İstiklal mahkemelerinin 21.yüzyıl versiyonu!

Ali Emir Pakkan

Sulh Ceza Hâkimliklerinin sistemi ve uygulamaları, tarihe İstiklal Mahkemelerinin 21. yüzyıl versiyonu olarak geçecek.

1920’den 1927’ye kadar görev yapan İstiklal Mahkemelerini cumhuriyetin kuruluşundan önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekiyor. Cumhuriyet kurulmadan önce daha çok asker kaçaklarını cezalandırmak için ihtiyaç duyulan mahkemeler, cumhuriyetten sonra yeni rejime başkaldırıları sindirmek amacıyla faaliyet gösterdi.

Mahkemelerdeki yargılamalar delil yönteminden çok “vicdani kanaate” göre yapılmaktaydı. Kararları kesindi; itiraz ve temyiz hakkı yoktu. Meclis’in onayına gerek olmadan idamlar hemen infaz ediliyordu! Mahkeme üyeleri Halk partiliydi.

Mahkemelerin nasıl çalıştığını tutanaklardan aktarayım.

“Şükrü Bey söz istedi:

-Bu işte Abdülkadir’in pek mühim bir rol oynadığı anlaşılıyor, tavzih edeceğim (açıklama yapacağım). Bir avukat tutacağım…

Reis Kel Ali (Ali Çetinkaya):

-İstiklal Mahkemeleri, dava vekillerinin cambazlığına gelmez. Mahkememizin derecatı yoktur. Millet hükme intizar ediyor, ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlara falan geçilecek vaktimiz yok.”

Birçok gazeteci, ‘casusluk yaptığı ve rejime muhalefet ettiği’ gerekçesiyle tutuklandı. Gazeteler kapatıldı.Eşref Edip, Ahmet Emin Yalman, Velid Ebuzziya, İsmail Muştak gibi isimler derdest edildi. Seyyid Tahir Efendi, Tahirül Mevlevi, Ömer Rıza Doğrul, Hasan Basri Çantay gözaltına alındı. İdam sehpalarında sayıları bugün bile tartışılan yüzlerce kişi sallandırıldı.

Bazı yazarlar, sıranın kendilerine gelmeyeceğini düşünüp, zulme sessiz kaldılar ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Zekeriya Sertel, onlardan biriydi. Şöyle anlatıyor:

“Memlekette bir terör havası esiyordu. Biz ne rejime düşmandık, ne de doğrudan doğruya günlük politikayla uğraşıyorduk. Onun için bu fırtınanın bize kadar geleceğini sanmıyorduk. İşimize devam ediyorduk. Fakat bir gün akşam üzeri eşimle birlikte beş yaşındaki yavrumuzu alarak Gülhane Parkı’na gitmiştik. Bir ağaç altında yavrumuzu seyrederek konuşmaya dalmıştık. Birden karşımıza bir polis dikildi ve beni Polis Müdürlüğü’nden istediklerini bildirdi. Bu davetin önemini o anda anlamadım. – Peki, dedim, çocuğu eve bırakalım, gelirim. Polis güldü: – Öyle değil efendim, dedi. Şimdi beraber gitmemiz lâzım. O vakit anladım. Terör bana kadar ulaşmıştı. Karımı ve çocuğumu parkta bırakarak polisle birlikte müdürlüğe gittim. Beni derhal bir odaya aldılar. Kapıyı kapadılar. Hiçbir şey sormadılar, hiçbir şey de söylemediler. Niçin tutulmuştum, ne olacaktım, hiçbir şey bilmiyordum. “(Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım 1905-1950, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977)

Türkiye, 2017’te yeni bir karanlık dönemle ile karşı karşıya; kapalı devre çalışan yargı eli ile ülkede tam bir terör estiriliyor! İşin ilginç yanı ‘siyasal İslamcı” bir parti eliyle bu yapılıyor!

Kâzım Karabekir, İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’nu Meclis’e sevk eden İsmet Paşa’ya şöyle demişti: “Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Edilemedi…

21. asırda da edilemez, edilemeyecek!

Ali Emir Pakkan

Reklamlar

Nurettin Topçu ve “Siyasal İslam”

Silivri veya sürgüne götürecek fikirler!

Ali Emir Pakkan
Nurettin Topçu (D. 7 Kasım 1909), Türk kültür ve fikir hayatının en önemli isimlerinden biridir. Felsefeciydi. Doktorasını Paris Sorbonne’da yaptı. Hiçbir devrin adamı olmadı, her zaman ve zeminde fikirlerini yüksek sesle dile getirmekten çekinmedi.

İzmir’de çıkardığı 4 Mayıs 1939 tarihli Hareket dergisindeki bir yazısından dolayı soruşturma geçirdi. Liderin putlaştırılmasını eleştiriyordu. Tek parti iktidarının tepkisini çeken Topçu, bu yazıdan dolayı memuriyetten men edilmek istendi. Denizli’ye sürgün edildi. O yıllarda Said Nursi ile tanıştı. Mahkemelerini takip etti, duasını istedi.

Topçu’nun bazı fikirleri, ‘İslamcı’ bilinen çevreleri rahatsız ediyordu. Topçu’ya göre, İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikriydi. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesiydi.

İnsanların din adına cami önlerine dökülmelerinin ‘cihat’ sayıldığı bir dönemde, Topçu bu gösterilere karşı çıktı. 1969’da yazdığı ‘İsyan Ahlakı’ ve ‘kin ve din birleşmez’ başlıklı yazılarında;

“Din kardeşlerinin birbirlerini öldürmesi İslam’da var mıdır? Allahın emirlerini böylesine pervasızca çiğnedikten sonra yine de kendilerinin Müslüman olduklarına inanmalarının sebebi sakallı, salavatlı ve hacı oldukları mıdır? Allah’ın emirlerine itaat ettirmek için cihad yapılırmış. Nerede ve hangi devirde yumruk ve balta ile kalpler kazanılmıştır?” diyordu.

Topçu, tarihe kanlı Pazar olarak geçen ve Bugün gazetesinin kışkırtmalarının sebep olduğu olaylardan sonra da kalemini tertipçilere doğrultmuştu:

“Onlar acaba kanlı günün akşamında rahatça uyuyabildiler mi? Yarınki İslamiyet’i bu mukaddes topraklarda katlettiklerini hiç düşünmediler mi? Gözyaşlarını içine olsun sızdıran olmadı mı? Acaba o kadar mı nasırlandı ruhlar?“

1961’de bir yazısında; “Bu mukaddes cihadın siyaset cephesinde yapılacağını zannedenler yakın tarihimizde birkaç kere yanıldıklarını gördüler. Cihadımız fikir ve ruh cephesinde, ahlak ve iman cephesinde yapılacaktır:” diyordu.

Devrin manevi şahsiyetlerinden Hasib ve Abdülaziz Efendilerle tanışan Topçu, Nakşî şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi’ye intisab etti. Celâl Ökten’den de İslâmî ilimler yönünden faydalandı. İmam-Hatip okullarının kuruluşu sırasında Celâl Hoca ile mesaî arkadaşlığı yaptı. İmam hatip lisesinde dışardan verdiği derslerden para almadı. Nedenini soranlara; ‘Din hizmetleri para karşılı yapılamaz’ diyordu.

1970, Hareket Dergisi’nin eylül sayısında ‘Toplumda din adamının görevi’ başlıklı makalesinde Topçu, din adamlarına mesuliyet yükleyen görevleri sayıyor. Anadolu’da Selçuklu Devleti’ni kuranlar ve Osmanlıların Hz. Peygamber’in (SAV) yolunda yürüdüklerini anlatıyor ve “Fatih’in yanında bir Akşemsettin, Yavuz’un yanında Zenbilli Ali Cemali vardı. Bu büyük din adamları, onları irşad ederek bulundukları kemal mertebesine ulaştırdılar.” diyor.

Topçu, Osmanlı Sarayı’nın ilme ve alime hürmetine örnek olarak meşhur ‘kaftan hadisesini gösteriyor:
“Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemen’e teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Padişah’ın sağ yanında at süren kazasker ibn-i Kemal heyecan içindedir ve geride kalmıştır. Padişah ona dönerek yanına gelmesini işaret eder. Maalesef ibn-i Kemal’in atı, Padişah’ın yanına vardığı anda yerdeki iri çamur yığınına basarak çamuru padişahın üzerine sıçratır ve kaftanının baştan aşağı çamura bulaştırır. Bu hareket üzerine korkudan titremeye başlayan kazaskerin hayret bakışları önünde Padişah atından iner, kaftanını çıkarır ve kaftancıbaşıyı çağırarak ona teslim ederken şu sözleri söyler: “Alınız bunu, tabutuma örtünüz. Zira ulemanın atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için bir şereftir.”

Topçu cümleyi şöyle bağlıyor: “Nesiller için bir ilim müzesi olacak o kaftan hala onun tabutunu örtüyor. Lakin ibret alacak ziyaretçiler yok, onlar ölmüştür.”

Topçu, “Bugün ne için din adamı gözden düşmüştür?” sorusuna ise şu çarpıcı cevabı veriyor: “Servet, ikbal ve tahakküm ihtirasları tam üç yüz seneden beri din adamı müessesesini, bu ilahi emanet yuvasını çürütmektedir. Dini kuvvete hörmet ve itibar, o günden beri sarsılmaktadır. Dini yaşayışın eseri olan ruh kuvveti de onlarla birlikte kayboldu. Zaaf, ahlaka sirayet etti. Üç asrın sonunda, nihayet bedbaht devrimizde din adamının görevi diye bırakılan miras pek açıklı bir şeydir: Teganni ve ticaret, cehaletle taassup ve bir de medeni hayat önünde kabullenilen aşağılık duygusu.”

Peki ne yapmak lazım?

“Her şeyden önce din adamları cemiyet hayatının her köşesine nüfuz etmeli, hayatın her sahnesinde vazife almalıdırlar, öyle ki mihrapla minberdeki vazifeler en sonuncu görevleri olsun. Dilencilik, büyücülük ve particilik gibi zilletleri ve reziletleri sizler yok edeceksiniz. Dernekler açacaksınız, her yerde hemcinsinize yardım elini uzatacaksınız. Her içtimai ve insani vasıtaya el koyacaksınız: Kitaba, gazeteye, şiire, romana, sahneye ve sanata. Her varlığın haline hörmet edeceksiniz ve her varlığın kendi diliyle konuşacaksınız. Şerire, şakiye ve komüniste bile hakaret etmeyeceksiniz. Rahmet diliyle kalpleri fethedeceksiniz. Şiddete düşman, rahmetle şefkate hayran olmasını bileceksiniz.”

Şu sözler de onun:

“Hür olduğum için senin istediklerini yapmaktan acizim; yıkamam, iftira edemem, yalan söyleyemem, zulmedemem. İşte bende ki bu muhteşem aczin ilâhi adı hürriyettir.”
Büyük entelektüel, 10 Temmuz 1975 tarihinde vefat etti.. Bugün yaşasa bu düşüncelerinden dolayı ya Silivri’de ya da sürgünde olurdu!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Mehmet Uzun ve AKP adı

Yazar Mehmet Uzun, 1953’te Urfa Siverek’te doğdu. 12 Mart 1971’de demokrasiye bugünkü gibi ara verilmişti.

18 yaşındaydı. Kürtçülükten gözaltına alındı Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne gönderildi. 3 Mart 1972’de tutuklandı. Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne sevk edildi… Hapishanelerde işkence, mahkemelerde hakaret gördü!

1976’da Rızgari davasından yargılandı. Derginin sorumlu müdürüydü… 9 ay hapis yattı. Hapisten çıktı. Dava sürüyordu.

Mahkûmiyetinin kesinleşeceğini anlayınca bir yolunu bulup yurtdışına çıktı….

İsveç’te yıllarca sürgünde yaşadı.

12 Eylül 1980’de demokrasi yine askıya alınmıştı. Askeri idare, 1981’de ünlü yazarı, vatandaşlıktan çıkardı.

Mehmet Uzun, sürgün yıllarında siyasetle arasına mesafe koydu… Dil, kültür ve edebiyata yöneldi. Romanlarını Kürtçe, denemelerini, makalelerini ise Türkçe yazıyordu.

Kürtçe, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları 20’ye yakın dilde yayınlandı. İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği yaptı. İsveç Pen Kulübü ve Uluslararası Pen Kulüp’te çalıştı. 2001 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Geleneksel Düşünce ve İfade Özgürlüğü ödülünü aldı.

1992’de Türkiye’ye gelebildi! Mide kanseriydi… 11 Ekim 2007’de Diyarbakır’da hayatını kaybetti.

Ve 10 yıl sonra… 2017’de, Mehmet Uzun parkının tabelası indirildi. Anıtı kaldırıldı…

Bir parktan adının silinmesi yazar Mehmet Uzun’a ne kaybettirir? O, Kürt edebiyatının en önemli ismi olarak kalacak ve eserleri ile yaşayacaktır. Ama AKP’nin adı dikta rejimlerinin yanına yazılacaktır!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

“Sizde hiç din iman yok mu?”

Beni defalarca dövdüğünüzü, emniyet kadrosu namı altında adaya gelen ekibe dövdürdüğünüzü, sizin yardımcılarınız Akay (Şakman) ve Teoman’ın (Koman) yardımları ile ayaklarımı tüfenge bağlayarak tırnaklarımı söktüğünüzü, arzu ettiğiniz ifadeleri vermediğim ve imza etmediğim için beni gece yarısı halata bağlayarak Yassıada’da baş aşağı denize sallandırdığınızı niye itiraf edemiyorsunuz?’

Yassıada Komutanı Tarık Güryay’ın 1970’te yayımlanan anıları üzerine polis müdürü Bumin Yamanoğlu, o güne kadar sadece DP’lileri bildiği işkenceleri böyle ifşa etmişti. 

27 Mayıs 1960’taki askerî darbeden sonra Demokrat Partililerin tamamı Yassıada’ya götürüldü ve yargılama sürecinde işkence gördü. Cezaevinde 10 milletvekili ve bürokrat hayatını kaybetti. 

27 Mayıs cuntası, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’u idamla yargılarken, 7 bin subayı tasfiye etti. DP’lilere iyi muamele ettiği tespit edilenler pasif görevlere çekildi. Bir deniz binbaşısı yapılanlara dayanamadı, adayı terk etti. Darbenin hakkını verenlerin ise yıldızı parladı. 

Yassıada’da Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’la birlikte milletvekili, asker  ve sivil bürokratlar büyük işkenceden geçirildi… Kadın Milletvekili Perihan Arıburun saçlarından sürüklendi. Faruk Oktay, işkencede hayatını kaybetti. 

DP Kütahya Milletvekili Ahmet İhsan Gürsoy, Başbakan Adnan Menderes’e yapılanları şöyle anlatıyor: “Menderes’in avukatlarının tevkif edilmesini takip eden günlerde Bayar’ın avukatı Gültekin Başak, müvekkili ile konuşmaya gitmiş. O gün Bayar avukatını fevkalade üzgün görmüş. Subay nezaretinde konuştukları için dolambaçlı yollardan sorduğu halde üzüntüsünün sebebini öğrenememiş. Sonradan Kayseri Cezaevi’nde Başak, Bayar’a o günkü durumunun nedenini anlatmış: ‘Sizi ziyaret için subay mahfelindeki odanıza doğru ilerliyordum. Önümde benden iki metre kadar ileride bir subay, muhafız olarak gidiyordu. Muhafız sizin oda kapınıza yaklaşmak üzereyken ben de rahmetli Menderes’in kapısının önüne ulaşmıştım. Kapı aralıktı. O esnada rahmetlinin gayet nazik bir şekilde aralık kapıyı daha da açarak ‘Avukat bey, benim avukatlarıma ne oldu? Onlar gelmediğine göre ben ne yapabilirim?’ şeklindeki sualleri ile karşılaştım. İşte bu anda hol kısmından nasılsa buraya gelmiş bir subayın rahmetliye ağır küfürlerle tekme tokat hücum ederek onu odaya kapattığını gördüm. Şiddet hareketlerinden mütevellit gürültüler kapanan kapının arkasında devam ediyordu. Rahmetlinin maruz kaldığı ağır muamele, sizin durumunuz ve şahit olduklarımla adeta çökmüştüm. O anda ne yapmam lazım geldiğini bugün dahi tespit edebilmiş değilim. Bir kelime ile insanlığımdan utanmıştım. Bu hadiseyi görmemek için keşke bugüne kadar yaşamamış olsaydım.”

Yine Demokrat Parti milletvekillerinden Sezai Demiray anlatıyor: “Hücreye götürüldüm. Bir gürültü ile kapı ve demir sürgüler arkamdan kapatıldı. Ayak seslerinden Yüzbaşı Necdet ve bizi getiren tomsonlu onbaşıların gittiklerini ve koridorda iki nöbetçinin kaldığını anladım. Aradan bir saat ya geçmiş veya geçmemişti ki yanımdaki hücrelerden birinden canhıraş sedalar gelmeye başladı. ‘Ölüyorum, hiç sizde din iman yok mu? Allah aşkına bana bir doktor’ diye bağırmalar duyunca kulak kesildim. Takriben 20 dakika sonra da çok aşinası bulunduğumuz yüzbaşının cırlak sesini duydum. İnleyen hücrenin kapısına gelmiş ‘Ulan doktor senin neyine’ diyerek Türkçede ne kadar küfür varsa saymaya başlamıştı. İnleyen ses ise ‘Vallahi ölüyorum yüzbaşım, doktor doktor’ diye kesik kesik seslenmeye devam ediyordu. Daha sonra koridorda birtakım sesler ve gidip gelmelerden sonra inleyen ses kesildi. Sonradan bu inleyenin, İstanbul’un genç ve enerjik Emniyet Müdürü Faruk Oktay olduğunu ve vak’adan 2-3 gün sonra Yassıada’da vefat ettiğini öğrendik.”

Zalim bazen asker bazen de bugünkü gibi sivil olur. Hizmet hareketine yapılanı, en iyi zulme maruz kalanlar anlar. Kendilerine yakıştırdıkları sıfatlar ne olursa olsun zulüm tek millettir.. 

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Barla’da tecrit ve Risale i Nur

Ali Emir Pakkan
“Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen yanımda on beş yirmi günde bir misafir bulunuyor. ” Bu sözleri Barla’da Çam dağında yazıyor Bediüzzaman.

Tek parti dönemi… Çağın alimi Said Nursi, Van’dan ellerine kelepçe vurularak sürgüne gönderiliyor. Isparta Barla’da 1934’e kadar yaklaşık 8 sene tecritte yaşıyor…

Canilere bile bazı haklar tanınmışken o akraba ve dostları ile bile görüştürülmüyor…

İnsanlarla sohbeti arzuladığında, talebelerini yanında hayal edip, onlarla dertlenip teselli buluyor:

“İşte gece vakti garip bir vaziyette, şu dağlarda sessiz sedasız, yalnız ağaçların hazin hışırtıları arasında kendimi birbiri içinde beş farklı renkteki gurbetlerde gördüm.”

