Kumpas davaların sonu nasıl olacak?

Dreyfus örneği!

Kumpas davaların sonu nasıl olacak?

Gerçek yürüyor ve onu hiç kimse durduramayacak

Ali Emir Pakkan

15 Ekim 1894’de Fransa’nın Genelkurmay Karargâhı’nda görevli Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus (1859-1935) tutuklandı.
Almanlara bazı gizli resmi bilgileri vermekle suçlanıyordu. Savcının, mahkemeye sunabildiği tek delil, imzasız bir ihbar mektubu ile Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen’in evindeki çöp kutusunda bulunan bir nottu.

Yüzbaşı, yazının kendisine ait olmadığını söyledi, ancak savunmasına kulak bile verilmedi. Basının bir bölümü onu çoktan suçlu ilan etmişti. Göstermelik bir mahkeme sonunda Dreyfus, 22 Aralık 1894’te “vatana ihanetten” müebbet hapse mahkûm edildi. “Yahudilere ölüm” sloganları yükseldi davalar boyunca…

Bir süre sonra ordu istihbaratının başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, çöp kutusunda bulunan notun Dreyfus’a değil Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu ortaya çıkardı. Mahkeme bu itirazı dikkate almadığı gibi Binbaşı Picquart görevden uzaklaştırıldı.
Fransız romancı Emile Zola’nın (1840-1902) Cumhurbaşkanı’na ‘Suçluyorum’ başlıklı açık mektubu, Dreyfus davasının dönüm noktası oldu. (13 Ocak 1898) Zola, Dreyfus’un Yahudi düşmanlığının kurbanı olduğunu savunuyordu. Dreyfus’un işkence gördüğünü, iddianamenin hukuki değeri olmadığını, sahte deliller üretildiğini, gerçeğin üzerinin örtülerek kamuoyunun yanıltıldığını örneklerle anlatıyordu. Zola’nın tarihi mektubundaki bazı bölümler şöyleydi:

“Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Fransa’yı ayaklandırıyorlar, onun haklı coşkusunun arkasına saklanıyorlar. Yürekleri bulandırarak, kafaları karıştırarak ağızları kapatıyorlar. Bundan daha büyük bir kamu suçu olamaz. Dreyfus, “pis Yahudi” avının kurbanı olmuştur. Çağımızın yüz karasıdır bu olay. Ağır suç işlemiş lekeli kişilerin suçsuz oldukları söylenirken bir yanda yaşamı boyunca lekesiz kalmış, şerefli bir insan cezalandırılıyor! Bir toplum bu duruma geldi mi, kokuşmaya yüz tutmuş demektir!

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoş görmezlik tutkularını iğrenç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa’sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Derin bir tutkuyla arzuladığımız gerçeğin ve adaletin hiçe sayıldığını görmek ne büyük bir yıkımdır! Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir.

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum. Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerini, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için iğrenç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.”

Dreyfus’u yargılayanların öfkesi bu sefer Zola’ya yöneldi; ülkeye ihanet etmekle suçlandı. Kitapları yakıldı, hakkında dava açıldı, bir yıl hapis cezası ve 3 bin Frank para cezası aldı. İngiltere’ye sığınarak cezaevinden kurtulabildi.
Zola, aydın sorumluluğu içinde hareket etmiş ve korku duvarını yıkmıştı. Adaletten yana olan başka aydınlar da seslerini yükseltmeye başladı. Birçok insan ‘davanın yeniden görülmesini’ isteyen bir dilekçeye imza attı ve adını da ‘Aydınlar Bildirisi’ koydular. Dreyfus, 1906’da yeniden yargılandı ve aklandı.

Fransa, Dreyfus davasındaki hukuksuzlukları ve ülke alnına sürülen kara lekeyi; iadeyi itibar törenleri, özürler ve nişanlarla temizlemeye çalıştı… Cadı avı kurbanı Yüzbaşı Dreyfus’ın sökülen nişanları, aynı yerde yapılan törenle yeniden takıldı ve ayrıca Legion g’Honneur nişanı verildi. Bir süre yattığı hapishaneye anıtı dikildi. Adaletin yerine gelmesini sağlayan Emile Zola ise tarihe, bağnazlığa, ırkçılığa ve haksızlığa karşı savaşan öncü bir yazar olarak geçti. Cenazesine milletvekilleri, hukukçular ve askerlerle birlikte binler katıldı.

