” diyordu… Aynı öngörü ne yazık ki bugün de geçerli…

Reklamlar

5-6 Eylül olayları ve zulüm

5
Atatürk’ün evi, Meclis, bomba!Ali Emir Pakkan
Ali Emir Pakkan
04 Eyl 2017 15:38

1954, DP iktidarda. Yunanistan, Kıbrıs sorununu BM’ye taşımıştı. Atina, Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin hakkı’nın tanınmasını istiyordu. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etti. 29 Ağustos’ta zirve gerçekleşecekti.

Ankara’da gündem Kıbrıs’tı. Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) sokak gösterileri tertipliyor, basında Rumlar’ı hedef alan haberler çıkıyordu. Gazetelerde Patrikhane, Kıbrıslı Rumlar’ın lideri Makarios’u desteklemekle’ suçlanıyordu. Talebe Birliği, o kadar ileri gitmişti ki; Yunan pasaportlu Rumlar’ın mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep edebiliyordu!

5 Eylül’de, Başbakan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği telgraftan bahsetti. Zorlu, görüşmelerde zor durumda kaldığını anlatıyor ve ‘orada artık ‘dizginlenemeyen’ bir Türk kamuoyundan söz etmeyi arzuladığını’ yazıyordu.

Benzin dökülmüş kıvılcım bekleniyordu.

6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. 30 bin trajlı İstanbul Ekspres gazetesi o gün 300 bin basmış ve dağıtılmıştı! Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan grup, gayrimüslimlere ait iş yerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede yayıldı. Saldırganlar organizeydi. Şehrin çeşitli semtlerinden kamyonlarla gösterici Beyoğlu’na taşındı.

Daha sonra tanıklar, 20-30 kişilik grupların başında KTC’den öğrencilerin bulunduğunu, yağmacıların kullandığı sopaların aynı büyüklükte olduğunu ve Rumlara ait ev-işyerlerinin önceden tespit edildiğini, polislerin saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı!

6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan edilerek olaylar durdurulmaya çalışıldı. Ancak saldırılar 7 Eylül’de de aynı hızla devam etti; İskenderun, İzmir, Çanakkale’de saldırılar yaşandı.

Olayların bilançosu korkunçtu. Türk basınına göre 11 kişi ölmüştü. Bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 ölü vardı. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dü. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Yine resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina yağma edildi.

Yunan makamlarının soruşturmasında Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı ortaya çıktı. Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi ve MAH elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Konsolos yardımcısı dokunulmazlık zırhıyla kurtuldu, Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verildi. Dokuz ay Selanik cezaevinde yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğu tarafından Türkiye’ye getirildi. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetti.

6-7 Eylül ile ilgili ” resmî tezi” bozan itiraf ise yıllar sonra emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’ndan geldi. Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı yapmış, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli güvenlik kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoglu’na şöyle konuşacaktı:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eger Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al…

-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi? (“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

62 yıl sonra 6-7 Eylül, Türk tarihinin en utanç verici olayları olarak anılıyor. Ne yazık ki aynı zihniyet iktidarda ve benzer hukuk dışı “işler” sahneleniyor. Bir süre sonra 15 Temmuz ile ilgili de, “muhteşem örgütlenmeydi” itirafları duyarsak şaşırmayalım! Atatürk’ün evine bomba atan, Meclis’i neden bombalamasın?

Ali Emir Pakkan
Aliemirpakkan@gmail.com

Türk basın tarihinin en kara dönemi!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanlarını yok etmekti. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi.

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu.

1931’de çıkarılan Basın Kanunu, gazeteleri tek partiye ( Cumhuriyet Halk Partisi) bağladı. ‘Millî Şef’ İsmet İnönü’nün her ziyareti ve her sözü birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorundaydı. Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu! (Günümüze ne kadar benziyor. AEP)

1950’de Demokrat Parti (DP) yeni Basın Kanunu, matbuata biraz nefes aldırdı! Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde basına karşı yine sert tedbirler alındı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, bir çoğu hapse atıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP’yi ikiitidardan indiren Cuntacılar, askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için basını kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi. DP’li gazeteciler ise tutuklandı, Zafer’in yazı işleri katı boş kaldı. Matbaasındaki kâğıtlarına el kondu ve Akis’e verildi!

