Erken seçim mi? Sine-i millet mi?

Erken seçim mi, sine i millet mi?

Ali Emir Pakkan

En son Beşiktaş Belediye Başkanı görevden uzaklaştırıştırıldı. Artık seçimin de bir hükmü kalmadı! Ancak CHP lideri, meydan okuyor. Erken seçim istiyor. Kemal Kılıçdaroğlu’ nun resmî Twitter hesabındaki paylaşım şöyleydi:

“İktidara meydan okuyorum: Gelin Türkiye’nin geleceği için 17 ay beklemeyelim, yerel seçimlerde halka gidelim.”

En sonda yazacağımı başta yazayım:
OHAL kalkmadan, adil ve güvenli seçim şartları sağlanmadan seçimi istemek siyasi intihardır.

Bugün Türkiye, her bakımdan 1950 öncesi Tek parti dönemine benziyor. Ülke OHAL ile yönetiliyor. Yasama devre dışı. Yargı Saraya bağlı! Yürütme perişan. Valiler, AKP il başkanı gibi… Medya bağımlı! TRT, AA ve havuz adı verilen medya organları iktidarın kara propaganda aracı! Seçimler, adil ve eşit şartlarda geçmiyor. Sandık güvenliği yok. Oy sayımları şüpheli.

1950 öncesi de böyleydi. 1946 seçim faciasında açık oy gizli tasnif sistemi vardı! Herkes oyunu göstererek kullanıyor, sayım kapalı kapılar ardında yapılıyordu! Sandıklar tek parti memurlarına emanetti! Valiler, CHP il başkanı, kaymakamlar parti ilçe başkanıydı! Seçim kurullarında sadece CHP’li üyeler görev alıyordu! Sonuçların yazıldığı mazbatalar boş olarak sandık kurullarına imzalattırılmıştı.

Peki 14 Mayıs 1950’de, sandıkta iktidar basıl değişti? Beyaz devrim nasıl gerçekleşmişti?

1946 seçim faciasından sonra Demokrat Parti (DP) bütün gücüyle seçim sisteminin değişmesine çalıştı. Celal Bayar ve Adnan Menderes, büyük heyecan uyandıran mitinglerle kamuoyunu oluşturdu. Şaibeli seçimler gündemden hiç düşürülmedi!

DP, Meclis oturumlarına katılmayarak tepkisini daha ileri aşamaya taşıdı. Seçim sistemi değişmezse Sine-i millete döneceklerini ilan ettiler.

Sonunda CHP, geri adım atmak zorunda kaldı. İsmet İnönü ile Celal Bayar seçim sisteminin değişmesi konusunda anlaştı. Muhalefet ve iktidar milletvekillerinden oluşan bir komisyon kuruldu Seçim sistemi üzerine çalıştılar. Meclis’e getirilen ve ittifakla geçen yeni kanunla, “gizli oy, açık tasnif’ sistemine geçildi! Yargı güvencesi geldi.

14 Mayıs 1950 seçimleri, CHP-DP’nin birlikte çıkardıkları yeni seçim kanunu ile gidilen ilk seçimlerdi. Adil ve yargı denetimindeki seçimlerle halkın iradesi sandığa yansıdı. 27 yıllık tek parti dönemi böyle sona erebildi!

Seçim sistemi değişmese Halk Parti’nin kaybetmesi imkansızdı! İsmet İnönü, tek adam olarak kalacaktı. Milli şefin, çok partili sisteme geçme kararı ve ardından seçim sistemindeki değişikliğe “evet” demesi demokrasi tarihimize yazıldı.

AKP’nin kazandığı son seçimlerdeki şaibeler uluslararası bağımsız denetim kurumlarının raporlarında duruyor.
16 Nisan’daki referandum şaibeliydi.
Mühürsüz pusulalar geçerli sayıldı!

