Mustafa Ünal ve engizisyon

Mustafa Ünal ve AKP engizisyonu

Ali Emir Pakksn

Mustafa Ünal nerde?
Erdoğan ile…
Mustafa Ünal nerede?
Abdullah Gül ile…
Mustafa Ünal nerede?
Bülent Arınç ile, Mahir Ünal ile, Süleyman Soylu ile, Numan Kurtulmuş ile.
Mustafa Ünal nerde?
Silivri’de.
Ya diğerleri?

Son karar duruşmasında Mustafa Ünal, Gül ve Erdoğan’ın daveti ile katıldığı seyahatlerin dökümünü çıkarmış. Başbakan ve Cumhurbaşkanı bir teröristi uçaklarına davet etmez herhalde, demiş!

Mustafa Ünal, sadece gazetecisidir.
Diğer sıfatların hiç biri ona yapışmaz.
AKP yokken o bu mesleğe girmiştir.
Nabi Avcı yazı işleri müdürüdür.
Zaman’da yazmaya Fehmi Koru başlatmıştır!

Ankara gazetecisidir ve siyaset ilgi alanıdır.
Özellikle milli görüş hareketini izlemiştir. Erbakan, Erdoğan ve Gül’e en yakın gazetecilerden biridir. O kadar ki Ünal’ın oğlunun kirvesi Abdullah Güldür. Balıkesir’deki sünnet düğüne gitmiştir.

Erdoğan, gecekonduda oturan sefil biri iken ondaki siyasi kabiliyeti görmüş ve röportajlar yapmıştır. Pınarhisar cezaevinde ziyaret etmiştir.

Savunmasında AKP’ye yakınlığını; “İtiraf ediyorum, yazılarımı gazetenin yayın politikasına bakarak değil AK Parti’nin politikalarına bakarak yazdım. Umarım yarın AK Parti’nin propagandasını yapmaktan yargılanmam…” sözleri ile anlatıyor.

Ünal, demokrattır. Darbelere karşıdır. 28 Şubat ve 27 Nisan gibi süreçlerde demokrasiden yana tavır koymuştur. AKP’nin kum torbasına döndüğü yıllarda siyasi iradenin hep yanındadır.

Zaman Davası, hukuki bir dava değildir. Bu çağda insanlar düşünce ve inançlarından dolayı yargılanamaz. Yasaklarla, kapatmalarla fikirler yok edilemez.

Ünal’ın savunması hukukun nasıl çiğnendiğinin kanıtları ile doludur. Demokrasi sayfasında yer alacaktır…

Üç müebbet istenen Ünal’ın iddianamesinde delil olarak sadece 9 yazısı vardır!
Bu bile onun sadece gazetecilik mesleğini yaptığının ispatıdır.

Ünal’ın dediği gibi hukuk cinayetlerini işleyen sulh cezalar tarihe “ AKP’nin engizisyon mahkemeleri” olarak geçecektir.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat gibi bu olağanüstü dönem de bir gün bitecektir.

Ünal, başı dik özgürlüğüne kavuşur da onu tanıyanlar nasıl bu leke ile yaşar ve onun yüzüne bakarlar, bilemiyorum…

Onun soruları ile bitirelim:

“Ey Numan Kurtulmuş, Ali Bulaç bir terörist midir?
Ey Naci Bostancı, Ahmet Turan Alkan bir terörist midir?
Ey Tuğrul Türkeş, Mümtazer Türköne bir terörist midir?
Ey Abdullah Gül, Şahin Alpay bir terörist midir? Ben bir terörist miyim?
Akıl ve vicdan sahibi AK Partililere soruyorum: Biz terörist miyiz?
Ali Bulaç’a, Ahmet Turan Alkan’a, Mümtazer Türköne’ye, Şahin Alpay’a, bana terörist diyenin vicdanından şüphe ederim.”A

Reklamlar

668: Tutsak bebekler

2018, kelimeler ve anlamları

Ali Emir Pakkan

15 Temmuz: Dünyanın yutmadığı, sahte darbe!
KHK: Her türlü hukuksuzluğun üzerini örtmeye yarayan kılıf.
Kayyım: Akbaba, helal mülke konan leş yiyiciler…
Muhacir: Vatanını terk eden her yaştan ve baştan insan. Kalmaları mümkün olsa gidecek değillerdi.
Esir: Halkındaki suçlamayı bilmeden, delilsiz ve iddianamesiz hapiste tutulanlar.
İşkence: Kadın erkek tanımadan savunmasız insanlara her türlü psikolojik ve fiziki baskıyı yapmak. 2018’de kaç ülkede sistematik işkence var? Türkiye onlardan birincisi.
Zindan: Medrese-i Yusufiye… Her anı dua ile geçirilen mekan. Dünyaya kapalı, Allah’a açık .
Meriç: Nice mazlumların ve mültecilerin mezarı…
Yunanistan: Her türlü rüşvete karşın, biz kabile devleti değiliz bir hukuk devletiyiz diyerek, kendine sığınanları despot rejime iade etmeyen komşu…
Kanada: Can ada.
Almanya: Gurbet ama değil.
Muavenet: Çarşı, pazarlarda soğan satarak, inşaatlarda çalışılarak, evlerde kazak örerek kazanılan gelirlerle
geride kalan mazlumlara uzatılan yardım eli.
Firavun: Ölmedi. Ülkeler dolaşıyor.
668: Zindandaki bebekler: Darbeler döneminde bile örneği yok.
1152: cezaevlerindeki hasta tutuklu sayısı.
Dilsiz şeytan: İsimlerinin başında kocaman sıfatlar bulunan ama zulme sessiz kalanlar.
Sulh ceza: İstiklal mahkemelerinin 21. Yüzyıldaki adı!
Siyah transporter: Devletin ( MİT) şehir eşkiyalığına soyunmasının simgesi.
Havuz medyası: Her satırı yalan, her satırı iftira, hükümetin fonladığı paçavralar.
Soykırım: Yahudilerden sonra hizmet hareketi mensuplarının başına gelen.
Cadı avı: Avrupa ve Amerika’da geçtiğimiz çağlarda yaşanan, bugün Anadolu’da süren insan avı.
Ergenekon: Gizliydi artık sahnede.
Perinçek: Erdoğan’ın kasetleri elimde diyen, 15 Temmuz’u bir gün önce haber veren ama dokunulamayan!
İhraç: Anadolu insanının tasfiyesi.
İşte bazı rakamlar…
4238: 15 Temmuz’dan sonra bir gecede ihraç edilen hakim savcı sayısı.
8570: TSK’dan ihraç edilen personel sayısı.
41 000: ihraç edilen öğretmen, akademisyen ve üniversite personel sayısı.
Siyasal İslamcı: İçi farklı, dışı farklı. Dini dünyevi amaçları için kullanan kişi veya parti.
Hizmet hareketi: İyilik hareketi.
F.TÖ: Yüzyılın iftirası.
Çağlayan: Sızıntı’dan sonra gelen. Hedefi tüm insanlık.
Gülen: Hakikatın susmayan sesi.

AA’nın zulüm dönemini anlatan delilleri

Öğrencileri kıyma makinelerinde kıydılardan, çay içelim şifresine!

Ali Emir Pakkan

Arada bir sosyal medya hesabımdan gelişmeleri takip ediyorum. Anadolu Ajansı, AA’nın bir haberi paylaşılmış! Başlık şu; “F. ‘nün yeni taktiği deşifre oldu” Neymiş? “Örgüt”, gizli toplantıların ifşa olmaması için “haydi çay içelim’ şifresi ile buluşuyormuş! Gizli tanık bu iddiayı ileri sürmüş! Habercilik burada başlar! Gazeteci alır bu iddiayı araştırır!
Kim çayı şifre yapmış? Nerede? Ne zaman toplanmışlar? Doğruluğunu teyit eder!

AA’nın bu “çay servisi” bazı başka servislerini hatırlattı bana…

27 Mayıs (1960) sonrası halk dehşete düşmüştü. Çünkü gazete manşetlerinde, üniversite öğrencilerinin öldürüldüğü yazıyordu! Ancak bir sorun vardı! Cesetler ortada yoktu! Yalan başka büyük bir yalanla örtüldü. Öğrencilerin cesetlerinin kıyma makinalarında kıyıldığı söylendi!

Et balık kurumu aranmış ceset parçaları bulunamamıştı. Daha büyük bir yalana ihtiyaç vardı. Kıyma haline getirilen cesetler, asfaltların altına serilip yok edildi, dediler!

Bu yalanların kaynağı neresi diye araştırmıştım. Tahmin ettiğiniz gibi; devletin Anadolu Ajansı çıktı.

Psikolojik harp eğitimi almış 2 Milli Birlik Komitesi üyesi subay, bir bülten kaleme alıp AA’ya göndermiş onlar da bunu haber diline çevirip “servis” etmişlerdi.

Ertesi gün bütün gazetelerde AA’nın yalan haberi manşetti!

Türk medyası olağanüstü dönemlerde hiç iyi sınav vermedi. Hep gücün emrinde oldu! Akan kana elleri bulaştı. Başka örnek vereyim.

12 Eylül’den ( 1980) önce toplumsal olaylar var! Sivas’ta Alevi-Sünni çatışması tezgahlanmış. Ortam hazırlanıyor. Görgü tanıklarından dinlemiştim. Cuma namazı çıkışı cemaat, Alevi mahallelerine yöneliyor! Neden mi ?

Devletin ajansı ve radyosu saat başı haber geçiyor. “ Aleviler Camileri ateşe verdi” diye! O günkü olaylara şahit bir Alevi dedesi, “Sivas nere, Ankara nere! Caminin ateşe verildiği doğru değil! Kim bu yalanı ajansa ulaştırdı? diye sormuştu. Devletin yayın organları eliyle Sünniler kışkırtılmış kan gövdeyi götürmüştü.

Yine başka bir servis olayını anlayayım.

1980, 6 Eylül.. Konya mitingi…İstiklal marşı okunurken bir grup ayağa kalkmıyor, oturuyor! O mitingi organize eden Mehmet Keçeciler’den dinlemiştim. “Biz kürsüden kimseyi görmedik. Ama akşam TRT televizyonu ve bazı gazeteler, bu grubun görüntülerini kullandı. Bir anlık olay… Herkes ve bütün basın kürsüde Erbakan’ı dinlerken bir anlık oturma olayı nasıl görüntülenebildi?”

Konya mitingi ülkeyi ayağa kaldırdı. TRT görüntüleri, 12 Eylül darbe bildirisine konu oldu. Tekrar ve tekrar kullanıldı.

28 Şubatta ’ı yazmıyorum bile! Sincan’da tanklar, Hürriyet için ikinci kez yürütüldü.

Psikolojik harpçiler, yine devletin yayın organlarında tezgâhlarını kurmuşlar! Tarihin hiç bir döneminde görülmemiş şekilde yalan haberler üretiyorlar! Alçakça, ahlaksıızca…

Kitleler bu haberlerle zehirleniyor! Kardeş kardeşe düşman ediliyor. Yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve cinayetler bu şekilde örtülüyor.

Ancak hemen belirteyim. Edirne’den öteye geçince kara propagandanın bir etkisi yok! Dünya gerçekleri görüyor. AKP’nin yayın organlarına itibar edilmiyor. En son Amerikan Dışişleri Sözcüsü, Sabah adlı paçavranınn muhabirine cevap vermedi. Basın toplantısında, “medya grubunun hükümet tarafından fonlandığını” söyledi.

Demokrasi ve hukuk döndüğünde, kara propaganda yayınları, “zulüm dönemi”ni anlatan deliller olarak zalimlerin boynuna asılacak…

Hizmetin evrenselleşmesi

Dünyanın renkleri ve evrenselleşme

Ali Emir Pakkan

Tarihi konuları yazıyorum daha çok, bazen de tarihe tanıklık ediyorum.
Dün olduğu gibi.
22 Nisan 2018, New York, dünyanın ticaret ve sanat başkentinde “dünya renkleri”nin buluşması var. Orijinal aldı ile 14. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali düzenleniyor. Queens Koleji’nin ev sahipliği yaptığı organizasyona Amerika Birleşik Devletleri, Romanya, Kenya, Ukrayna, Belarus, Avusturya, Hindistan, Kazakistan, Bangladeş, Tacikistan ve İsrail gibi farklı ülkelerden öğrenciler katılıyor.

Salon tıklım tıklım. Konuklar arasında çok sayıda Amerikalı var. Bazı ülkelerin sunumları sırasında bayraklarını sallanarak destek veriyorlar. Yerel yöneticiler, milletvekilleri, aktivistler, sanatçılar gösterilerileri ilgi ile izliyor.

Programda belli temalar öne çıkıyor. Barış, insanlık, özgürlük gibi…

Hz Yusuf’un kıssası ekrana yansıtılırken Azerbaycan’dan Ayhan Bunyadzade’nin “ “Ben bir Yakup idim” şarkısı gönülleri dağlıyor. Hz. Yusuf, hikayenin sonunda kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kurtuluyor. O hiç yalnızlık hissetmiyor. Allah hep onunla.

Yıllarca hapis yatan Güney Afrikalı Nelson Mandela’nın özgürlük mücadelesi canlandırılıyor. Sonra Mahatma Gandhi geliyor sahneye. Hintli aktivist liderin hayatı da direniş destanı. Zincirleri nasıl kırdıkları anlatılıyor… Onlara zulüm edenler tarihin çöplüğünde, ama iki lider de yaşamları ile insanlığa ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Fikirleri öldürülemiyor.

Ve ülkemizdeki soykırımın fotoğrafları yansırken ekrana Romanyalı İona “ onları serbest bırakın” çağrısı yapıyor. Bebeklere, annelere, masum ve mazlumlara özgürlük istiyor.

Önemli konuklar kısa konuşmalarla duygularını dile getiriyor. Phil Ramos, New York 6. Bölge milletvekili. Heyecanla şöyle diyor:

“Bu salondaki insanlar dünyanın her yerinde bu büyük ve güzel organizasyon için bir araya gelmişler. Savundukları tek şey daha iyi bir dünyanın oluşması. Bu bir humanizm hareketidir. Tüm Dünyada hizmet hareketi bu insanlık bayrağını dalgalandırıyor. İnsanlık için, barış için, hizmet hareketi ve mensuplarını selamlamak için elimi kaldırıyor ve sizi selamlıyorum. “

Türkiye’den uzaklaşan hizmet hareketi kullandığı dil ve temalarla yeni bir evreye geçiyor; evrenselleşiyor. New Jerseyli öğrencilerin “Dünya Günü” münasebeti ile;
“Ağaçları koru…
Hayvanları koru…
Dünyayı koru.” koreografisi ayakta alkışlanıyor.

Washington ve New York’taki bu gösterilerin sponsoru Enes Kanter. NBA yıldızı, hak etttiği alkışı alıyor. Bu zor günlerde bile salonları dolduran kalabalıklara da o teşekkür ediyor.

2019’da buluşmak üzere veda şarkısı hep birlikte söyleniyor…

Yeni bir dünya… yeni bir dünya kuruyorlardı…

Umut hep olacak.
Hikaye yarım kalmayacak…

Dünyanın renkleri New York’ta

Dünyanın renkleri ve evrenselleşme

Ali Emir Pakkan

Tarihi konuları yazıyorum daha çok, bazen de tarihe tanıklık ediyorum.
22 Nisan 2018, New York, dünyanın ticaret ve sanat başkentinde “dünya renkleri”nin buluşması var. Orijinal aldı ile 14. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali düzenleniyor. Queens Koleji’nin ev sahipliği yaptığı organizasyona Amerika Birleşik Devletleri, Romanya, Kenya, Ukrayna, Belarus, Avusturya, Hindistan, Kazakistan, Bangladeş, Tacikistan ve İsrail gibi farklı ülkelerden öğrenciler katılıyor.

Salon tıklım tıklım. Konuklar arasında çok sayıda Amerikalı var. Bazı ülkelerin sunumları sırasında bayraklarını sallanarak destek veriyorlar. Yerel yöneticiler, milletvekilleri, aktivistler, sanatçılar gösterilerileri ilgi ile izliyor.

Programda belli temalar öne çıkıyor. Barış, insanlık, özgürlük gibi…

Hz Yusuf’un kıssası ekrana yansıtılırken Azerbaycan’dan Ayhan Bunyadzade’nin “ “Ben bir Yakup idim” şarkısı gönülleri dağlıyor. Hz. Yusuf, hikayenin sonunda kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan kurtuluyor. O hiç yalnızlık hissetmiyor. Allah hep onunla.

Yıllarca hapis yatan Güney Afrikalı Nelson Mandela’nın özgürlük mücadelesi canlandırılıyor. Sonra Mahatma Gandhi geliyor sahneye. Hintli aktivist liderin hayatı da direniş destanı. Zincirleri nasıl kırdıkları anlatılıyor… Onlara zulüm edenler tarihin çöplüğünde, ama iki lider de yaşamları ile insanlığa ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Fikirleri öldürülemiyor.

Ve ülkemizdeki soykırımın fotoğrafları yansırken ekrana Romanyalı İona “ onları serbest bırakın” çağrısı yapıyor. Bebeklere, annelere, masum ve mazlumlara özgürlük istiyor.

Önemli konuklar kısa konuşmalarla duygularını dile getiriyor. Phil Ramos, New York 6. Bölge milletvekili. Heyecanla şöyle diyor:

“Bu salondaki insanlar dünyanın her yerinde bu büyük ve güzel organizasyon için bir araya gelmişler. Savundukları tek şey daha iyi bir dünyanın oluşması. Bu bir humanizm hareketidir. Tüm Dünyada hizmet hareketi bu insanlık bayrağını dalgalandırıyor. İnsanlık için, barış için, hizmet hareketi ve mensuplarını selamlamak için elimi kaldırıyor ve sizi selamlıyorum. “

Türkiye’den uzaklaşan hizmet hareketi kullandığı dil ve temalarla yeni bir evreye geçiyor; evrenselleşiyor. New Jerseyli öğrencilerin “Dünya Günü” münasebeti ile;
“Ağaçları koru…
Hayvanları koru…
Dünyayı koru.” koreografisi ayakta alkışlanıyor.

Washington ve New York’taki bu gösterilerin sponsoru Enes Kanter. NBA yıldızı, hak etttiği alkışı alıyor. Bu zor günlerde bile salonları dolduran kalabalıklara da o teşekkür ediyor.

2019’da buluşmak üzere veda şarkısı hep birlikte söyleniyor…

Yeni bir dünya… yeni bir dünya kuruyorlardı…

Umut hep olacak.
Hikaye yarım kalmayacak…New

Özal’a işte fedakarlık dedirten müdür eşi

Turgut Özal ve Türk okulları

Ali Emir Pakkan

Rahmetli Turgut Özal’ı vefatının 25. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Bu vesile ile onun son yolculuğunda, Arnavutluk Mehmet Akif Ersoy okulunda yaşadığı bir hadiseyi anlatmak istiyorum.

17 Nisan 1993… Türkiye’nin kalbi durdu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kaldırıldığı hastanede vefat etmişti. Sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı yüzbinlerce insanın omuzlarından ebediyete uğurlandı.

O gün Zaman’ın Yeni Bosna’daki merkezindeydim. Ankara’dan cenaze geliyordu. Hiç unutmuyorum. Havaalanına vatandaşlar akın etmişti. Cenaze töreni için Fatih camiine zor ulaştık… Yol boyu korteje eşlik etti gözü yaşlı insanlar…

Özal’ın vefatından önceki son yolculuğu Türk okulları içindi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ile başlayan yeni süreci, Türkiye’nin önüne yüz yılda bir gelecek fırsat olarak görüyordu. Balkanlar’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşulacağını söylüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin teşviki ile 1990’ların başından itibaren açılan Türk okullarını işte bu yüzden çok önemsiyordu.

Ama o yıllarda da devlet bürokrasisi okullara birtakım engeller çıkarılıyordu. Ankara’dan bazı olumsuz raporlar ülke yöneticilerine ulaştırılıyor, okulların önü kesilmek isteniyordu. Özal, ise bu engellerin aşılmasına çalıştı.

Cumhurbaşkanı, 22 Şubat’ta önce Balkanlar, ardından Orta Asya’ya gitti. Her ülkede temel atma törenlerine katıldı. Okul açılışları yaptı. Bazı okulların temeline kendi elleriyle harç koydu.

Balkan gezisinde ilk ziyaret Bulgaristan, ikinci durak Makedonya’ydı.
Sonra Arnavutluk’ a geçildi.

3-4 günlük Balkan gezisinde en büyük arzu, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Tiran’da yeni açılan Mehmet Akif Ersoy Koleji’ni ziyaret etmesiydi. Dışişleri devreye girmiş ve programı değiştirmişti! Türk okulu ziyareti güvenlik gerekçesiyle iptal edilmişti!

Türk okulu yöneticileri, Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü Musa Öztürk ile görüştüler. Gece saat 10’da Özal, suit dairede, lacivert renkli, beyaz çizgili pijamaları ile koltuğa oturmuş vaziyette misafirlerini kabul etti. Okul yetkilileri, heyecanla hizmetleri anlattı ve ‘Sayın Cumhurbaşkanımız sizi mutlaka bekliyoruz” dediler. Özal, onları kırmadı. “Siz merak etmeyin, ben cumaya da gideceğim, okula da geleceğim.” dedi.

Ertesi gün, Dışişleri Bakamlığı mensupları ve büyükelçinin itirazına rağmen okul ziyaretini programına aldı. Öğrenciler, öğretmenler, veliler bahçede bekliyordu. Okul, gece gündüz çalışmalarla birkaç ay önce ancak açılabilmişti.

Özal ve beraberindeki yetkililer bahçeye gelince öğrenciler, Türk ve Arnavut millî marşlarını okudular. Herkes duygulandı. 4 katlı okulun ön yüzünde Cumhurbaşkanı Özal’ın büyük resmi, her iki yanında ise Türk ve Arnavut bayrakları asılıydı. Özal, okulu ve sınıfları dolaştı, 3. katta yemekhaneye yöneldi.

Açşı önlüğü giymiş başörtülü bir bayan, “Cumhurbaşkanım hoş geldiniz!” deyince Özal şaşırdı. “Siz kimsiniz? Türkçeyi çok iyi konuşuyorsunuz.” dedi. Bayan, “Ben okul müdürü Mehmet Bey’in eşiyim.” diye cevap verince Özal bu sefer daha çok şaşırdı: “Peki, mutfakta ne yapıyorsun?” Bayan, “Efendim, yurt kısmı bu ay açıldı. Aşçı bulamayınca bu çocuklara ben yemek yapıyorum.” cevabını verdi.

Özal, duygulanmıştı, yanındakilere dönerek “Bakın işte fedakârlık bu! İşte bu bizim esas hasletimiz.” dedi. Bu fedakârlığı oradaki Arnavut yetkililere tercüme etmelerini söyledi, onlar da hayret ettiler.

Herkes kendi hikayesini yazar.
Bugünkü idareciler de kendi hikayelerini yazıyor.
Onların hikayelerinde Türkiye’nin önüne yüzyılda bir çıkan fırsatı değerlendiren, Türk okullarını kapatmaya çalışmak ve fedakar öğretmenlerini alı koyup Türkiye’ye getirmek var!

Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, yarınlarda da rahmetle anılacak.
Ya bugünküler?

Serdengeçti: Said Nursi en az bir Sokrattır

Said Nursi’ye en az bir Sokrattır diyen şair

Ali Emir Pakkan

Tek parti döneminde Bedüzzaman hedefteydi, selam vereni tutukluyorlardı. Takipler ve davalar DP iktidarında da sürdü.

Devrin gazeteleri resmi ideolojiye bağlıydı. Sık sık Said Nursi’yi karalayan yayınlar yapılıyordu. Lehine yazı yazmak cesaret işiydi.

Osman Yüksel Serdengeçti, Said Nursi ile görüşen ender yazarlardan biriydi.
İstanbul’daki ziyaretinden izlenimlerini mecmuasına yazdı.

1952’de Malatya hadisesinden dolayı tutuklanmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra ikinci defa Said Nursi’yi ziyarete gitmişti. Isparta’daki görüşmeyi de kaleme aldı.

Serdengeçti’nin yazıları, şiirleri hep dava konusu oldu. Fikirlerinlerinden dolayı defalarca yargılandı, tabutluk ve işkencelerden geçirildi. Ama o aydın duruşundan geri adım atmadı, doğru bildiğini söylemekten çekinmedi.

Bediüzzaman ve Nur talebelerinin linç edildiği o karanlık günlerde Serdengeçti, Said Nursi için “En az bir Sokrattır” demişti. Bakın şu satırlar onun:

“İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş… Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade… Şimşekler gibi bir zekâ… İşte Said Nursi!..

Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek.”
(1952, Mart, Serdengeçti)

1960 darbesinden sonra genel seçimlere gidillecekti. Osman Yüksel Serdengeçti, Konya’dan adaylığını koydu. Seçim çalışmaları yaparken tutuklandı. Cezaevinde Nur talebeleri ile birlikteydi. “Nurcu” diye insanlara zulüm edilmesine tepki gösterdi:

“1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte Dr. Sadullah Nutku ile o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’  

Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da, o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar?.. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’  Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek,  bu suali  sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya  Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…

İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”

Dertli şair acaba bugünkü zülümleri görse neler yazardı?