Çağın Kur’an müfessiri, ihtiyar, akraba ve dostlarından uzakta.. Vatanından ve yakınlarından ayrı…

Peki bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır?

Birden imanın Nur’u ve Kuran ın feyzi ile Rahman’ın lütfu imdadına yetişiyor.

“Hasbünallah ve niğmel vekil” diyor.

Hz. İbrahim’in ateşe atılırken yaptığı dua karşımıza çıkıyor. Ve sonra şu satırlar dökülüyor kaleminden:

“Cenab- ı Hakkı bulan neyi kaybeder?
Ve O’nu kaybeden neyi kazanır?”

İman nuru ile karanlıklar aydınlanıyor ama o hüzünlü hal bir süre etkisini sürdürüyor. Talebelerine soruyor;

“Ben garibim, gurbetteyim, ve gurbete gideceğim. Şu misafirhanedeki işim bitmiş midir? Ta ki sizleri ve sözleri vekil tayin etsem, dünyadan tamamen alakamı kessem. Ulvi bir gurbeti arayabilir miyim? ” (Mektubat)

Tek Parti, kendisine biat etmeyen Bediüzzaman’ı Barla’da tecritte tutarak cezalandırıyor.

Onun Kur’ân hizmetine engel olmak istiyorlar…

Ancak kader başka türlü tecelli ediyor.

Sürgün yurdu, Kur’ân’ın müdafaasını yapacak ve mucizeviliğini gösterecek Risale-i Nur eserlerinin yazıldığı yer oluyor…

Bediüzzaman, Mektubunun sonunda, “Nur’la kavga edilmez, ona düşmanlık beslenmez, sadece kovulmuş şeytandan başka ondan nefret eden olmaz.” diyordu.

Bugünkü hapislerin, tecritlerin, sürgünlerin, neye tecelli kaynağı olacağını ise bilemiyoruz…

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Her yer Yassıada

Ali Emir Pakkan

17 Eylül 1961 sabahı İmralı’da cellatların hazırlıkları sürüyordu. Öğleye doğru Başbakan Adnan Menderes’in hücresine gelen 6 doktor, sağlıklı olduğuna dair rapor verdiler. 

Darbecilerin acelesi vardı. Yola çıktılar. ‘Nereye gidiyoruz?’ diye sordu başbakan. ‘Hastaneye!’ dedi Güryay. İmralı’ya 13.15 gibi geldiler, iki subay koluna girdi. Misafirhanenin giriş kapısının solundaki odaya alındı. Elleri önden kelepçeliydi. İnfaz kararı yakasına iliştirildi. Başsavcı Ömer Altay Egesel tarafından hükmü okundu. “Ayın kaçı?” dedi. Bir sigara istedi. Fotoğrafları çekildi. Duayı müteakip idam gömleği giydirildi. İmralı Cezaevi’nin bahçesine yürüdü. İki adım sıra ile iki yana askerler dizilmişti. Sola döndü. Misafirhane ile ambar arasındaki sehpayı gördü. Cellat ipi boynuna geçirdi. Sıktı… Altındaki sandalyeye vurdu. İnfaz yerine getirilmişti ancak Menderes çok çırpınıyordu. Urgan soğancığın arkasına gelmemiş, kasıtlı olarak kaydırılmıştı. Yere indirip ikinci defa ipe çektiler…

17 Eylül saat 19.00’da ilk olarak Ankara Radyosu’ndan haber açıklandı: “Sakıt başbakan Menderes hakkındaki idam hükmü infaz olunmuştur.”  18 Eylül 1961 tarihli gazeteler ise ‘Menderes idam edildi’ başlığı ile verdiler haberi. 

İdam öncesi, esnası ve sonrası yaşananlar ise kelimelerle anlatılamayacak vahşilikteydi. 

27 Mayısçılar, darbe sonrası ilk iş Yassıada özel mahkemelerini kurdu!  Bu mahkemelere özel hakim ve savcılar atadılar! Yargılama bir tiyatroydu! 

DP’li 402 milletvekilinin sorgulanması bir ay içinde yapıldı. İddianamenin incelenmesi için DP’lilere zaman bırakılmadı. İstanbul Barosu bir yazı ile DP’lilerin avukatlıklarının üstlenilmesini yasakladı! Menderes, hücresinde aylarca kimse ile konuşturulmadı. 

Mahkeme sürerken İstanbul Emniyet Müdürü Nevzat Emrealp’tan bir yazı ile cellat ve darağacı istendi! İnfazların İmralı’da yapılacağı 1,5 ay önceden cezaevi müdürüne bildirildi. İmralı Adası’nda 50’nin üzerinde çukur kazıldı. 

15 Eylül 1961’de kararlar açıklandı. MBK, idamları 4 saat içinde tasdik etti. Ne dosya ne gerekçeler okundu. Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun dışındakilerin idam cezaları son anda müebbede çevrildi.

İnfaz emri helikopterle İstanbul’a getirilip ada komutanlığına tebliğ edildi. Zorlu ve Polatkan 16 Eylül’de, Menderes 17 Eylül’de infaz edildi.

Menderes’in 16 Eylül sabahı, 30 kadar Equanil adlı uyku hapını içerek intihar ettiği söylendi. Adli Tabip Lütfü Tuncay’ın “İnfaza mâni hâli vardır” itirazına rağmen 17 Eylül’de “İdamında tıbbi engeli yoktur” diye rapor verildi! Menderes, komadan yeni çıkmış, nekahet dönemindeydi. Bir an önce asılabilmesi için, sağlıklı olduğuna dair rapor veren doktorlar “tıp cinayeti” işledi. İdam öncesi hukuka ve doktorluk ahlakına sığmayacak şekilde “genel muayene” adı altında, mesane kontrolü yapıldı! 

Bütün dünyada idamlar sabaha karşı yapıldığı hâlde, Menderes öğleden sonra 13.21’de asıldı. Çektiği acıdan ve zayıflıktan ayakkabıları ayağından fırlamıştı. Fotoğraf için ikinci defa ipte sallandırıldı. 

Defnedilirken vücudunda çok sayıda işkence ve sigara yanığı izleri vardı. 

Menderes’in infazı, öğleden sonra saat 14.26’da tamamlandı. Yassıada Komutanı Tarık Güryay idamlara nezaret etti. MBK üyelerinden bazıları ve 100 kadar subay infazı izledi. Daha sonra bir parti vererek idamları kutladılar!

56 yıl sonra her yer Yassıada! Hapishanelerden gelen mesajlara, mahkeme salonlarındaki yargılamalara bakarsanız, “27 Mayıs devrimdir” diyen zihniyetin iktidarını görebilirsiniz! Sözcüleri, ‘hayatımın en mutlu günlerini yaşıyorum’ diyordu! 

Yine de Adnan Menderes’in, ölüme yürümeden önce yazdığı mektubundaki şu satırlarla bitirelim: “Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Dirimden korkmayacaktınız. Ama simdi milletle el ele vererek, Adnan Menderes’in ölümü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir…’’

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

11 Eylül’de akan kan 12 Eylül’de nasıl Durdu?

11 Eylül’de akan kan
12 Eylül’de nasıl durdu?

Ali Emir Pakkan

12 Eylül’ü en iyi anlatan cümle Süleyman Demirel’e ait. 9. Cumhurbaşkanı, “11 Eylül’e kadar akan kan ne oldu da 12 Eylül’de duruverdi!? ” demişti.

Aslında bu sorunun cevabını en iyi kendisi biliyordu. Çünkü dönemin başbakanıydı. Askerin istediği bütün yetkileri vermişti. Sıkıyönetim vardı bazı illerde. Ama hayret, bir sağdan bir soldan insanlar ölmeye devam ediyordu. Ankara’nın göbeğinde bombalar patlıyordu!

12 Eylül darbesinin iki yönü vardı. Bir, Hazırlık; Darbeye 79’da karar verilmiş ama şartların olgunlaşması beklenmişti. Bu bir yılda kan gövdeyi götürdü! Binlerce genç hayatını kaybederken birileri elini oluşturuyordu. İki, İcra; Bayrak harekat planı ile yönetime el kondu; binlerce insan tutuklandı; hapishanede ve işkencede öldü, idam edildi!

Peki şartları kim olgunlaştırdı? Dönemin bakanlarından eski AP genel sekreteri Nahit Menteşe bir röportajda şu açıklamalarda bulunmuştu…

-Darbeye doğru bazı olaylar var. Terör tırmanıyor mesela. Bunların arkasında ne vardı?

Asker. Tabanı tutabilmek için mesela Kızılay’da bombalar patlatıyorlardı. Vecdi Gönül, Ankara valisi; ben, genel sekreterim. Bazı olaylar sebebi ile ihbar ediyoruz. Sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer katiyen üzerine gitmiyor. Adana’da, Diyarbakır’da böyle.

-İstanbul’da yüz yerde bomba patlamış. Araştırmadınız mı bu nasıl oluyor diye?

Millî Eğitim’e, müsteşara telefon ettim, “Buraya kadar gelebilir misiniz?” “Efendim arabalarımız bağlı, her tarafta bombalar patlıyor.” dedi. Ben o zaman ‘bu iş bitecek herhâlde’ diye düşündüm. İki milletvekilimiz hakkında gensoru görüşmesi vardı. Korkut Özal grubunu davet ettim. MSP’nin o grubunu ikna ettik; fakat Kızılay’da bomba hareketleri devam ediyor. Kimse çıkamıyor, gidemiyor. 11 Eylül günü açtım telefonu Demirel’e, “Efendim Sezgin ile Kıratlıoğlu’nu kurtaracağız; ama devleti kurtaramayacağız.” dedim. Akşamüzeri konuta gittik. İhsan Sabri Bey, Evren’le konuşmuş. “Paşam, ihtilal mi yapıyorsunuz?” demiş. “Yok öyle şey!” cevabını almış.

-Terör eylemlerinin arkasında kim vardı?

Bu eylemlerin arkasında yine Silahlı Kuvvetler var. Kim kumanda zinciri kurdu ise onlar, yani Evren var.

-Asker mi patlatıyor bombaları?

Tabii, tabii.

-Sıkıyönetime rağmen olayların sürmesinin sebebi ne?

Sıkıyönetim, yani asker görevini yapmıyor.

-Maraş ve Çorum olaylarının arkasında kim vardı?

Alevi, Sünni ortamı teşvik eden gizli güçler, sırtlarını okşuyor, sokak hareketlerini meydana getiriyorlar. Kendiliğinden olmaz. Bu böyledir. İhtilali organize edenler bunları planlıyorlar. Şartları olgunlaştırmaya çalışıyorlar. ( Aksiyon Dergisi)

37 yıl geçti… Türkiye, vatandaşına tuzak kuran yapılarla hiç hesaplaşamadı… “11 Eylül’de akan kan, 12 Eylül’de nasıl durdu?” sorusunun cevabı net verilebilseydi, 28 Şubatlar, 15 Temmuz’lar olmazdı!

Eski bakan Menteşe, 2012’deki aynı röportajda, “Bugün Ortam yok. Ortam ve şartlar tahakkuk ettiğinde onlar darbeyi hazırlar ve yaparlar.” diyordu… Aynı öngörü ne yazık ki bugün de geçerli…