Kamuoyu, andıç adını ilk defa 28 Şubat sürecinde duydu; ancak 27 Mayıs’tan hemen sonra yayımlanan “öğrenciler kıyma makinelerinde kıyıldı” yalanı da bir andıçtı. Bazı yalanlar bizzat Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve Millî Birlik Komitesi üyelerinin ağzından duyuruldu. “Harp Okulu’nu bombalama planı ele geçirildi” açıklaması bizzat Gürsel tarafından yapıldı.

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışmasını medya körükledi. Darbeden sonra gazete patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi.

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları almıştı!

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliği olarak kullanıldı.

2002’de iktidar olan AK Parti hükümeti, üçüncü döneminden itibaren medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Halk Bankası Genel Müdürü’ne, “Maaşları ödeyemiyorum. Oradan 2 milyon lira gönder Süleyman.” diyen yayın yönetmenlerinin olduğu yeni bir medya düzeni kuruldu! Böylesi tek parti döneminde bile görülmemişti!

Bazı müteahhit işadamlarının finanse ettiği “havuz medyası” adı verilen medya organları oluşturuldu! Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Vergi cezaları ile merkez medyanın sesi kesildi! Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Ülkenin en yüksek trajlı gazetesi kapatıldı! Silivri toplama kampı haline geldi, yüzlerce gazeteci hapse atıldı!

Sansür ve otosansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı hâline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü.

15 Temmuz darbesi ve 15 Nisan referandumunda medya psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları yapıldı. Bir merkez, yalan haber üretip ‘havuz medyası’na servis ediyor. Bilgi notları manşet oluyor. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğneniyor. Bir elden çıktığı anlaşılan yalan haber, aynı anda birden fazla medya organında yayımlanıyor.

Bugünler ileride tarihe, “Türk basının en kara dönemi” olarak yazılacak.

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Davalar, savunmalar…

Gündüzalp’ten günümüze

Ali Emir Pakkan

Tek parti döneminde Said Nursi mahkemeden mahkemeye sürgünden sürgüne gidiyor! Eskişehir, Kastamonu, Denizli’de tutuklu yargılanıyor ve beraat ediyor. 1949’da yine gözaltına alınıp Afyon’a getiriliyor. İsnatlar aynı:
Siyasi cemiyet kurmak
Rejime aykırı fikirler neşretmek.
Siyasi bir gaye peşinde olmak.

Afyon Ağırceza Mahkemesinde görülen davada Nur talebelerinden Zübeyr Gündüzalp tarihi bir savunma yapar. “Gizli cemiyet kurmak, devletin emniyetini bozmakla” suçlanmaktadır. Hepsini red eder. İddianamede, Risale Nurların “muzır eserler” diye bahsedilmesine şiddetli tepki gösterir :
“Bu iftirayı işiten bütün münevverlerin kalbileri sızlamış ve hatta ağlamış, dişleri gıcırdamıştır. Yirminci asır pozitif fikirlerin hükümran olduğu bir zamandır. Delilsiz, isbatsız şeylere inanılmıyor ve inanmıyoruz. Muzır eserler olduğunun isbatını isteriz.”

Beüzzaman’a selam bile vermek suçtur! “Onun talebesi misin?” sorusuna şu cevabı verir:

“Bedîüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa iftiharla “Evet, Risale-i Nur şakirdiyim.” derim.”

Gündüzalp, Bediüzzaman’a yöneltilen suçlamardan daha önce beraat kararları verildiğini belirtir savunmasında. Savcının, “Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir.” Sözlerine “Biz de buna mukabil deriz ki: “Eğer Risale-i Nur bir zehir ise bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa bize tayyarelerle sevk etsin.” diye cevap verir.

Zübeyir Gündüzalp, Dava Adamına Mektubunda ise adeta bugünün fotoğrafını çekmiştir: “Firavun kucağında büyüyen çocuk Musaları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler, konuştuğun için zindana atacaklar… Sevineceksin… Çöllere sürülsen kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülsen ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyen olacak yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin. Karanlık zindanlara sokarlarsa ışık, paslı vicdanları görürsen ümit , imkansız kalplere rastlarsan nur vereceksin. Sen verdiğin için şuç , sen getirdiği için ceza, sen konuştuğun için mahkum olacaksın. Ve buna şükredeceksin.
Anadan , yardan, serden ayrılacaksın. Candan gönül Kuran’a sarılacaksın. Damla iken deniz , nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kağıt , kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse mecnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi nur arıyanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin. Makamlar servetler, verilse de nefsini unutmayacaksın. Yalan , iftira , çamur fırtına tutulursan hissiyatını terk edeceksin… Önüne demirlerden sert koyarlarsa dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse iğne ile oyacaksın. ”

Şu sözler de Gündüzalp’in:

Biz iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zalimlerin zulmüne maruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa hizmet-i Kur’aniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehit olmayı büyük bir lütf-u İlahî biliriz.”

Zulüm, zalim…

Yeni linç mevsimi!

Ali Emir Pakkan 16 Ağustos 2017

Sırayla zulüm gördük…Hapishanelere doldurulduk, hücrelerde çürütüldük! Asıldık, kesildik, sürgüne gönderildik! Köylerimiz yakıldı!

Dersim’de başımıza bombalar yağdırıldı! Mağaralarda gaz verildi! Yaşlı, çocuk ve kadındır, demeden katl edildik! Bebekler, ailelerden koparıldı! Anasız babasız büyütüldü çocuklar…

Van Özalp’ta 33 köylüydük, kurşuna dizildik! Nehirler bazen günlerce kırmızı aktı!

Varlık vergisi adı altında ağır vergiler getirildi, borçlarını ödeyemeyenlerin mallarına el kondu! Bazılarımız sürgünde, maden ocaklarında öldü!

6 -7 Eylül, mükemmel bir psikolojik harekat idi! Kamyonlarla insan Beyoğlu’na taşındı! Ellerine baltalar verildi…İşyerleri yağmalandı!

Mahkemelerin astığı insan sayısı belli değildi! Şapka giymiyor diye bir şehir ( Rize) bombalandı!

27 Mayıs’ta başbakan idam edildi. Cesedi bir kuyuya atıldı. 12 Eylül öncesi sağdan ve soldan 5 bin gencimiz öldürüldü! Binlercesi işkenceden geçirildi… Sivas’ta, K.Maraş’ta Aleviler, Sünnilere düşürüldü! Evler işaretlendi! Ve yakıldı!

Güneydoğu’da 17 500 faili meçhul cinayet işlendi! Özal, Kahveci, Bitlis, Mumcu, Üçok, Kışlalı… Ve daha ne değerler suikastlere kurban edildi! Madımak oteli içindeki insanlarla birlikte ateşe verilişi… Başbağlar’da köylüler kurşuna dizildi…

Acıların üzeri hep örtüldü!
Gözyaşları hep gizlendi!
Hukuk dışına çıkanlar yargılanmadığı gibi ödüllendirildi! Diyarbakır’da, İstanbul’da, Ankara’da bombalar patladı! Kitlesel ölümler gerçekleşti!

Yine bir linç mevsimindeyiz işte!
Hastaları, hamile kadınları ve bebekleri bile götürüyorlar…hayırseverlere ters kelepçe takıyorlar!
Tarihin kaydettiği bütün zulümleri bir barış hareketini yok edebilmek için kullanıyorlar!
Kin ve nefret solukluyorlar…
Kılıçlarını biliyorlar…
Yeni yeni tuzaklar hazırlıyorlar…
Kana doymuyorlar…

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Derin AKP’ye yüklenen misyon!

Ali Emir Pakkan

Adıyaman Menzil şeyhi Muhammed Raşit Erol, zulme maruz kalmış bir alimdi…

12 Eylül, (1980) bugünkü bir baskı dönemiydi. Askeri müdahaleden sonra sıkıyönetim ilan edilmişti. Hapishaneler dolup taşıyordu. Adıyaman Menzil’e de sık sık baskınlar düzenleniyordu. Nihayet burada ikamet eden Muhammed Raşit Erol, 1983 yılında Çanakkale’nin Gökçeada ilçesine sürgüne gönderildi. Çeşitli sağlık sorunları bulunan Erol Efendi’nin tedavisi engelleniyordu. Başbakan Turgut Özal, devreye girdi. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e bir görüşmesinde Erol Efendi konusunu açtı. “Hasta, Ankara’ya sevk edilmesine izin verin.” dedi. Hatıralarında bu görüşmeyi anlattıktan sonra Evren, kendi kendine; “Özal’ın parti kurmasına müsaade etmekle acaba hata mı ettim?” diye soruyordu.

Erol Hocaefendi, adada 18 ay sürgünde kaldı, ilk üç ay kimse ile görüşmesine izin verilmedi. Bir meyhanenin üst katında tecrit edilmişti. Menzil Şeyhi Erol, Özal’ın girişimleri ile sürgünden kurtuldu. 1985’te Ankara’ya nakledildi. 16 ay gözetimde tutuldu. Daha sonra Menzil’e dönebildi.

16 Mart 1991, Ramazan bayramında Menzil’de bayramlaşma vardı. Ülkenin dört bir yanından gelenler, şeyh Muhammet Erol’un elini öpme sırasındaydı. 17 yaşındaki Murat Erol, yanına yaklaştığında cebinde sakladığı zehirli iğneyi şeyhin eline sapladı. Yanındakiler müdahale ettiğinde artık çok geçti. Hastaneye kaldırılan Hocaefendi, tedavi altına alındı ancak bir daha kendini toparlayamadı. 2 yıl sonra, 1993 yılında 63 yaşında vefat etti. Saldırgandan şikayetçi olmamıştı. Suikast aydınlatılamadı. “Babadağlı gencin iğnesi Menzil’i bölmeye yetti” başlığı ile hadiseyi dosya yapan Hürriyet, ( 26 Ekim 2006) suikastin amacını özetliyordu.

Dini cemaatler ve liderleri derin yapıların hep hedefidir! Kendisi derinleşen AKP, bu misyonu Gülen cemaatini yok edebilmek için sürdürüyor…

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Tek parti dönemi medyasına dönüş

Ali Emir Pakkan

Tek Parti döneminde, ‘Millî Şef’ İsmet İnönü’nün İstanbul ziyaretleri bile birinci sayfadan fotoğraflı girmek zorunluydu! Aksi halde basın yayın müdürlüğünden gelen bir telefonla gazeteler kapatılıyordu!

Cumhuriyet’in ilk yıllarında gazeteciler devlet memuruydu. İlk görevleri, yeni Türkiye ideolojisini kitlelere anlatmak ve rejim düşmanları ile savaşmaktı. Gazete Patronları tek partinin parçasıydı. Mesela Hakkı Tarık Us (Vakit, 1917) ve Yunus Nadi(Cumhuriyet, 1924) aynı zamanda CHP milletvekiliydi.

Farklı görüşteki gazeteler, ‘zehirli yılan yuvası’, ‘vatan haini’ ve ‘rejim düşmanı’ muamelesi görüyordu. Gazeteciler takibe uğruyor, açılan davalar ağır hapis cezalarıyla sonuçlanıyordu.

1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu basına yasaklar getirdi. Gazete sahibi olmak belli esaslara bağlandı. ‘Ülke güvenliği ve millî çıkarlara aykırı yayın yapıyor’ denilerek muhalif gazeteler kapatıldı. 1931’de çıkarılan Basın Kanunu ile de basın tamamen Halk Partisi’ne bağlandı.

1950 sonrası Demokrat Parti (DP) dönemindeki yeni Basın Kanunu ile muhalif yayın organları biraz nefes aldı. Yeni gazete ve dergiler yayın hayatına girdi. Ancak DP’nin üçüncü döneminde (1957) basına karşı yine sert tedbirler alındı. CHP’yi destekleyen gazetelere baskı arttı. Pek çok gazeteci hakkında davalar açıldı, birçoğu hapse atıldı. Bu sefer de fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa yalan haberler yayıldı.