Son seçimlerde AKP, devletin imkanlarını sonuna kadar kullandı. Yetmedi Bakan, milletvekili ve il başkanları geceyarısı seçim kurullarına giderek sonuçlara müdahale ettiler! Ankara’da Mansur Yavaş kazanmıştı ama gece sonuçlar değiştirildi!
Muhalefet, sandık hırsızlığını gündemde tutamadı.

Bugün şartlar daha da ağırlaştı. OHAL var. KHK’larla ülke yönetiliyor. Muhalefet lideri Selahattin Demirtaş ve bazı milletvekilleri hapiste! Bu şartlarda gidilecek sandıktan milli irade değil ‘Tek adam’ın istediği sonuçlar çıkacaktır!

DP’nin seçim sistemini değiştirme mücadelesi Meclis zabıtlarında var!
AKP, adil şartlarda ve sandık güvenliği sağlanarak seçime zorlanabilir. Aksi takdirde Meclis’ten çekilme ve Sine-i millet gündeme getirebilir.

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Reklamlar

Bir yazarı nasıl öldürdüler!

Bir yazarın ölümü!

Ali Emir Pakkan

9 Mayıs 2017, Balıkesir, salı gecesi, saat 23 sıralarıydı, şiddetle kapı vuruldu. Ev halkı mutfakta çay içiyordu. Kızını ziyarete gelen büyük baba, yatsı namazına hazırlık için henüz kalkmıştı. Cemaatle namaz kılacaklardı.

Ev sahibesi hanım, şiddetle çalan kapıya yöneldi. Kimseyi beklemiyorlardı. İçinden, ‘ Kim acaba bu saate? Neden zili çalmıyor?’ diye geçirdi. Kapıyı açtı. Gelen sivil kıyafetli 10 kişiydi. Kimsiniz? sorusuna cevap vermediler. İçeri daldılar. Odalar ve banyodan ev halkını toplayıp ittire ittire salona doldurdular. Evde küçük bir kız çocuğu vardı. Annenin, ‘kızımı bana verin’ yalvarışına aldırış etmediler. Biri, ‘biz kızına senden iyi bakarız, çek ellerini’ diye bağırdı küstahça! Telefonları topladılar.

Gelen polisti! Girdikleri ev bir vatandaşa aitti. Bu arada içerden sesler yükseldi. Bir kaç dakika sonra, ‘kaçırıyor’ diye bağırdı biri. Bir kaç polis aşağı indi. İçerdekiler hiç bir yere kıpırdatılmadı!

Zaman durmuştu. Büyükbabanın olduğu odada neler yaşanmıştı? Bir kaç polis aşağıya neden inmişti?

2 saat süren bir arama yaptılar evde. Ayni zamanda ev sahipleri sorgulanıyordu. Psikolojik baskı altında ardı ardına sorular sordular. Annenin lavaboya gitme isteğini geri çevirdiler, ısrar edince bayan polis refakatinde ve kapı açık olmak kaydı ile izin verdiler.

Saatler 1. 30’u gösteriyordu. Arama bitti. Sorgu da…Polis aşağı inerken anne bir fırsatını buldu, balkondan aşağı baktı. Gözlerine inanamadı. Sevgili babası kanlar içinde sokak ortasında yatıyordu! Çaresiz döndü annesi ve eşinin yanına. Annesine gördüğünü söyleyemedi. Yaşlı kadının psikolojik rahatsızlığı vardı, gözyaşlarını içine akıttı… Küçük kızını bağrına bastı.

Bir süre sonra savcı geldi. İnceleme yapacağız, dedi! Bir iki dakika sürdü inceleme! Sadece bir dakika…

Ambülans sesi duymadılar! Doktor çağrılmadı! Ölüm saatine 23.30 yazılmıştı.

10 Mayıs tarihli kara Propaganda bültenlerinde olay, “Erzurum irşad imamı balkondan kaçarken düştü ve öldü” başlıkları ile duyuruldu… Başlık ve satırlardan kin ve nefret kusuluyordu! Akit isimli olan, “F. tö’nün toplantısına baskın yapıldı! Kaçmak isterken öldü’ yazmıştı!

Şüpheli şekilde ölen kişi, Mustafa Hikmet Kayapalı idi. ilahiyatçı ve yazardı. 59 yaşındaydı.

11 Mayıs perşembe sabahı babalarını Bursa adli tıptan alabildi aile. Öğlen namazını müteakip toprağa verdiler…
Kızı soruyordu; “Arandığını bile bilmeyen 59 yaşındaki bir insan karşısında sivil kıyafetli birilerini gördüğü için balkondan atlar mı! Onca polise rağmen bunu yapabilir mi?”

2017 Türkiye’sinde bir yazar, bir aydın, bir öğretmen, bir vatandaş böyle hayatını kaybetti! Nazi Almanya’sı, Stalin Rusyası değildi! Erdoğan Türkiyesiydi. Geride kalan 365 günde, İşkencenin bin çeşidi, zulüm ve ölümler vardı! Mazlumun sesi duyulmadı! Türk insanı ve dünya, gözü önündeki bu soykırıma daha ne kadar sessiz kalabilir? 2018’de zulüm biter mi?

Üç akıbet!

“O yobazın cenazesi! “

Ali Emir Pakkan

Demokrat Parti iktidarını üçüncü dönemiydi. Dine hizmet edenler “terörist” gibi takip ediliyordu. Nurcu ve Süleymancı diye insanlar evlerinden toplanıyordu!
Bediüzzaman Said Nursi ve Süleyman Hilmi Tunahan son nefeslerine kadar hedefteydi!

16 Eylül 1959, İstanbul’da büyük bir cenaze töreni vardı. Hüseyin Hilmi Tunahan Hocaefendi vefat etmişti! Vasiyeti gereği, Fatih camii haziresine gömülecekti. Resmî izinler alınmıştı.

Ancak Demokrat Parti hükümeti, akıl almaz bir yola başvurdu. Büyük İslam alimi Tunahan’ın cenazesinin Üsküdar’dan Avrupa yakasına geçirilmesine izin vermedi!

İçişleri bakanı Namık Gedik’in talimatı ile naaşa el kondu. Tunahan ailesi ve talebelerinin ısrarları sonuçsuz kaldı. Bakan Gedik, “Götürün o yobazın cenazesini , Karacaahmet’te bir çukura gömün!” diye talimat verdi!

Tunahan Hocaefendi, binlerce insanın katıldığı cenaze namazının ardından Karacaahmet mezarlığına defnedildi!
Vasiyeti, yerine getirilemedi.

‪20 Mart, 1960, Isparta’dan Urfa’ya doğru bir araba yola çıktı. İçinde asrın alimi Bediüzzaman Said Nursi vardı! Dostları ile vedalaşmıştı Haberi alan içişleri bakanı Gedik, emrindeki polisi harekete geçirdi: “Derhal Said Nursi’yi geri döndürün! ” ‬

Asrın Alimi, son yolculuğundaydı!
Urfa İpek Palas’a geldiğinde çok hastaydı! Bakan, üst üste valiyi, emniyet müdürünü aradı: “Gerekirse çöp arabasına bindirin, şehirden çıkarın!” diyordu! Urfalı, otelin önüne yığıldı. Üstadına sahip çıktı. Ve Nursî, 23 Mart 1960’ta otel odasında hayata veda etti. Cenazesine binler katıldı.

DP, sona yaklaşmıştı. 27 Mayıs 1960’da cunta yönetimi devr aldı. Peki Namık Gedik’e ne oldu? Tekme tokat gözaltına alındı ve bir çöp kamyonu ile Harp okuluna götürüldü! 3 gün sonra da hapsedildiği odasının penceresinden atlayıp öldüğü söylendi! Cesedi 15 gün morgda bekletildi! Bayan Melahat Gedik, “Altı kişinin mezarlığa gelmesine izin verildi. Gömülürken mezara yaklaştırılmadık.” diyecekti…

Süleyman Hilmi Tunahan ve Bediüzzaman Said Nursi, zulmün en şiddetli zamanlarında talebelerine hep sabrı tavsiye etmişlerdi…Tunahan, “Evliyanın kılıcı kınında değildir. Kimseyi kesmezler ama üzerlerine giden kesilir. Bizim dünya hayatımızdan korktukları gibi vefatımızdan da korkacaklar!” derken; Bediüzzaman ise, “Ben rahmet-i İlâhî’den ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! ” demişti…

Zaman onları haklı çıkardı…

Yeni Kahramanmaraş olaylarına dikkat!

Kahramanmaraş katliamının perde arkası!

Ali Emir Paklan

Darbeye karar verilmişti.
Fakat ertelediler…
Şartları olgunlaştıracaklardı.
Ülkenin dört bir yanında oluk gibi kan akıyor; emniyet ve güvenliği sağlamakla görevli olanlar ise seyrediyordu. Hatta bazı illerde olayları planladılar! Kahramanmaraş, o illerde biriydi.

1978 Maraş olayları tam bir derin devlet operasyonuydu. 19 Aralık Ülkücülerin gittiği Çiçek sinemasında ses bombası patlatıldı. 20 Aralık’ta Alevilerin kıraathanesine bomba atıldı. Akabinde İki TÖB-DER’li öğretmen öldürüldü. Cenazeleri cumaya kadar beklettiler. Namaz çıkışı gruplar arasında ilk çatışma yaşandı.

Benzin dökülmüş kibrit çakılmıştı! Akşam mahallelerde hazırlıklar yapıldı. Tahrik sürüyordu. Belediye hoparlöründen sürekli, “Dikkat dikkat kızıllar şehrimizi bastı!” anonsları yapılıyordu. “Aleviler suya zehir kattılar.” gibi akıl almaz yalanlar yayılıyordu. “Allah için savaşa” sloganları duvarlara yazılmıştı. Camilerin yakıldığı kulaklara fısıldanıyordu.

Yörükselim mahallesi kuşatıldı. Elleri silahlı, yüzleri maskeli şalvarlı yabancılar gurupları harekete geçirdi ve kayboldular. Alevi evleri önceden işaretlenmişti.

Polis, olaylara seyirci kaldı. Asker, geç sevk edildi. Cuma başlayan olaylar pazartesi sona erdiğinde her haneden feryatlar yükseliyordu. 111 kişi hayatını kaybetti. Ölenlerin içinde çocuklar, kadınlar ve yaşlılar vardı!

Adım adım plan işliyordu. Milliyet arşivinden birinci sayfayı çevirelim.
26 Aralık: Ecevit: Sıkıyönetime gerek var.
27 Aralık: TBMM, 13 ilde sıkıyönetim ilanını onayladı.
28 Aralık: 6 Sıkıyönetim Mahkemesi kuruldu.

Bülent Ecevit hükümetinin gardı düşmüştü. Asker ve sivil kanatta MHP, bütün yurtta sıkıyönetim istiyordu. Maraş’ı Çorum ve Sivas olayları takip etti. Aynı karanlık el hep devredeydi. Şartlar iyice olgunlaştırıldı.

2006’da Rahmetli Ecevit’in arşivinde çıkan bir belge olgunlaştırma işinin adresini gösteriyordu. Başbakan’ın üzerine “ çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu düştüğü belgede şu cümleler dikkat çekiyordu:

“CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Kahramanmaraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT’ten ( ? ) müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır.
MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.“ ( Hürriyet, 20 12 2006)

Dönemin bakanlarından Hasan Fehmi Güneş de, yıllar sonra, “Maraş olaylarına MİT bizzat katkı yaptı.” diyecekti. ( 22 Aralık 2011, NTV)

Kahramanmaraş olaylarında atlamamamız gereken bir gerçek de şu; Maalesef Allah, Kur’an deyip, harekete geçirilen şuursuz kitleler vardı. Bu caniler, “Kanımız aksa sa zafer İslamın”, “Müslüman Türkiye” sloganları ile çocukları ve kadınları katlettiler…

Yakınları öldürülen Hüseyin Ün anlatıyor: “O kalabalıklar arasında komşularımız bulunuyordu. Şu evlerde Aleviler var diye evleri gösteriyorlardı…” Kapısına dayanılan bir başka mazlum, şöyle sesleniyordu: “ Bunca yıl bir kötülük mü gördünüz bizden? Ne yaptık da bu mezalimi yapıyorsunuz? “ Elinde silah, dışardan bir ses;: “ Yok yok Ali Abi, Kuran hakkı için seni öldürmeyeceğiz. Ama aşağı in. “ diyordu… Ve aşağıda silahlar patlıyordu…

39 yıl sonra Kahramanmaraş’ta hunharca katledilen insanları rahmetle anıyoruz. Yara iyileşmedi. Çünkü bu ve benzer hadiselerin hesabı hiç sorulmadı. Şartları olgunlaştırma işi günümüze kadar geldi! Sahi; 15 Temmuz darbesini MİT neden haber vermedi? Alevi evlerine konulan işaretler, yeni eylem planlarının habercisi mi?

Ortaçağ yargısı!

Silivri’de Orta Çağ manzarası!

Ali Emir Pakkan

8 Aralık 2017, Silivri…Gazeteciler
Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mustafa Ünal, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne, Faruk Akkan, Mehmet Özdemir, İbrahim Karayeğen ve diğerleri iki yanlarında jandarmalarla duruşma salonuna geliyor. “Darbecilik” ve olmayan bir “terör örgütü”nün üyeliği ile yargılanıyorlar! İdam olsa, idam istenecek! Haklarında tek bir delil yok! 500 gündür hapisteler… İyi bir avukat da olan yazar Orhan Kemal Cengiz soruyor: “Hakkımda delil olmadan nasıl yargılanacağım, neyin savunmasını yapacağım?”

Savunmalardan da anlaşılıyor ki; dosyalarda sadece yazarların yazıları bulunuyor.

Şahin Alpay; “16 ayı geçti, 500 gündür hapisteyim. Somut delil yok. Zaman’da çıkan 7 yazı, hepsi o kadar. Darbeciliği, terör örgütü üyeliğini reddediyorum. Cebir ve şiddet suçu işlemedim. Her zaman şiddetin siyasetten men edilmesi için mücadele verdim. Aklımı kaçırmış olmam gerekir darbecileri desteklemek için…”

Mustafa Ünal: “Neden 500 gündür hapisteyim, gerçekten bilmiyorum. İddianamede 8 yazı başlığı ve 1 yazıdan 2 cümle… O kadar! Müşahhas bir delil yok. 500 koca gün yetmez mi delil toplamaya?..”

Ali Bulaç:,”Tam 499 gündür tutukluyum. Nedir müşahhas delil? Yok. Sadece 6 yazımla, o da yalnızca başlıkları zikredilerek yargılanmaktayım. Ben darbeci değilim. Darbe zorbalıktır çünkü… Darbeye davetiye çıkarmak alçaklıktır diye yazdım 15 Temmuz’dan çok kısa süre önce…”

Mümtazer Türköne: “Tam 500 gündür hangi gerekçeyle yatıyoruz, bunu bize açıklamanızı bekliyoruz. Demokrasiden, hukuktan yana oldum. Darbe karşıtı oldum.”

Prof Ahmet Turan Alkan, mikrofona geliyor. Tarihe not düşüyor;

“Bu dava bir intikam hırsının, bir siyasi hıncın eseri. Biz bu hırs ve hıncın saikiyle sanık olarak ifade veriyoruz. Benim ve bizlerin üzerinden muhalif gazetecilere gözdağı verilmek istendiğini gayet iyi biliyoruz. Herkes biliyor ve itiraf edemiyor, yargı ağır baskı altında. Sanki bu salonun üstünde büyük ağabeyin tehditkar bakışları geziniyor. “

Prof. Alkan, net konuşuyor: “Bu zorlama dosyanın ömrü bizi buraya tıkan iradenin ikbaline bağlı. Dengeler değiştiği anda biz serbest kalacağız. Çünkü zaten suçlu değiliz. “

11 saatlik duruşmadan sonra gazetenin reklam bölümünde çalışan üç kişiye tahliye çıkıyor. Sonraki duruşma 5 Nisan 2108’de.

Zaman davası gösteriyor ki; 21. yüzyılda Silivri’de gazetecilik yargılanıyor. Düşünce suç sayılıyor! Türkiye, Orta Çağ karanlığına çekiliyor…

Sarraf dünyaya ne anlatıyor?

Ali Emir Pakkan

Rıza Sarraf itirafçı oldu. Türk bakanlara ve yetkililere nasıl rüşvet dağıttığını New York’ta görülen Mahkemede günlerdir anlatıyor. Sarraf, “Bakan Zafer Çağlayan’a 45-50 milyon Euro rüşvet verdim.” diyor. Türkiye’de yaprak kıpırdamıyor! 17-25 2013’te bu rüşvet çarkını mahkemeye taşıyan polis, savcı ve hakimler zindanda çürütülüyor! Dünya, hayretle izliyor. Çünkü özellikle demokratik ülkelerde farklı örnekler yaşanıyor…

Christian Wulff, Almanya Cumhurbaşkanıydı. 17 Şubat 2012’de kendisine duyulan güvenin zarar gördüğünü açıklayarak istifa etti.
Mali usülsüzlük iddialarını araştıran savcılar, federal parlamentodan Cumhurbaşkanı Wulff’un dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etmişlerdi. (Görevden alınmadılar)

Cumhurbaşkanı olmadan önce eyalet başbakanlığı yapan Wulff’un şahsi mali çıkarları için usulsüzlük yaptığından şüphe ediliyordu. 

İddialara göre; Christian Wulff, Ekim 2008 tarihinde zengin bir işadamının karısından, çok düşük bir faizle 500 bin euro tutarında borç almıştı. Aşağı Saksonya eyalet meclisinde söz konusu işadamı Egon Geerkens ile bir iş ilişkisi olup olmadığı sorulan Wulff, ”hayır” cevabını vermiş ve işadamının, karısı ile arasındaki mali bağlantıyı gizlemişti. Cumhurbaşkanı Wulff, Bild’in haberi yayımlamasını da engellemeye çalışmıştı. Bild, Wulff’un haberin basılmamasını talep ettiği kayıtları kamuoyu ile paylaştı. Wulff, bu olay ertesinde kamuoyundan özür diledi. Savcılığın, dokunulmazlığını kaldırılmasını istemesi üzerine de istifa etti.

Hikaye burada bitmiyor…

Eski Cumhurbaşkanı, savcılık tarafından kendisine yapılan 20 bin Euro ödemesi halinde soruşturmayı durdurma teklifini kabul etmedi. “Aklanmak istiyorum” dedi!

Hannover Başsavcılığı, Wulff’un 2008 yılında dünyanın en büyük bira şenliği olan Münih Ekim Festivali’nde 510 Euroluk otel masrafının ve 209,40 Euro tutan akşam yemeğinin film yapımcısı David Groenewold tarafından ödendiğini öne sürerek ‘çıkar sağlamak’ suçlamasıyla dava açtı. 

Kasım 2013 tarihinde başlayan mahkemede, Wulff’un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişi tanık olarak dinlendi. Mahkeme, Wulff hakkında öne sürülen suistimal suçlamasının ispatlanamadığına ve bu yüzden düşmesine karar verdi. 2014’te mahkeme beraatle sonuçlandı.

500 Euro otel masrafı, 209 Euro yemek parası, 20 bin Euro borç nerede; sadece bir bakana verilen 50 milyon rüşvet nerede? Şansölye Merkel, cumhurbaşkanının istifasını, Alman demokrasi ve hukuk devletinin gücüne bağlamıştı. Amerika’da görülen Sarraf davası ise; Erdoğan rejiminin Türkiye’yi çektiği bataklığı gösteriyor! “Hayırsever” işadamı bakalım daha neler anlatacak! Kirlenme kimlere uzanacak? Her bakımdan utanç verici!

Ali Emir Pakkan
aliemirpakkan@gmail.com

Goebbels’i geçtiler!

Ali Emir Pakkan

KHK ile öğretmenlikten atılan Hüseyin Maden, eşi ve üç çocuğu zulümden kaçarken Ege’nin sularında boğuldu. İnsanlık dramını, hükümet gazeteleri kamuoyundan sakladı! Yunan medyası faciayı dünyaya duyurdu.

Ülkemizdeki bu korkunç sansür ve kara propaganda Nazi Almanyası’nda da vardı.

9-10 Kasım 1938’de Yahudileri hedef alan büyük şiddet eylemleri gerçekleşti. Kristallnacht (Kristal Gece) adı verilen olaylarda 7 bin 500 Yahudi işyeri yıkıldı, onlarca sinagog yakıldı. Polis, 30.000 Yahudi erkeği tutukladı ve toplama kamplarına gönderdi.

Alman Propaganda Bakanlığı, büyük algı operasyonları ile gerçekleri kararttı, şiddeti Almanların “anlık öfkesine” bağladı. Ölüm ve yıkımların boyutları kamuoyundan gizlendi. Halkın dışarıdan bilgi almasını önlemek için de sansür tedbirlerine başvuruldu. 

Dünya gazeteleri olayları ve Kristallnacht’ın sonuçlarını yayınlıyordu. Hitler, vatandaşlarının yabancı yayınları dinlemesini yasakladı ve bunu ceza gerektiren bir suç ilan etti. Alman mahkemeleri yabancı radyo istasyonlarından toplanmış haberleri yayanlara hapis, hatta ölüm cezası verebilecek yetkiye sahipti. Gestapo ve Nazi Partisi’nin muhbirlerinin dikkatli takibine rağmen, milyonlarca Alman bilgi almak için İngiliz Yayın Kuruluşu’nu (BBC) ve diğer yasak radyo istasyonlarını dinliyordu.

Adolf Hitler, elindeki medya gücüyle kitleleri adeta büyülemişti!
Naziler, gazetelerin yanısıra sinema, radyo ve televizyon gibi yeni çıkan teknolojileri propaganda hizmetinde en etkili şekilde kullandılar. 1933’ten sonra Alman radyosu Hitler’in konuşmalarını hoparlörlerle evlere, fabrikalara, hatta şehrin caddelerine yaymaya başladı.

Joseph Goebbels, radyo satışlarının artmasını sağlamak üzere ucuz “Halk Radyosu” (Volksempfänger) üretimi için büyük maddi destek sağladı. 1935’te bu radyolardan yaklaşık 1,5 milyon adet satıldı. Partinin resmî yayın organı Völkischer Beobachter (Halkın Gözcüsü) ise 1 milyon tirajına ulaştı.

“Gazeteleri, hükümetin kullanabildiği dev bir klavye olarak düşünün.” diyordu Goebbels. Hitler’in sağ kolunun propaganda ilkeleri ise şöyleydi:
– Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse o kadar etkili olur.
– Gerektiğinde yalan söylemekten kaçınmayın ve utanmayın. Nazi İmparatorluğu’nun insanları bu sayede bilinçlenecek, muhaliflerini ve ihanet şebekelerini bu yolla tasfiye edecektir.
– Halka anlattıklarınızın gerçek olması şart değildir. Söylediğiniz yalanlara inananlar mutlaka çok olacaktır. Önemli olan kitleleri inandıracak ve uykuya geçirecek yalanlar söyleyebilmektir.
– Bir yalanı sürekli tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar.

1945’te Hitler ile birlikte Propaganda organları da yok oldu. Alman halkı gerçekleri öğrendi. Tarih onu, “dünyanın en kanlı diktatörlerinden biri’ diye kayıtlara geçirdi. Lanetle anılıyor…