Cadı avının zirveye çıktığı zamanlarda
“Gerçek yürüyor ve onu hiç kimse durduramayacaktır. ” demişti ünlü yazar. Tamtamlar çalıyor ama Türkiye’deki Drayfus davalarının sonu da Fransa’dan farklı olmayacak…

aliemirpakkan@gmail.com

15 Temmuz’a bir de bu açıdan bakın!

WBirlikler sahte alarmla harekete geçirilmişti!

İnönü ve Sunay, Talat Aydemir’e nasıl tuzak kurmuştu? Benzer plan, 15 Temmuz’da “kontrollü darbe” olarak sahneye kondu!

Ali Emir Pakkan

Kemal Kılıçdaroğlu, sıradan biri değil. Ana muhalefet lideri. 15 Temmuz ile ilgili ezberleri bozan çıkışları yabana atılamaz. Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’un kontrollü bir darbe girişimi olduğunda ısrarlı. iktidarın darbeyi bildiğini ve önlemediğini söylüyor. Son twiti şöyle: “Darbeyi fırsata çevirerek demokrasiye, yargıya ve rejime karşı darbe yaptılar. Türkiye kendi darbesini uygulayan bir iktidarla yönetiliyor!”

Kuşkusuz 15 Temmuz’u, hizmet hareketine fatura eden iktidar için bu iddialar çok ciddi! Araştırılması gerekiyor. Ayrıca bir yıl sonra 15 Temmuz ile ilgili her geçen gün ortaya çıkan bilgiler, yakın tarihteki Talat Aydemir’in darbe girişimleri ve ardından gelen tasfiyeleri daha çok akıllara getiriyor.
Aydemir, hatıralarında, Başbakan İnönü’nün tuzağına düşürüldüm” demişti!
Peki nasıl? Bakalım…

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ordu içindeki kaynaşma bitmedi. Başını Talat Aydemir’in çektiği cunta, 27 Mayıs’ın amaçlarına ulaşmadığını düşünüyordu. Silahlı Kuvvetler Birliği kuruldu ve “21 Ekim” Protokolü (1961) imzalandı!

Ancak, karşılarında bu sefer sivil bir iktidar değil, Cemal Gürsel, İsmet İnönü ve Cevdet Sunay gibi deneyimli ” kurtlar ” vardı. Gürsel, Sunay ve İnönü, cuntanın bütün adımlarını an ve an takip ediyorlardı.

9 Şubat 1962’de İstanbul’da Korgeneral Refik Tulga başkanlığında 59 subayın katılımıyla bir toplantı gerçekleştirildi. 28 Şubat 1962 tarihinden önce olmak üzere askeri bir müdahale yapılması kararı alındı.

9 Şubat protokolünü haber alan Başbakan İnönü, bu girişimi engellemek için Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile bir takım tedbirler aldılar. İnönü, birlikleri ziyaret etti. İstanbul ikna edildi ama Ankara grubu darbe fikrinden vazgeçirilemedi. Genelkurmay Başkanı Sunay, İnönü’nün bilgisi dahilinde bir planı devreye koydu; ’24 Şubat 1962 gece yarısı Hava Kuvvetleri alarma geçecekti. Alarm üzerine harekete geçeceği tahmin edilen Aydemir yanlısı subayların bulunduğu birlikler sözde suçüstü yakalanacaklar ve eylemci subaylar tutuklanacaklardı. Tutuklanmalar sonrasında da eylemci subaylar orduda disiplini bozdukları gerekçesiyle emekliye sevk edilecekler ve böylece hükümete karşı muhtemel darbe girişimi doğmadan engellenmiş olacaktı.’

Ancak 20 Şubat 1962’de verilen alarmın bir tuzak olduğunu eylemci subaylar hemen anladılar ve Sunay’ın öngördüğü şekilde hata yapmadılar. Yine de Cevdet Sunay, eylemci subaylara, başka yerlere nakil edileceklerini bildirdi. 21 Şubat’ta tayinler çıkarıldı ve tasfiyeler başladı.

Aydemir, darbe fikrinden yine vazgeçmedi.
İkinci kalkışma 22 Şubat saat 15.00 da Aydemir’in emri ile başladı; meclis harb okulu tarafından, köşk ise Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı tarafından kuşatma altına alındı. Darbeye karşı olarak görevlendirilen birlik komutanları da Harb Okuluna gelerek Aydemir’e bağlıklıklarını bildirdiler. Ama Aydemir, İnönü’nün hamleleri ile yine amacına ulaşamadı. Köşk’ü enterneye giden binbaşı Fethi Gürcan’a İnönü, köşkten çıkarken; “İşte şimdi kaybettiler” diyerek gülümsemişti.

Başarısızlıkla sonuçlanan 2 darbe girişimi neticesinde Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam edilmiş darbeye katılan subaylar ve harb okulu öğrencileri ordudan atılmıştır. 1963-1964 yılında harb okulları mezun vermemiştir.

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Son model darbe yalanları!

Son model darbe yalanları!

Radyo ile haberleşme,
Gofret kutusu ile mesaj!

Mektuplar 4

Yalanlar üzerine kurdukları zulümler, nesilden nesile anlatılacak…

Ali Emir Pakkan 6 Temmuz 2017

Yassıada’da DP’liler hapsedilmiş. Mahkemeleri devam ederken bir ihbar alınıyor. “Eski demokratlar bir plan yapmışlar. Zeytinburnu’ndan girip Yassıada’dan çıkacaklar. Menderes’i kaçıracaklar!” İhbarlar, gazetelere çarşaf çarşaf manşet oluyor…

27 Mayısçılar soruşturma başlatıyor. İhbar edilen vatandaşlar evlerinden alınıp Balmumcu cezevine kapatılıyor! Zeytinburnu’nda tünelin giriş kapısı aranıyor ama bir şey bulunamıyor! Savcı ciddi ciddi iddianame hazırlıyor. Tünelciler,
Mahkemeye çıkarılıyor. Hakim, “Yenikapı’dan tünel kazıp Yassıada’da yatan Menderes’i kurtaracakmışsınız. Öyle mi?” diye dorunca Mazlumlardan Hakkı Morgül, kendini şöyle savunuyor:

“Hakim bey, deniz altından tünel kazmayı Amerikalılar İngilizler bile başaramadı. Ben böyle bir adamsam bana madalya takmanız gerekirdi. Bunun yerine beni hapse atıyorsunuz. Olur mu hiç?”

Hakimler de gülüyor. Ama darbe dönemi. Hakkı Morgül’e 1 sene ceza veriliyor!

Bu vahim vakayı neden anlattım? Bir mektup aldım. Malum, AKP OHAL ile ülkeyi yönetiyor. Darbe dönemlerini bile geçen hukuksuzluklar yaşanıyor.

Tarihe bu mektubu da not düşelim:

“Eşim 9 aydır Nevşehir cezaevinde tutuklu . 8 kişilik koğuşta 32 kişi kalmalarına rağmen her geçen hafta sayıları giderek artıyor. Son zamanlarda önce twitter, facebook gibi sosyal ağlarda haber olup sonrasında cezaevinde karşılaştığımız bazı uygulamalar var. Son derece anlamsız ve de hukuksuz. Haber başlığı aynen şu; “f… cüler yerel radyo kanalı Kapadokyafm aracılığıyla aileleriyle haberleşiyor, birbirlerine mesaj gönderiyor.”
Bu, yerel bir radyo kanalı, daha çok cezaevinde olanlar dinliyor. Yeni bir uygulama değil, yıllardır var; özellikle hapishanede yakını olanlar arıyor, şarkı istiyor, selam gonderiyor vs …

Şer şebekesi yine rahat durmamış anlaşılan ki böyle bir haber yayıldı sosyal medyada ve bunun akabinde eşimin koğuşu dahil diğer koğuşlarda (yalnız f… nedeniyle tutuklu olanların koğuşu) radyolar toplatılmış..

Ikinci bir haber şöyle; “Açık görüşlerde gofret, çikolata kutularıyla not gönderiyorlar”

Tüm tutuklular baştan aşağıya aranarak geliyor ve gidiyor. Bunun üzerine en son açık görüşte çıkarken- daha önce bizi hiç aramazlardı- bizi de baştan aşağı aradılar ve normalde kalan yiyecekleri biz çıkartabiliyorduk bu kez çıkarttırmadılar…

Velhasıl medyanın baskısı ile her yerde yıllardır uygulanan cezaevi kuralları üç beş kendini bilmezin yüzünden keyfi olarak sadece bizim gibi Olanlar için değiştiriliyor.
Ve maalesef ki bütün bunlardan tüm Türkiye habersiz çünkü kimse bunun haberini yapamıyor…”

Bir gün bütün gerçekler ortaya döküldüğünde darbeciler günyüzünü görmek istemeyecek…Yalanlar üzerine inşaa ettikleri zulümler, nesilden nesile anlatılacak…

aliemirpakkan@gmail.com

Herkes için Adalet!

Selma ve Adalet yürüyüşü!

Toplumun bütün kesimlerinin desteği ile geçilemeyecek köprü yok!

Ali Emir Pakkan 3 Haziran 2017

7 Mart 1965, bir grup aktivist siyah nüfusun hakları için toplanarak Edmund Pettus Bridge’in önüne geldi. Barışçıl biçimde yürüyüş yapan gruba polis çok sert müdahale etti.

Başkan Lyndon Johnson’ın imzaladığı ve ayrımcılığa son veren ‘1964 Medeni Haklar Yasası’, Alabama tarafından öfkeyle karşılanmıştı. Eyalet, yeni yasaları uygulamamak için direniyordu; devlet dairelerinde, restoranlarda ve toplu taşıma araçlarında siyahlar ayrımcılığa uğruyordu. Oy kullanabilmek için sandıklara yazılmak isteyenlere engeller çıkarıyordu. Nüfusun yarısından fazlası siyah olmasına rağmen zencilerin sadece yüzde 2’si seçmen kartını alabilmişti.

22 Ocak’ta seçmen listelerine yazılmak isteyen öğretmenler dövüldü. 18 Şubat’da 25 yaşındaki Jimmie Lee Jackson polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Tepkiler çığ gibi büyüdü. 7 Mart’ta, çeşitli grupların çağrısıyla binlerce insan Jimmie Lee cinayetini protesto etmek ve Alabama eyaletinin başkenti Montgomery’ye yürümek için biraraya geldi. Şerif Jim Clark emrindeki polis, göstericilere yine sert müdahale etti.

Martin Luther King, aynı gün Selma’ya doğru yola çıktı. Zenci liderin desteğiyle gerçekleştirilen ikinci yürüyüşe ülkenin çeşitli eyaletlerinden ve farklı kesimlerden binlerce kişi katıldı. Siyahlara destek veren peder James Reeb’in Ku Klux Klan üyeleri tarafından dövülmesi üzerine, başkan Lyndon Johnson siyah nüfusun oy vermesini kolaylaştıracak ‘Seçmen Hakları Yasası’nı hayata geçireceğini duyurdu. Eylemcileri Alabama polisinden korumak için Selma’ya asker gönderdi.

21 Mart’ta, Martin Luther King ve beraberindeki binlerce kişi köprüyü geçerek başkent Montgomery’ye doğru yürüyüşe geçti. Dört gün sonra başkente ulaştıklarında yaklaşık 25.000 kişiydiler. Çok sayıda beyaz aktivist de King’in yanıbaşındaydı. Vali, geri adım atmak zorunda kaldı ve seçmen yasasını yürürlüğe soktu. 1965 başlarında seçmen listelerine kayıtlı Afro-Amerikalı sayısı 300 iken, bir yıl sonra bu sayı 11.000’lere ulaştı.

İnsan hakları ihlallerinin yoğun yaşandığı, demokrasi ve hukukun askıya alındığı bir dönemde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “Adalet yürüyüşü”nü “Selma Yürüyüşü”ne benzetenler bulunuyor. Kuşkusuz “Adalet yürüyüşü” de bir hak arama hareketi, benzerlikler bulunabilir. Ancak yürüyüşün hedefine ulaşabilmesi için öncelikle ayrımcı dilin terk edilmesi ve herkes için adalet istenmesi gerekir.
Toplumun bütün kesimlerinin desteğini alan bir hareketin geçemeyeceği köprü bulunmuyor…

aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Deli gömleği!

12 Eylül, Kenan Evren ve

Yeni bir darbe anayasası!

Ali Emir Pakkan   20 Şubat 2017

Bu günlerde Kenan Evren adının sıkça anılması boşuna değil! 15 Temmuz darbesi ve referandum süreci her yönüyle, 12 Eylül dönemine benziyor!

12 Eylül darbesine bir yıl önceden karar verilmişti. Bir harekat (bayrak) planı uygulandı. Darbeye zemin hazırlandı. Terör olaylarında 5 bin insan hayatını kaybetti. Tanklar sokağa çıktığında kimse itiraz edemedi! (Darbeciler yıllar sonra bu suçlamalarla yargılandı) 82 Anayasası, 12 Eylül’ün siyasi sonucuydu!

Partiler kapatılmıştı. Kurucu meclis üyelerine yeni bir anayasa hazırlattırıldı! Vesayet kurumları korundu. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verildi! Olağanüstü şartlarda referanduma gidildi. Devlet Başkanı Kenan Evren evet kampanyasını yürüttü! 82 Anayasası yüzde 91’le kabul edildi!

15 Temmuz darbe girişiminde cevapsız sorular çoğalırken, 20 Temmuz’un gerçek darbe olduğu konusunda şüpheler azalıyor!

Normal şartlarda Meclis’in kendini etkisizleştirmesi ve toplumun da otoriterliğe onay vermesi imkansızdı! 15 Temmuz bahane edilerek OHAL ilan edildi. Bir gecede binlerce insan tasfiye oldu, binlercesi tutuklandı. Mallarına el kondu. Yeni KHK’larla kıyım sürüyor! Anayasa değiştiğinde ise başka aşamaya geçilecek; Erkler ayrılığı ortadan kalkacak, keyfi ve tek adama bağlı, denetlenemez bir yönetim şekli gelecek! Buna siyasi literatürde kısaca ” dikta rejimi ” deniyor!

Türkiye, çok partili hayata geçtikten bu yana demokratik sivil bir anayasa yapamadı! Ancak darbe anayasalarında bile parlamento varlığını ve önemini hep korudu! Siyasi partiler, sistemin vazgeçilmez ayaklarıydı!

1961 anayasası 27 Mayıs’ın ürünüdür. 1960’ta DP’yi iktidardan indiren cunta, geçici anayasa ile bir süre ülkeyi yönetti! Demokrat partililer, olağanüstü mahkemelerde yargılandı! Profesörler heyetine yeni bir anayasa hazırlatıldı!
Darbecilere göre; “2. Cumhuriyet”e geçiliyordu! Vesayet kurumları siyasi hayatta yerini aldı! Yasama ve yürütme, Senato, Anayasa Mahkemesi gibi organlarla kuşatıldı! MGK ile asker, sistemin merkezine yerleşti!

1961’de idamların gölgesinde güvenoyuna sunulan 27 anayasası, yüzde 61 oy oranı ile kabul edildi! Ülke hızla seçime götürüldü! İsmet İnönü, koalisyonla hükümeti kurabildi! Darbeci Cemal Gürsel, cumhurbaşkanı seçtirildi!

12 Mart 1971, bir muhtıraydı! Sıkıyönetim ilan edildi. Meclis ve partilere dokunulmadı! Anayasada bazı değişikliklere gidildi. Ülkenin üzerine bol geldiği düşünülen ‘elbise’ daraltıldı! Hak ve özgürlükler kısıtlandı!

Bütün darbeler beraberlerinde kendi hukuklarını ve anayasalarını getirmiştir! Toplum yukarıdan aşağı dizayn edilmiş, büyük mağduriyetler ve acılar yaşanmıştır.

16 Nisan’da yeni darbenin anayasası oylanacak! Türkiye’ye adında ‘ Ak’ yazan bir parti beyaz bir gömlek giydirmeye çalışacak ama bu deli gömleği olacak!

aliemirpakkan@gmail.com

Yabancı dil biliyorsanız unutun!

 

Gözlüklüler aman dikkat!
Ali Emir Pakkan, 11 Şubat 2017

Bilanço çok ağır, son KHK ile üniversitelerden bazı demokrat ve sosyal demokrat hocalar tasfiye edilince, cılız da olsa tepkiler yükseldi! Oysa özel okullar, vakıf üniversiteleri ve dersaneler kapatıldığında işin buralara geleceği belliydi! Eğer durdurulamazsalar, düşünce, fikir, bilim ve kısaca değer üreten herkesin eline kelepçe her kurumun kapısına kilit vurulacak! Çünkü, dikta rejimleri karekterleri gereği bilimin ve özgür düşüncenin düşmanıdır! Bundan sonra gözlük takanların bile hayatı tehlikededir!

Neden böyle diyorum, bir örnek ile açıklayayım…

Pol Pot’un 1975-1979 kısa iktidarlığı süresince Kamboçya’da 2 milyon insan öldürüldü. Dönem, 20. Yüzyılın soykırımı olarak tarihe geçti.

Pol Pot, uzun bir hazırlık sürecinden sonra iktidarı elde etti. 17 Nisan 1975’te ülkenin kontrolünü tamamen ele aldı ve tek güç haline geldi. Radikal bir değişim başlattı. İktidar olduğu yılı ‘ Sıfır Yılı’ ilan etti. Ülkenin adını (Kamboçya Demokratik Cumhuriyeti ) bile değiştirdi.

Bütün yabancılar ülke dışına çıkarıldı.
Bütün elçilikler kapatıldı. Yabancıların ekonomik ve tıbbi faaliyetleri durduruldu.
Yabancı dillerin kullanılması yasaklandı.
Gazeteler ve televizyonlar kapatıldı.
Posta ve telefon haberleşmesi kısıtlandı.
Bütün özel işyerlerine çöküldü.

Gözlüklüler bile katl edildi

Pol Pot, yeni bir toplum, yeni bir ülke modeli inşaa için kolları sıvadı. Ona göre çiftçilerin güçlenmesiyle Kamboçya zenginleşecekti. Şehirleri köylere göçe zorladı. Dini inançları ortadan kaldırmaya çalıştı. İbadet mahallerini ateşe verdi. Müslümanlara domuz eti yedirdi. Aile fertleri birbirinden koparıldı.

Eli kanlı diktatörün en büyük düşmanı aydınlardı. Entelektüel olduğu düşünülenler öldürüldü. Öğretim üyesi, öğretmen, din adamı, gazeteci, yazar binlerce insan ağır işkencelerden geçirildi. Pek çok kişi sadece gözlük kullandığı yada yabancı dil bildiği gerekçesiyle katledildi. Bütün okullar ve üniversiteler kapatıldı. Eğitim durduruldu. Çocukların beyinleri yıkanarak rejime sadık köleler haline getirildi.

Pol Pot, 1988, 15 Nisan’ında sürgünde öldüğünde New York Times, ‘Kamboçya’yı 20. Yüzyılın en acımasız ve radikal rejimi yaptı’ diye yazdı arkasından. Geçtiğimiz günlerde Los Angeles Time’da çıkan bir haberde ise soykırıma karışan bazı Kızıl Kremerlerin, işledikleri insanlık suçlarından dolayı pişmanlıkları ve bağışlanma dilekleri anlatılıyordu!

Yabancı dil bilenler ve gözlüklüler aman dikkat!
Not: Pol Pot, Bir gece kabusunun anatomisi, (Philip Short) kitabını tavsiye ederim.
aliemirpakkan@gmail.com

İşkencenin dönüşü!

 

12 Mart’tan ve 12 Eylül’den de beter!

Ali Emir Pakkan, 8 Şubat 2017

Fethullah Gülen’in yeğeni Sait Gülen’in emniyette 30 gün boyunca gördüğü işkenceyi okuyunca kanım dondu. Salondaki erler bile gözyaşlarını tutamamış! Gülen’in önüne koydukları tutanağı imzalamazsan eşine tecavüz edeceğiz, demişler! İlk duruşmada hakkındaki iddiaları red eden Sait Gülen, mahkemeye yeniden ifade vermek istediğini söylüyor! Duruşmada 2010 KPSS sınavında kopya çekmekle suçlanan diğer sanıklar da ifadelerinin işkence ile alındığını açıklıyor!

Türkiye’de emniyet ve hapishanelerde nelerin yaşandığı ile ilgili çarpıcı bir duruşma bu! İşkence geri döndü ve engizisyon çarkı binlerce masumu öğütüyor!

Sait Gülen’in ve işkence ile ifadesi alınan insanların anlattıklar, 12 Mart 1971’de Ziverbey Köşkünde İlhan Selçuk’un yaşadıklarına benziyor.

1971’de asker, muhtıra verdi. AP hükümeti düşürüldü! Nihat Erim başkanlığında yeni bir ara rejim hükümeti kuruldu. Sıkıyönetim ilan edildi! Sağ ve sol hareketleri hedef alan operasyonlar başladı! Tutuklamalar ülke çapında ve pek çok kurumu kapsıyordu!

Bir gün gazeteci İlhan Selçuk’un da kapısı çalındı! 9 Mart cuntası içinde olmakla suçlanıyordu yazar. Mahir Kaynak, ( Sonradan MİT ajanlığı deşifre edildi) ordu içindeki bu cuntaya sızdırılmış ve pek çok bilgiye ulaşılmıştı! Cemal Madanoğlu liderliğindeki bir grup darbe planlıyordu. Selçuk da, cuntada olmakla suçlanıyordu. Ancak elde delil yoktu.

İlhan selçuk, bir arabaya bindirildi, gözleri bağlandı, Ziverbey Köşküne götürüldü! Sıkıyönetimle gözaltı süresi 30 güne çıkarılmıştı! 30 gün boyunca gece gündüz sorgulandı! İşkence gördü. Cumhuriyet’teki yazıları soruluyordu. Selçuk, ‘Ziverbey Köşkü’ kitabında o korku ve dehşet saatlerini şöyle anlatıyor:

“Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım. Ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun.” (Ziverbey Köşkü, Çağdaş Yayınları, 1987)

Selçuk, işkencenin artmasından ve öldürülmekten korkuyor. Aklına bir fikir geliyor. İfadesini yazılı vereceğini söylüyor. Bir kalem ve kağıt istiyor.

İşkencede ifade verdim

Şairler bazı şiirlerinde, her mısraın baş harflerinden anlamlı sözcükler oluştururlar. Buna edebiyatta akrostiş denir. Yazar Selçuk da ifadesinin içine gerçek durumunu akrostiş olarak yerleştirecekti. Ama her cümlenin baş harfleriyle kelimeler türetmek fark edilebilirdi. Onun için başka bir yöntem buldu: Her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harflerinden bir akrostiş oluşturdu. Uzun bir ifade yazdı. Sorgucular, aldıkları cevaplardan ikna oldu.

30 günün sonunda sıkıyönetim mahkemesine çıkarıldı. İlk duruşmada ifadesinin işkence altında alındığını söyledi ve bütün iddiaları red etti. Yazılı ifadesindeki akrostişte, “İşkence altındayım” sözcükleri okunuyordu. Hakim “işkence” ve “baskı” kelimelerini gördü. Kısa bir aradan sonra tahliyesine karar verildi. Sonra da beraat etti. Selçuk, Tercüman gazetesinde ifade tutanaklarının çarşaf çarşaf yayınlanarak, “itirafçı”, “darbeci” ve “arkadaşlarını satmakla” suçlanması üzerine akrostiş formülünü ayrıntılı şekilde açıkladı.

46 yıl sonra yine geceyarılarında gözaltılar oluyor! İşkence ile alınan ifadelerden başka iddianamelerde delil yok. ‘Darbe mahkemeleri bile daha adildi’ dedirten tutuklama kararları veriliyor. Bir de o ifadeler basına servis edilip, ‘itirafçı oldular’ deniyor! Tarihe ’12 Mart’tan da 12 Eylül’den de beterdiler’, diye geçecekler!

aliemirpakkan@gmail.com