27 Mayıs 1960’ta DP’yi iktidardan indiren Cuntacılar askerî müdahalenin meşru ve haklı olduğunu gösterebilmek için gazeteleri kullandı. Millî Birlik Komitesi, gazetecileri yuvarlak masada toplayıp darbe yönetimine bağlı olacaklarını taahhüt eden ortak bildiri imzalattı. Darbe ideolojisini kitlelere kabul ettirmek maksadı ile devlet kasasından finanse edilerek Öncü Gazetesi çıkarıldı. Darbe yönetimi ile işbirliğine giren gazetelerin ve gazetecilerin önü açıldı. Bazıları yurtdışına ataşe olarak gönderildi, bazıları milletvekili oldu, bazıları kurucu meclis üyeliğine seçtirildi.

Operasyonel gazete ve gazeteciler her dönem işbaşındaydı. 12 Mart 1971 Muhtırası öncesi soygun, adam kaçırma olayları abartılarak manşetlere çıkarıldı. 12 Eylül 1980’e giderken Kenan Evren’e “Ne duruyorsunuz? Müdahale edin!” diyenler içinde ünlü köşe yazarları, yayın yönetmenleri vardı. 5 bin insanın hayatına mal olan sağ-sol çatışması körüklendi. Darbeden sonra medya patronlarından Erol Simavi, Kenan Evren’e bağlılığını bildirdi.

28 Şubat (1997), tamamen medya üzerinden yürütülen bir operasyondu. Kasetler, Genelkurmay’da hazırlanıp servis edildi. Tankların, topların yerini gazeteler, televizyon kanalları aldı. Psikolojik harekâtla Refahyol hükümeti düşürüldü. Fethullah Gülen linç edildi. Ardından uydurma belgeler üzerinden ceza davaları geldi.

İrtica tehlikesinin öne çıkarıldığı aynı dönemde yolsuzlukların üzeri örtüldü. Medya patronları banka sahibi yapıldı. Soygun gözlerden kaçırıldı. Medyanın askerle kurduğu ilişki sivil iktidarlarla da kuruldu. Halkın oyları ile iktidara gelen hükümetler, medyayı kullanılabilir, ulaşılabilir ve manipüle edilebilir olarak gördü.

Medya holdinglerinin finansal çıkarları iktidarla ilişkide belirleyici oldu. İktidarı şartsız destekleyen patronlara imtiyazlar sağlandı, kamu kaynakları ve bankalar peşkeş çekildi. Teşvikler, fonlar, tahsisler, krediler, kamu reklamları parti medyasına yönlendirildi. İktidar gazetecileri, ödül olarak çeşitli kurum ve şirketlere atandı. Olağanüstü zenginleşenler oldu. Anadolu Ajansı ve TRT âdeta iktidarın çiftliğiydi!

2013’ten sonra, yeni bir döneme geçildi; merkez medyanın yerini hükümete bağlı havuz medyası aldı. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi bir merkez, haber üretip ‘parti medyası’na servis etmeye başladı. Bilgi notları manşetlere çıktı. Gazeteciliğin en temel kuralları çiğnendi. Mütemadiyen yalan yayınladılar ve haberleri her gün ya bizzat muhataplarınca yalanlandı yahut diğer gazete ve TV’ler tarafından araştırılıp doğrusu ortaya çıkarıldı. Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları örtülmeye çalışıldı.

Bir elden çıktığı anlaşılan bir yalan, aynı anda birden fazla medya organında yayınlanıyordu!

AK Parti, bu süreçte medyayı sıkı biçimde kontrol altına aldı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMFS) eli ile muhalif gazete ve televizyon kanallarına el kondu. Eleştirel yaklaşan sesler susturuldu; patronlara terör suçlaması ile davalar açıldı ve mallarına el kondu. Muhalif gazeteciler ve köşe yazarları işlerinden edildi. Silivri toplana kampı haline geldi, yüzlercesi hapse atıldı! Sansür ve oto sansür yaygınlaştı. TRT, parti yayın organı haline getirildi. Gazeteciliklerinden şüphe edilen bazı kişiler sahneye sürüldü.

15 Temmuz kontrollü darbe girişimi sonrası medya, Darbe dönemlerindeki gibi psikolojik harekâtın aracı olarak kullanıldı. Algı operasyonları ile gerçeklerin üzeri örtüldü.

Bugün medya, merkezinden havuzuna tek parti döneminin de gerisine düştü. Her gün tek adamın fotoğrafı, birinci sayfaları süslüyor!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan