Evlatlarımı severken utanıyorum!

Mektuplar

Ali Emir Pakkan, 8 Mayıs 2017
Demokrasi yok, hukuk bitti. Şikayet merci kalmadı. Mazlumların iniltisi ney gibi dinleniyor! Sadece tarihe not düşebiliriz! İleride hem burada hem de ötelerde hesap sorulsun, zalimlerin yüzüne tükürülsün, diye. Bu sutuna gelen mektuplar içinden bazılarını kısaltarak paylaşmak istiyorum. İsimlerini, bir zarar görürler endişesi ile yazamıyorum!

Çocuklarımı severken utanıyorum

Senin zulmün arttıkça benim sevdam öyle artıyor ki…Senden hiç ama hiç korkmuyorum, zulmünden de!
Allah bana yeter! O ne güzel vekildir.
Kardeşlerim, ablalarım, abilerim hep size dua ediyoruz. Aklımız kalbimiz hep sizinle. Evlatlarımı severken çok utanıyorum, onların gözyaşlarını silerken çok utanıyorum, gülmeye utanıyorum…
Siz o sıkıntıları çekerken ben bu rahat döşekte uyumaya utanıyorum.
İçimizde zerre şüphe yok! Bu günler geçecek, bu zulüm de bitecek ve
güzel günler gelecek. Mevlam sizleri korusun. Hep duamdasınız…
(S. S)

İçi yananlar var!

Yamanlar koleji yazınızı okudum, hizmetten olmayan fakat en az sizin kadar içi yanan insanlar olduğunu bilin istedim; yağmanın dozu o kadar da değilki; yurtlar, okullar çoğu harebe ve bazıları peşkeş çekilmiş. Ama Allah büyük gün gelecek devran dönecek. Allah (cc) hizmet hareketinin ve tüm mazlumların yardımcısı olsun .. ( A.A)

Kızıma baban çalışmaya gitti dedim

Merhaba tutuklu gazetecilerden birinin eşi olarak yazınız için size çok teşekkür ederim. Eşim 250 gün tutuklu kaldı ve tahliye edilmesinin ardından 11 gün sonra tekrar tutuklandı. 4 yaşındaki kızımın neler yaşadığını birkez daha hatırlattı bu yazınız bana, söyleyemedim kızıma çalışmaya gitti diyebildim… Önce umut verdiler sonra tekrar umudu elimizden aldılar.. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlar hayatlarımızla… Allah büyük,  O’na sığındık…
(R.Ö)

Çok şey yazmak istiyorum ama..

Ne günlere kaldık? Daha neler göreceğiz kim bilir? Doğru yanlış, yanlış doğru olmuş. Ben de yazmak istiyorum ama inanın çok korkuyorum. Eşim ve benim sanık olduğumuz mahkememiz önümüzdeki ay görülecek. 4 aylık bebeğim var ve eşim 7 aydır tutuklu. Her sabah polisler beni de almaya geldiler diye kalkıyorum. Çok şey yazmak istiyorum ama şimdilerde herşey suç, ya-za-mı-yo-rum. ( G. O)

Zulme ses çıkmıyor!

Allah aşkına söyler misiniz, bu millet nasıl bu kadar taş vicdanlı oldu? Bu kadar haksızlığa, zülme kimsenin sesi çıkmıyor! Ne zamana kadar sürecek bu? Hangi kanalı açsam cemaate saldırıyorlar! İ
Allah zulmedenleri ve zulme sessiz kalanları bildiği gibi yapsın! (A.A)


Birilerinin kin ve nefretle açılan kapanan ağızlarının alkine bütün mazlum mektupları dua ile bitiyor! Bütün satırlarda yakarış var…

Allahım, bu karanlık  gecelerin ne zaman sabahı?
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Reklamlar

Deniz Gezmişleri anarken!

45 yıldır kanayan yara!
Deniz Gezmiş ile arkadaşlarını asan zihniyet, şekil ve kimlik değiştirmiş yine işbaşında!

Ali Emir Pakkan, 6 Mayıs 2017

“Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum.” Deniz Gezmiş, babasına yazdığı son mektupta bu satırları kaleme alıyordu.

Tarih 6 Mayıs, 1972. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde üç sehpa kurulmuştu. Deniz Gezmiş (25), Yusuf Aslan( 25), Hüseyin İnan (23) sabaha karşı asılarak hayata veda ettiler.

12 Mart (1971) muhtırası sonrası ülkeyi Nihat Erim başbakanlığında bir ara rejim hükümeti yönetiyordu. Cumhurbaşkanı asker kökenli Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu’ydu. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay mensuplarının çoğu, Menderes’i yargılayan hâkim-savcılardan seçilmişti. Üniversiteler ve basında da 27 Mayısçıların ağırlığı vardı.

Demokrasinin üzerine şal örtülmüştü. Toplumsal olayları önleme bahanesiyle yüzlerce insan keyfi olarak tutuklandı ve işkencelerden geçirildi. Deniz Geçmiş ve arkadaşları bu sürecin en büyük kurbanları olacaktı. Çeşitli eylemlere katılmış ancak hiç insan öldürmemiş üç öğrenci lideri Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi’nde yargılandı. TCK’nin 146.maddesini ihlal ettikleri gerekçesiyle, 9 Ekim 1971’de idam cezasına çarptırıldılar. Anayasaya göre, idamların gerçekleşmesi için, ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun tasarısının kabul edilmesi gerekiyordu.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam tasarısı Meclis’e geldiğinde Süleyman Demirel ve Alpaslan Türkeş’in tavırları önceden belliydi. Asıl önemli olan İsmet İnönü ve CHP’li milletvekillerinin tutumuydu. İsmet İnönü ve Bülent Ecevit, siyasi suçluların idamla cezalandırılmasını istemiyorlardı. Ancak son grup toplantısında CHP lideri grubunu serbest bırakmıştı. Usul tartışmalarından sonra oylamaya geçildi. 450 milletvekilinden 323’ü oy kullandı. “İdam edilsin” oyu verenlerin sayısı 275’ti. 144 CHP’li vekilden sadece 47’si idama hayır dedi. 97’si oylamaya katılmadı, 28’i ise ‘ evet’ oyu kullandı. (Kaynak: Deniz-Yusuf-Hüseyin Meclis/Senato 1972 İdam Kararı Tutanakları)

CHP, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin infazların yerine getirilmesi kararına karşı, bu kararın usul ve esas yönlerinden iptali için Anayasa Mahkemesi’ne dava da açmıştı. Anayasa Mahkemesi usul bakımından Meclisin kararını iptal etmiş ve kararı esas yönden incelemeye gerek görmemişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi usul hatasını düzeltmiş ve infazların yerine getirilmesine yeniden karar vermişti. Böyle bir durumda, davacı CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün Anayasa Mahkemesi’ne kararın esas yönünden incelenmesi için yeniden başvurması gerekiyordu. Ancak bu aşamada esasın incelenmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmadı. Davayı açan İnönü, davayı sonuna kadar izleyip sonuçlandırmamıştı! İnönü, grubunu serbest bıraktığı konuşmada da, (24 Nisan 1972) Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ‘hasta’ olarak nitelendirilmiş ve “Devlet kafalarına dank ettirilmeli.” demişti.

Gezmiş ve arkadaşlarını yargılayan Sıkıyönetim Mahkemelerinde, mahkeme askeri yargıçlardan oluşuyordu; mahkeme heyetinin başkanı da hukukçu olmayan askerdi. 18 sanık hakkında idam cezası verildi. Askeri Yargıtay, 3’ü dışında diğerlerinin kararını bozdu. Yargıtay Daireler Kurulu’dan iki üye idamlara şerh koydu. Albay Nahit Saçlıoğlu, Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının 15-24 yıl ağır hapis cezası ile yargılanmaları gerektiğine inanıyordu. Saçlıoğlu yıllar sonra, “Komutanlar ve idareden mahkemeye baskı yapıldı. İdam kararında basının da rolü vardı. Mahkeme kamuoyunun genel havasına uydu.” diyecekti.

İdam sehpaları kurulurken ailelere haber verilmedi. Avukatlar gece yarısı çağrıldı. Vasiyetler yerine getirilmedi. Deniz Gezmiş, 50 dakika ipte kaldı. Yusuf ve Hüseyin’in infazları 8-10 dakika sürdü. Avukatı Halit Çelenk idam değil işkence dediği o anlarda başka bir hukuksuzluğu şöyle anlatacaktı: “Deniz’e Yusuf’un, Yusuf’a Hüseyin’in infazını seyrettirdiler. Hüseyin, tabureyi düşürdü, kendi kendine infazı yaptı.”

Olağanüstü bir dönemde, olağanüstü şartlarda yargılanıp idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının vebalini taşıyanlar hem kendi vicdanlarında hem de toplum vicdanında mahkûm oldu. Süleyman Demirel, olaydan 15 yıl sonra bir gazeteciye verdiği demeçte, “Soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri.” diyerek pişmanlığını itiraf ediyordu.

Keşke 12 Mart sonrası toplumun bütün kesimleri adil yargılama için seslerini yükseltebilseydi! Keşke AP, intikam duygusu ile hareket etmeseydi! Sağ muhafazakar çevreler, görüşlerine katılmasa da, Denizlere zulmedilmedine karşı çıkabilseydi! Keşke CHP, hukuk mücadelesini sonuna kadar götürebilseydi! Keşke mahkeme, baskılara boyun eğmeseydi! Keşke ana medya, 3 genci, daha sehpalar kurulmadan infaz etmeseydi! Ne yazık ki herkes oradaydı.

Ve ne yazık ki 45 yıl sonra… Darbeci, hukuk tanımaz zihniyet, şekil ve kimlik değiştirmiş, yine işbaşında! Zulüm kimden gelirde gelsin ve kime yapılırsa yapılsın toplumsal bir tepki geliştiremezsek sehpaların gölgesinde, acılarla yaşamaya devam edeceğiz.
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Atsız, Türkeş ve tabutluklar!

 

Milli Şef’ten Turancılara:
“Şuursuzlar, vicdansızlar, fesatçılar!”

Turancı görüşleri savunanlar arasından yazarlar, mütefekkirler, bilim adamları, milletvekilleri ve parti başkanları çıktı.

Ali Emir Pakkan. 3 Mayıs 2017

1944-45 Türkiye’sinde tek parti rejimi vardı. II. Dünya Savaşı’nın sonuna gelinmişti. Ankara, Almanların müttefiklere karşı muzaffer olacağını düşünüyordu. Ancak Almanya’nın savaşı kaybetmesi sonrası rüzgâr Hitler’in aleyhine döndü. O güne kadar devlet nezdinde kabul gören ‘Nasyonal sosyalizm’e yakın fikirler bir anda “tehlike” olarak sayılmaya başlandı.

Türkçü görüşleri ile bilinen Nihal Atsız (1905-1975), Orhun Dergisi’nde 1 Mart 1944 ve 1 Nisan 1944’te iki açık mektup kaleme aldı ve Halk Parti’yi komünistlere karşı yeterince mücadele etmediği için eleştirdi. Dergi derhal toplatıldı. Atsız hakkında dava açıldı. 26 Nisan’da Ankara adliyesi duruşma salonu gençler tarafından doldurulmuştu.

3 Mayıs’taki ikinci duruşmada ortam çok gergindi. Reha Oğuz Türkkan’ın organize ettiği öğrenciler Ulus’a doğru yürüyüşe geçti; Meclis, bakanlık ve başbakanlık önünde hükümet protesto edildi.
Tek parti iktidarı, ilk defa karşılaştığı bu demokratik eyleme çok sert tepki gösterdi. Polisin müdahalesi ile kalabalıklar dağıtıldı. Çok sayıda insan gözaltına alındı. Ama asıl dalga sonra gelecekti. Olaylar vesile edilerek Türk milliyetçilerinin önde gelenleri tutuklandı. Ülkede tam bir devlet terörü estirildi.

İktidarın elinde, 47 kişiden oluşan bir “kara liste”  vardı. Milliyetçi aydınların evlerine ve iş yerlerine baskınlar düzenlendi. Kitaplarına ve mektuplarına el konuldu. Aylar boyunca hücrelerde tutuldular. Önceden hazırlanan ifade tutanaklarını imzalamaları istendi. O metinlerde, ‘Hükümet darbesi yapacak gizli bir örgüt kurdukları, bu yolda çalışmak için ant içtikleri vs’ yazıyordu. Ancak ülkenin çeşitli yerlerinden getirilen farklı meslek gruplarından insanların bu örgütü nasıl ve nerede kurdukları, hangi eylemlere imza attıkları ile ilgili bir kanıt konamıyordu. Önceden yazılmış ifadeyi imzalamayanlar ‘tabutluk’ denilen yerlerde korkunç işkencelerden geçirildi. O tarihte üsteğmen olan Alparslan Türkeş, cezaevinde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“ Tabutluk adıyla anılan veya savcı Kazım Alöç ve emniyet müdürü Ahmet Demir tarafından ‘mutena hücre’ diye ifade edilen yer, yarım metrekarelik bir yerdir. Nihayet 40 santimetre genişliğinde, 50 santimetre uzunluğunda ve 2,5 metre yüksekliğinde beton duvar içerisinde açılmış oyuklardır. Bu beton oyukların duvarlarından içeriye sokulanları belinden ve kollarından duvara bağlamak için demir prangalar vurulmaktadır. Ayrıca oyuğun tepesine üç adet beşer yüz mumluk ampul konulmuştur. İçeriye kapatılan insan demir prangalarla belinden ve kolundan duvara bağlanıp 24 saat, 48 saat hatta daha fazla aç susuz bırakılırdı. Bazı sanıkların tabii ihtiyacı için dahi kapı açılmaz ve büsbütün perişan duruma düşmeleri sağlanırdı. Buna diri diri fırına sokulma denmez de ne denir?”

Aralarında üniversite profesörü, öğretmen, subay, doktor ve üniversite öğrencileri bulunan 34 kişi, nihayet 7 Eylül 1944 günü yargı karşısına çıkarıldı. Türkçüler, ‘hükümeti devirmeye teşebbüs, Turancılık gayesiyle gizli cemiyet kurarak, millete ve vatana karşı hıyanet hareketine teşebbüs etmekle” suçlanıyordu. Davanın gerçek hâkim ve savcısı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ydü. Milli Şef, 19 Mayıs nutkunda hükmü vermişti:

“Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları, aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.”

Mahkemeler başladığında hukuksuzluklar ortaya döküldü. Mazlumlar, kendilerine atfedilen suçlamaları tek tek çürüttü. Haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlandı. Reha Oğuz Türkkan ve Alpaslan Türkeş’in de aralarında bulunduğu 13 kişi beraat etti. 10 kişi, çeşitli cezalara çarptırıldı. Yüksek Askeri Temyiz, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin mahkûmiyet kararını hem esastan hem de usul bakımından bozdu. Nisan 1947 tarihinde açıklanan nihai kararda, suçlu görülenlerin tamamı beraat etti. Türkçü görüşleri savunan mazlumlar arasından yazarlar, mütefekkirler, bilim adamları, milletvekilleri ve parti başkanları çıktı. 3 Mayıs Türkçülük günü ilan edildi, 1954’ten bu yana kutlanıyor.

Zalimlere gelince; Davanın hakimi, savcısı ve emniyet Müdürü işkenceden geçirilen kişilerin açtığı davalarla boğuşmak zorunda kaldı. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan intihar etti. Bakan Hasan Ali Yücel, 1944 sonrası kurulan hükümette görev alamadı. Şükrü Saraçoğlu, bir sonraki dönem başbakan seçilemedi. İsmet İnönü, ebefi şeflikten oldu, ilk serbest seçimi kaybetti.
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Menderes’ten Erdal Eren’e

İdamla fikirler yok edilebilir mi?
Ali Emir Pakkan, 1 Mayıs 2017

Her darbe aynı zamanda idamlarla da anılır! 27 Mayıs’ın kurbanları Menderes ve iki bakan, 12 Mart’ın Deniz Gezmiş ve arkadaşları, 12 Eylül’ün ise bir sağdan bir soldan gençleridir! Uzun bir süredir, Evren’in ruhu aramızda, yine idam sehpaları kurmak istemektedir!

Olağanüstü şartlarda, olağanüstü mahkemelerdeki, olağanüstü yargılamalar hep kanayan yaralar açmıştır! Menderes’in idamı baştan sona bir cinayet öyküsüdür. Çukurlar idam kararları verilmeden açılmış ve gündüz vakti infaz gerçekleştirilmiştir! Cellattlar sarhoştur! İpin parası da aileden istenmiştir!

Deniz Gezmiş, sehpaya yürürken 25 yaşındadır! İbret olsun diye kurban seçilmiştir! Mustafa Pehlivanoğlu’nun ifadesi işkence ile alınmış, idamından 3 gün sonra ailesinin haberi olmuştur! Erdal Eren’in yaşı kağıt üzerinde büyütülmüştür! Kenan Evren, “Asmayıp besleyelim mi?’ sözünü Eren için söylemiştir!

17 yaşında bir gencin hapishaneden ailesine yazdığı son mektubundaki şu satırlara hangi vicdan dayanabilir?

“Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda Ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi içten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile.
Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir.”

Kin ve nefretle oturup kalkanlar şimdilerde ülkeyi yine Kerbela’ya çevirdiler, yeni yaralar açma hedefindeler! Cezaevlerinde işkenceden hergün insanlar ölürken bir de idam sehpalarını kuracaklar!
Zulüm dönemlerinden eksik kalan parçayı da tamamlayacaklar!

Peki ne elde edecekler? İnançları, düşünceleri yok edebilecekler mi? Asla!.. İbret olsun diye asılan Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektubundaki satırlar, bugünkü zalimlere cevaptır…

Allah’tan bulsunlar…

”Sevgili anneciğim ve babacığım,
Benim sizlere karşı islemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakk’ın ve Onun Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Allah’ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah’tan bulsunlar. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır.
Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazemin arkasından ağlamayın, günahtır. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helal olsun, siz de helal edin. Son olarak, abime, yengeme, yiğenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah’ın mutlu bir yuva kurması için ona yardımcı olun. Oğlunuz Mustafa”

Arkamdan ağlamayın

Ve şu satırlar da Erdal Eren’in mektubundan: “Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir. Zavallı ve çaresiz biriymiş gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar. Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz. Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim.”

Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı. Bütün emekçilerin bayramını kutlarım. 1977’de Taksim’de üzerlerine ateş açılarak katledilen vatandaşlarımızı rahmetle anıyorum. Mazlumların gözyaşının dineceği, zalimlerin adalet karşısına çıkarılacağı 1 Mayıslara ulaşmak dileğiyle… Gerçek bayram o zamandır…

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Denizli hapishanesindeki dua!

15 yıl evinden çıkmadan tefsir çoğaltan adam: Hafız Ali!
Tek parti, Kur’an Nurunu söndürmeye kararlıydı. Denizli’ye hapis edilen Said Nursi, zehirlenerek öldürülmek istendi ama…
Ali Emir Pakkan  26 Nisan 2017

Tek parti döneminde Bediüzzaman Said Nursi’ye talebe olmak hapsi, işkenceyi, sürgünü ve hatta ölümü göze almak demekti. Bugünkü gibi Kur’an tefsiri okuyor, hizmet ediyor diye yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atılıyordu. O günlerde de cezaevlerinde mazlumlar ölüyordu. Hâfız Ali onlardan biriydi…

Hafız Ali (Ergün), 1898 yılında Isparta İslâmköy’de dünyaya geldi. İmamlık yapıyordu. Kur’an öğretiminin yasaklandığı dönemde onun talebesi hiç eksik olmadı. 1929 yılında Bediüzzaman ile tanıştıktan sonra hayatını Risâle-i Nur’a vakfetti. Bediüzaman’ın ifadesi ile onun gayreti ile İslamköy, “Nur Fabrikası” halini aldı. Şartlar ağırdı. Matbaa yoktu. Baskı ve zulüm vardı. 15 yıl evinden hiç çıkmadan üstadından gelen Risaleleri yazdı. Evinin duvarlarındaki gizli bölmelerde Kur’an tefsirlerini saklıyordu.

1943’te Üstad ve talebeleri gözaltına alınarak Denizli’ye sevk edildi. Hafız Ali de hayvanların taşındığı bir vagonla Denizli’ye getirildi. Hapiste Üstadı ile tekrar buluştu! İşkenceden geçirildi. Korkusu yoktu. Hakimin ‘Risâle-i Nur’da yazılı Hafız Ali sen değil misin?’ sorusuna, ‘benim’ cevabını verdi. Bediüzzaman’ın en büyük yardımcısıydı. Hücrede, mum ışığında Risaleleri çoğaltmaya devam etti. Kibrit kutularına yazılan Risaleler elden ele dolaşıyor ve dışarıya ulaşıyordu.

Üstad defalarca zehirlenerek öldürülmek istenmişti. Denizli hapsinde bir kere daha zehirlendi. Bunu fark eden Hafız Ali, bir gün Nur Talebelerini yanına topladı. “Ben dua edeceğim, siz âmin deyin.” diyerek duaya başladı: “Ya Rab, bu millet ve vatan Risale-i Nur’a muhtaç. Eğer Üstad vefat ederse Kur’an davası yarım kalacak. O Nur kahramanının canını alma, benim canımı al ve benim ömrümü ona ver”

Amin sesleri zindan duvarlarını inletti. Duası kabul olacaktı.

Aniden rahatsızlandı ve ve hastaneye kaldırıldı. Durumdan haberdar olan Üstadı onu teselli etmek için bir mektup yazdı:
“Aziz kardeşim Hâfız Ali, hastalığını merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin, âmin. Hapiste her bir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın.”

Bediüzzaman kurtuldu ama Hafız Ali kurtarılamadı. 17 Mart 1944’te, 45 yaşında vefat etti. Denizli mezarlığına defnedildi. Vefatı Üstadı çok üzdü. Duygularını şöyle ifade edecekti: “Ben Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. O hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat etti. Gizli düşmanlar beni zehirlediler. O benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi meyusâne ağlattırdı.”

Said Nursi, Hafız Ali için şehit oldu, diyecek ve şu müjdeyi cerecekti:
“Nur’un böyle bir mânevî kahramanının vefatı bizi sıkarken, (…) birden İlahi inayet imdada geldi. Mübarek kardeşlerimin hâlis duâlarıyla o merhum şehidin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve suâl meleklerine mahkemedeki gibi Nurlarla cevap vermesi (…) inâyet-i Rabbâniyenin imdadımıza yetiştiğini ispat etti. O bir şehit. O benim yerime şehit oldu… Benim bedelime şehid olacağını hissetti. Kuvvet-i ihlâsının kerâmeti olarak bana gönderdiği mektubunda bunu haber veriyordu. Haber verdiği gibi şehid oldu.
Onu aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum. Ben hem kendimi, hem sizi tâziye ediyorum. Merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. ”

Üstad, talebesinin dualarda yad edilmesini istiyordu: “Meyve Risâlesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risâle’nin bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın, âmin. Siz de benim gibi duâlarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümitvarız.”

Said Nursi, Denizli hapsinden çıktıktan sonra ilk iş, bir ikindi vakti Hafız Ali’nin mezarına gitti. Kur’an okudu, dua etti. Elini açtı; “Bu şehit bir yıldızdır” dedi. Talebeleri başlarını kaldırdılar. Gökte bir yıldız ışıl ışıl parlamaktaydı. Mezar taşına; “Mahkeme-i Kübray-ı Haşirde Nur talebelerinin bayraktarı şehit merhum Hafız Ali” yazıldı.

Türkiye tarihi zulüm tarihidir. Her gün hapishanelerden işkence ve ölüm haberleri geliyor. Hafız Aliler var ki, zulüm sürüyor.

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Geçmiş, peşinizi bırakmaz!

McCarty, Hoover, Kazan…

Kirli geçmişleri, hiç peşlerini bırakmadı

Amerika’nın dünyadaki itibarını düşüren adam; McCarty! Gestapo; J. Edgar Hoover! Muhbir Elia Kazan!
Ali Emir Pakkan 24 Nisan 2017

Türkiye’deki cadı avının benzeri, 1940 ve 50’li yıllarda Amerika’da yaşandı! Komünist diye insanlar fişlendi, yargılandı, işten atıldı! Adı öne çıkan 4 isim üzerinden dönemi okuyalım: Senatör McCarty, FBI J. Edgar Hoover, sanatçı Elia Kazan ve oyun yazarı Ring Lardner Jr…

Cadı avı dönemine adını veren senatör Joseph Raymond McCarthy, perde önündeki isim. ABDʼnin Orta Batı bölgelerinden gelen muhafazakar bir taşra politikacısı… Başarısız bir avukat! Demokrat Partiʼde yüz bulamayınca Cumhuriyetçi olmuş. 1946ʼda Senatoʼya seçiliyor. Komünizmle mücadele bayrağını ele alarak öne çıkmayı başarıyor. Ahlaksızlığı ve acımasızlığı ile şöhret yapıyor. 1954ʼün Aralık ayında bazı eylemlerini kınayan kararın, senatoda 76 oyla kabul edilmesi sonunu getiriyor! Etrafı bir anda boşalıyor! Kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye veriyor. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında ölüyor. R. McCarthy için; “Amerikan halkının kafasını karıştırıp saptırmak ve Amerikaʼnın dünyadaki itibarını düşürmek için, hiçbir kimse onun kadar başarılı olamamıştır.” deniyor.

Komünizmle mücadelenin perde arkasındaki ismi ise FBIʼın değişmez başkanı J. Edgar Hoover… 48 yıl boyunca teşkilatı yönetiyor. Fişlemeleri yapıyor, Amerika’ya sadakatlarından şüphelenilenler ” kara listeye” alınıyor! Hayatları karartılıyor! Tarihin en büyük dosyacası! Görevde bu kadar uzun süre kalmasının sırlarından biri de şantaj olarak kullandığı seks kasetleri! Martin Luther King, onun zamanında öldürülüyor! Hoveer’ı görevden almak isteyen Başkan John F. Kennedy suikaste kurban gidiyor! Başkan Truman 12 Mayıs 1945’te, Hoover’in başı sıkıştığında kullanmak için herkes hakkında seks dosyası ve şantaj malzemesi biriktirmesinden yakınıyor ve ‘ʼBöyle giderse bizim de Gestapomuz olacakʼʼ diyor!

Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi, Hollywoodʼda görüşlerinden hoşlanılmayan kişileri kara listeye alıyor. Geçmişinde herhangi bir sol gruba sempatizan olanlar bile ifadeye çağrılıyor, arkadaşları hakkında ifade vermeleri isteniyor. Kara listeye girenlere
hiçbir şekilde iş verilmiyor.

Hollywoodʼın ünlü senaryo yazarı Ring Lardner Jr. de 1947 yılında Cumhuriyetçi komünistlikle suçlanıyor. Amerikan-Karşıtı Etkinlikler Kuruluʼnun sorularını cevaplamadığı için hapis cezasına çarptırılıyor. Senatör McCarthy’nin: “Komünist Partisiʼne üye oldunuz mu?” sorusuna şu cevabı veriyor ünlü yazar;” Sizin sorularınızı istediğiniz gibi cevaplayabilirim ama sabah okunca da kendimden nefret ederim.”

Bu cadı avı döneminde sorguya çekilenlere “bir kaç isim ver salıverelim ” denir! Arkadaşlarının adını komisyona vererek kendilerini kurtarmaya çalışanlar olur. Bunlar içinde en ünlüsü yönetmen Elia Kazan’dır. Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olarak İstanbulʼda doğan Kazan, 11 arkadaşını ihbar eder. Yüklü bir para karşılığı film anlaşmasına imza atar! Ama 1999 yılında Oscar ödülünü alırken geçmişi peşini bırakmaz! Nick Nolte, Ed Haris, Tim Robins, Susan Sarandon, Jesica Lange gibi birçok ünlü oyuncu ve yönetmen durumu protesto ederek ödül töreni sırasında salonu terk eder.

1940ʼta çıkarılan Alien Registration Act (Yabancıları Kayıt Kanunu) çerçevesinde, Amerika’da 4 milyon 741 bin 971 yabancı fişleniyor. Binlerce insan “kara listeye” giriyor ve işini kaybediyor. Yargılananlar, intihar edenler, sürgüne gönderilenlerle komünist avı sürüyor.

Türkiye’deki cadı avı dönemi sona erdiğinde de kim ne yaptı ise yazılacak! Hiç kuşkumuz yok; bazıları tarihin kirli sayfaları arasında yerini alacak!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Cem Karaca da “vatan haini”ilan edilmişti!

Cem Karaca ve Allah yar yar!

12 Eylül’ün vatandaşlıktan çıkardığı efsane sanatçı Cem Karaca da “vatan haini” ilan edilmişti.
Ali Emir Pakkan, 21 Nisan 2017

“Çok yorgunum,
Beni bekleme kaptan!
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın!..”

Cem Karaca, 1979’da bir turne için Almanya’ya gitmişti. 12 Eylül darbesi olunca yurda dönemedi. Berlin’de 1 Mayıs törenlerine katılmıştı. O fotoğrafı yayımlayarak, “Cem Karaca gizli hesaplar peşinde!” diye haber yapan bir gazete süreci başlattı. iddiaya göre Karaca, “Kızıl ordu gibi ordu kurarak, uzun bir yürüyüşle askeri yönetimi devirecekti! ” Savcı bu asparagası ciddiye alıp hemen soruşturma açtı! 1 ay içinde Türkiye’ye dönmesi çağrısı yapıldı! Karaca, “bu yalan haberi ciddiye alanları ciddiye alacak kadar ciddiyetsiz değilim!’ diyerek sürgüne adım attı! Askeri yönetim, bugünkü gibi binlerce gazeteci, yazar ve entellektüeli tutuklamıştı.

Ünlü sanatçı, muhalif duruşun bedelini ödeyecekti; “Vatan haini” ilan edildi, hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı, vatandaşlıktan atıldı ve mallarına el kondu!
Ülke içinde kasetleri toplatıldı, müziği yasaklandı! Evine baskınlar düzenlendi. Eşine iş verilmedi. Oğlu Emrah, 8 sene ” Babam Cem Karaca” diyemedi! Darbe, milyonların sevgilisi bir sanatçıyı diri diri gömmeye kararlıydı. Onun üzerinden topluma korku salınacaktı.

Avrupa’da zor günler başlamıştı Cem Karaca için. Çevresi bir anda boşalmıştı. Peşinden koşan gazeteciler, onu karalama yarışına girdi! Güce yaranmak ve menfaat elde etme yarışıydı bu! Kimi dostlarının gerçek yüzünü gördü bu zor süreçte Karaca. Müzikten kopmamaya çalıştı. Almanca öğrendi ve plak yaptı. Bir kasetçi dükkanı açtı, batırdı! Ailesini, eşini ve oğlunu çok özlemişti. Babası vefat etmiş, cenazesine gidememişti. İntiharı bile düşündü bir ara!

Türkiye’de 1983’te seçim olmuştu. Cuntanın pek de haz etmediği ANAP iktidara geldi. Başbakan Turgut Özal, ülkeyi hızla normalleştiren adımlar atıyordu. Sivil biriydi. Yasaklara karşıydı. Bir Almanya ziyaretinde Cem Karaca ile buluştu ve ona ‘yurda dön’ daveti yaptı. Karaca, bu sıcak teklifi değerlendirdi. Sevincinden uçuyordu! “Davasından döndü” diyenlere kulak asmadı! 1987’de ülkeye geri geldiğinde tankların açtığı yaralar hala sarılıyordu!

Özal, Karaca ile yakından ilgilendi. hakkındaki suçlamalar düşürüldü. Pek çok dava açılmıştı. Beraat kararları ardı ardına geldi. Vatandaşlığa geri alındı ve pasaportu iade edildi. Müziğe muhteşem bir dönüş yaptı. Konserleri tıklım tıklımdı.

Karaca, değerlere saygılıydı. Fethullah Gülen’e özel bir sevgisi vardı. 28 şubat’ın en zor günlerinde Gülen’den övgü ile söz etme cesaretini gösterdi. Bir geçmiş olsun mektubunda, “lütfen sağlığınıza dikkat edin size ihtiyacımız var” diye yazdı. Gülen’in bir şiirini okudu, büyük ilgi gördü.

12 Eylül’ün yok etmek istediği Cem Karaca, (2004) şarkıları ile milyonların gönlünde taht kurdu. Anadolu rock müziğinin efsane ismi oldu. Tamirci çırağı, Namus belası, Bindik bir alamete, gibi şarkıları ile yaşıyor ve yaşayacak. Darbeci Kenan Evren ise, kendisini yüzde 97 ile cumhurbaşkanı seçtirmesine rağmen silindi, gitti! Ömrünün son döneminde de yargılanmaktan kurtulamadı!

Şimdilerde Cem Karaca’nın kaderini yaşayan binlerce insan var! Hapishaneler mazlumlarla dolu. “Siyasal İslamcı” zalimleri nasıl bir son bekliyor?
“Allah yar, yar!
Allah yar, yar!”

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan