“Rakı alıyordan teröriste”

 

Devlet vatandaşına tuzak kurar mı?

Ali Emir Pakkan, 14 Şubat 2017

Eğer hukuk rafa kaldırılmışsa evet kurar! Eğer devleti bir suç örgütü ele geçirdi ise evet kurar!

Fethullah Gülen ve hizmet hareketinin nasıl bir tuzakla karşı karşıya kaldığını anlayabilmek için daha önceki benzer bitirme planlarını bilmek gerekir!

Bursa hadisesini yazmıştım. 1959’da Süleyman Hilmi Tunahan’ın adı Ulucami’deki bir irtica gösterisine’ karıştırılmış ve büyük alim 69 yaşında gözaltına alınmıştı. 59 gün bir hücrede tutulan Tunahan hazretleri, ilk duruşmada tahliye edilmişti! Mahkeme komployu açığa çıkardı. “Süleyman Efendi’den talimat aldık” diyen provokatörler, onu tanıyamamıştı!

Bu yazıda Bediüzzaman Said Nursi’ ye kurulan iki tuzağı yazacağım…Asrın aliminin de ‘Padişah gibi yaşıyor’, ‘tarikatçı’, ‘Siyasi bir gaye güdüyor’ gibi suçlamalar ölünceye kadar peşini bırakmadı! Bazen de halkın gözünden düşürebilmek için alçakça iftiralar attı ve tuzaklar kurdular!

‘Said rakı aldırdı’

Yıl 1947, tek parti dönemi. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağʼda mecburi ikamete tabi tutulmuştu. Kimse ile görüştürülmüyordu. Buna rağmen etrafındaki halka genişliyordu. Yazdığı Kurʼan-ı Kerim tefsirlerine ilgi büyüktü.
Dini gelişmelerden rahatsız bir kesim onu halkın gözünden düşürmek için planlar yapıyordu. Yılın son aylarına doğru Afyonʼdan üç sivil polis memuru ilçeye geldi.

İçki satan bir dükkana giderek bazı müşterilerle görüştüler. Ellerinde, ‘ʼSaidʼin hizmetçisi Saidʼe rakı aldıʼʼ yazılı bir kağıt vardı. İçki satın alan müşterilere bu asılsız belgenin altına imza atmalarını istediler. Ancak hiçbiri buna yanaşmadı. Bir müşteri, “ Tövbeler olsun, bu yalanı kim imza eder?” diye karşı çıktı. Kumpas başarılı olamadı.

Şeytanın aklına gelmez!

Bediüzzaman, kendi ifadesi ile ‘şeytanın bile aklına gelmeyecekʼ başka bir iftiraya daha uğradı. Bu sefer, “Sabahlara kadar alem yaptığı, bazı kadınların evine girip çıktığı, tabaklarla baklavalar yenildiği” dedikodusu yayıldı.

Said Nursi bu iddiaya, “Halbuki benim kapım geceleyin dışardan ve içerden kilitliydi ve sabaha kadar bir bekçi o bedbahtın (iftira atan adamın) emriyle kapımı bekliyordu.” cevabını verecekti. (Tarihçe-i Hayat, s. 451)

İftira ve komplolar için Said Nursi, “Çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara tevessül edenler kendilerini halk nezdinde küçük düşürdüler. Risale i Nurlara ve talebelerine ilişen maskara olur.” demişti.

Bugün düne göre daha organize, daha acımasızlar! ‘Altyapı hazırlıyoruz’, dediler ve bu çerçevede talimatla hareket eden mahkemeler de kurdular! Yine de hakikatın er veya geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

Said Nursi ve talebelerine başka hangi iftiralar atılmıştı? Mahmut Efendi, Muhammet Raşit Erol Efendi ve Esat Coşan Hocaefendi gibi zaatlara kurulan tuzakları yeri geldikçe yazacağım!

aliemirpakkan@gmail.com

Reklamlar

Yabancı dil biliyorsanız unutun!

 

Gözlüklüler aman dikkat!
Ali Emir Pakkan, 11 Şubat 2017

Bilanço çok ağır, son KHK ile üniversitelerden bazı demokrat ve sosyal demokrat hocalar tasfiye edilince, cılız da olsa tepkiler yükseldi! Oysa özel okullar, vakıf üniversiteleri ve dersaneler kapatıldığında işin buralara geleceği belliydi! Eğer durdurulamazsalar, düşünce, fikir, bilim ve kısaca değer üreten herkesin eline kelepçe her kurumun kapısına kilit vurulacak! Çünkü, dikta rejimleri karekterleri gereği bilimin ve özgür düşüncenin düşmanıdır! Bundan sonra gözlük takanların bile hayatı tehlikededir!

Neden böyle diyorum, bir örnek ile açıklayayım…

Pol Pot’un 1975-1979 kısa iktidarlığı süresince Kamboçya’da 2 milyon insan öldürüldü. Dönem, 20. Yüzyılın soykırımı olarak tarihe geçti.

Pol Pot, uzun bir hazırlık sürecinden sonra iktidarı elde etti. 17 Nisan 1975’te ülkenin kontrolünü tamamen ele aldı ve tek güç haline geldi. Radikal bir değişim başlattı. İktidar olduğu yılı ‘ Sıfır Yılı’ ilan etti. Ülkenin adını (Kamboçya Demokratik Cumhuriyeti ) bile değiştirdi.

Bütün yabancılar ülke dışına çıkarıldı.
Bütün elçilikler kapatıldı. Yabancıların ekonomik ve tıbbi faaliyetleri durduruldu.
Yabancı dillerin kullanılması yasaklandı.
Gazeteler ve televizyonlar kapatıldı.
Posta ve telefon haberleşmesi kısıtlandı.
Bütün özel işyerlerine çöküldü.

Gözlüklüler bile katl edildi

Pol Pot, yeni bir toplum, yeni bir ülke modeli inşaa için kolları sıvadı. Ona göre çiftçilerin güçlenmesiyle Kamboçya zenginleşecekti. Şehirleri köylere göçe zorladı. Dini inançları ortadan kaldırmaya çalıştı. İbadet mahallerini ateşe verdi. Müslümanlara domuz eti yedirdi. Aile fertleri birbirinden koparıldı.

Eli kanlı diktatörün en büyük düşmanı aydınlardı. Entelektüel olduğu düşünülenler öldürüldü. Öğretim üyesi, öğretmen, din adamı, gazeteci, yazar binlerce insan ağır işkencelerden geçirildi. Pek çok kişi sadece gözlük kullandığı yada yabancı dil bildiği gerekçesiyle katledildi. Bütün okullar ve üniversiteler kapatıldı. Eğitim durduruldu. Çocukların beyinleri yıkanarak rejime sadık köleler haline getirildi.

Pol Pot, 1988, 15 Nisan’ında sürgünde öldüğünde New York Times, ‘Kamboçya’yı 20. Yüzyılın en acımasız ve radikal rejimi yaptı’ diye yazdı arkasından. Geçtiğimiz günlerde Los Angeles Time’da çıkan bir haberde ise soykırıma karışan bazı Kızıl Kremerlerin, işledikleri insanlık suçlarından dolayı pişmanlıkları ve bağışlanma dilekleri anlatılıyordu!

Yabancı dil bilenler ve gözlüklüler aman dikkat!
Not: Pol Pot, Bir gece kabusunun anatomisi, (Philip Short) kitabını tavsiye ederim.
aliemirpakkan@gmail.com

İşkencenin dönüşü!

 

12 Mart’tan ve 12 Eylül’den de beter!

Ali Emir Pakkan, 8 Şubat 2017

Fethullah Gülen’in yeğeni Sait Gülen’in emniyette 30 gün boyunca gördüğü işkenceyi okuyunca kanım dondu. Salondaki erler bile gözyaşlarını tutamamış! Gülen’in önüne koydukları tutanağı imzalamazsan eşine tecavüz edeceğiz, demişler! İlk duruşmada hakkındaki iddiaları red eden Sait Gülen, mahkemeye yeniden ifade vermek istediğini söylüyor! Duruşmada 2010 KPSS sınavında kopya çekmekle suçlanan diğer sanıklar da ifadelerinin işkence ile alındığını açıklıyor!

Türkiye’de emniyet ve hapishanelerde nelerin yaşandığı ile ilgili çarpıcı bir duruşma bu! İşkence geri döndü ve engizisyon çarkı binlerce masumu öğütüyor!

Sait Gülen’in ve işkence ile ifadesi alınan insanların anlattıklar, 12 Mart 1971’de Ziverbey Köşkünde İlhan Selçuk’un yaşadıklarına benziyor.

1971’de asker, muhtıra verdi. AP hükümeti düşürüldü! Nihat Erim başkanlığında yeni bir ara rejim hükümeti kuruldu. Sıkıyönetim ilan edildi! Sağ ve sol hareketleri hedef alan operasyonlar başladı! Tutuklamalar ülke çapında ve pek çok kurumu kapsıyordu!

Bir gün gazeteci İlhan Selçuk’un da kapısı çalındı! 9 Mart cuntası içinde olmakla suçlanıyordu yazar. Mahir Kaynak, ( Sonradan MİT ajanlığı deşifre edildi) ordu içindeki bu cuntaya sızdırılmış ve pek çok bilgiye ulaşılmıştı! Cemal Madanoğlu liderliğindeki bir grup darbe planlıyordu. Selçuk da, cuntada olmakla suçlanıyordu. Ancak elde delil yoktu.

İlhan selçuk, bir arabaya bindirildi, gözleri bağlandı, Ziverbey Köşküne götürüldü! Sıkıyönetimle gözaltı süresi 30 güne çıkarılmıştı! 30 gün boyunca gece gündüz sorgulandı! İşkence gördü. Cumhuriyet’teki yazıları soruluyordu. Selçuk, ‘Ziverbey Köşkü’ kitabında o korku ve dehşet saatlerini şöyle anlatıyor:

“Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım. Ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun.” (Ziverbey Köşkü, Çağdaş Yayınları, 1987)

Selçuk, işkencenin artmasından ve öldürülmekten korkuyor. Aklına bir fikir geliyor. İfadesini yazılı vereceğini söylüyor. Bir kalem ve kağıt istiyor.

İşkencede ifade verdim

Şairler bazı şiirlerinde, her mısraın baş harflerinden anlamlı sözcükler oluştururlar. Buna edebiyatta akrostiş denir. Yazar Selçuk da ifadesinin içine gerçek durumunu akrostiş olarak yerleştirecekti. Ama her cümlenin baş harfleriyle kelimeler türetmek fark edilebilirdi. Onun için başka bir yöntem buldu: Her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harflerinden bir akrostiş oluşturdu. Uzun bir ifade yazdı. Sorgucular, aldıkları cevaplardan ikna oldu.

30 günün sonunda sıkıyönetim mahkemesine çıkarıldı. İlk duruşmada ifadesinin işkence altında alındığını söyledi ve bütün iddiaları red etti. Yazılı ifadesindeki akrostişte, “İşkence altındayım” sözcükleri okunuyordu. Hakim “işkence” ve “baskı” kelimelerini gördü. Kısa bir aradan sonra tahliyesine karar verildi. Sonra da beraat etti. Selçuk, Tercüman gazetesinde ifade tutanaklarının çarşaf çarşaf yayınlanarak, “itirafçı”, “darbeci” ve “arkadaşlarını satmakla” suçlanması üzerine akrostiş formülünü ayrıntılı şekilde açıkladı.

46 yıl sonra yine geceyarılarında gözaltılar oluyor! İşkence ile alınan ifadelerden başka iddianamelerde delil yok. ‘Darbe mahkemeleri bile daha adildi’ dedirten tutuklama kararları veriliyor. Bir de o ifadeler basına servis edilip, ‘itirafçı oldular’ deniyor! Tarihe ’12 Mart’tan da 12 Eylül’den de beterdiler’, diye geçecekler!

aliemirpakkan@gmail.com

Polis Onun peşinde, O talebenin peşinde…

Ali Emir Pakkan, 6 Şubat 2017

Yine böyle karanlık bir dönemdi! Aynı Hizmet hareketine olduğu gibi, bütün kurumlara çökülmüştü! Kur’an ve din eğitimi yasaktı. Camiler ve cemevlerinin kapısına kilit vurulmuştu! Müderrisler cemiyeti lağv ve fesh edilmiş, medreseler kapatılmıştı!

Tek Parti, İslami hareketleri bitirilecek, dini devletin kontrolüne alacaktı! Diyanet işleri bunun için kurulmuştu! Plan buydu!

Öte yandan Süleyman Hilmi Tunahan, Kur’an eğitimini sürdürmek için çareler arıyordu. Müderrisler cemiyetinin hocaları, dağılmadan son kez bir araya gelmişti! Korku ve ümitsizlik vardı. 500’ün üzerindeki dersiâmın bulunduğu o toplantıda Tunahan şunları söyledi:
“Arkadaşlar, medreseler lağvedildi. Bu vaziyet karşısında milletin dini ne olacak? Buradan dağılmadan aramızda bir karar alalım. Biz 520 dersiâmız, her birimiz memleketin bir köşesinden gelmişiz. Memleketlerimize dönünce ikişer talebe bularak, onlara Allah’ın ilmini okutup, dinini belletecek olursak, bu talebeler, 50 sene daha bu milletin dinine kâfî gelirler.Bunu yapmazsak huzûr-i ilâhîde yakamızı mesûliyetten kurtaramayız.”
Ancak hemen itirazlar yükseldi. Tek Parti Hükümeti’nin buna da izin vermeyeceği dile getirildi. Ücretsiz muallimlik yapalım, fikrini ortaya attı. Hükümete bir mektupla bildirdiler ama Ankara’dan cevap sertti: Bu yola tevessül edenler şiddetle cezalandırılacak! Çoğu hoca, hapis korkusundan mesleğini bıraktı! Bazıları iktidara yanaştı! Süleyman efendi ise; 2 kızından başladı Kur’an öğretmeye ve hiç bırakmadı.

Yasakları, takipleri aşmak için bulduğu yöntemler ise tarihe geçti. 1930-36 arası Çatalca’nın bir köyünde çiftlik kiraladı, talebelerini çiftçi gösterdi! Amele pazarlarını dolaşıyor ve ‘yevmiyeni ben vereyim, gel oku’ diyordu işçilere! Köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Talebelerini okutacak güvenli yer bulamayınca taksi tutup yolda dersini yaptı! Bir kaç talebesi ile Haydarpaşa Gar’ından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu.

Tek Partinin baskı ve zulmlerine rağmen hizmetini devam ettiren bir kaç alimden biriydi Süleyman Hilmi Tunahan. Tabi ki bunun bedeli; Hapisler, sürgünler, işkence ve tabutluklar olacaktı! Terörist gibi takip edildi. Yalanlar, iftiralar peşini bırakmadı…1939 ve 1944’te gözaltına alındı; hücrede tutuldu, işkence gördü, yargılandı ve beraat etti.

DP döneminde de bitirme planları yapıldı, takipler ve baskılar sürdü. Talebelerine hep müsbet hareketi tavsiye ediyordu! 1957’de bu sefer bir kumpasla karşı karşıyaydı!. (Bakınız: Süleyman Efendi’ye kumpas ve verdiği cevap, başlıklı yazıma)
16 Eylül 1959’da vefat etti. Cenazesine de saygı gösterilmedi. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Fatih haziresine gömülmesine izin vermedi!

Yıl, 2017, zaman geçti! İktidar değişti!
İsimler farklı ama zulüm sürüyor…Bir farkla… AKP, baskıları katladı; kadınlara, çocuklara kadar indi ve iyice alçaldı!
aliemirpakkan@gmail.com

Süleyman Efendi’ye kurulan kumpas ve verdiği cevap

Süleyman Efendi’ye nasıl kumpas kuruldu?

Ali Emir Pakkan
Fethullah Gülen ve hizmet hareketi tarihin en ağır, en haksız ve en alçak saldırılarına maruz. Herkes suskun ve bu linç girişimini izliyor! Bazıları da alkışlıyor!

Oysa özellikle İslami cemaatler, Gülen ve hizmet hareketi hakkındaki itham ve iftiraların bir kurgu olduğunu çok iyi biliyor! Çünkü Esat Erbili’den Said Nursi’ye, Muhammet Raşit Erol’dan Mahmut Efendi’ye her toplum önderi benzer saldırılara maruz kaldılar.

Bursa kumpası

Süleyman Hilmi Tunahan Efendiye ( 1888-1959) kurulan bir kumpastan söz etmek istiyorum.
Yıl 1957, Bursa Ulucami’de sarıklı cübbeli bir grup, ellerinde tevhit yazılı yeşil bayrak, “şeriat isteriz” diye nümayiş yapıyor! Polisle çatışıyor ve gözaltına alınıyorlar! İfadelerinde, “Biz Süleymancıyız. Süleyman Efendi mehdidir! Talimatı ondan aldık!” diyorlar!

Şu işe bakın, Demokrat Parti (DP) devri… Adnan Menderes başbakan. Süleyman Hilmi Tunahan, İstanbul’da ve ömrünün son demlerini yaşıyor.

Ulucami’deki bu olay sonrası, senaryo gereği ( bitirme planı da diyebilirsiniz) bir sabah Kısıklı’daki evini polis basıyor! Yaşına ve hastalığına bakmadan ellerine kelepçe vuruluyor! Kütahya’ya götürülüp bir hücreye atılıyor!

Süleyman Efendi’nin Bursa’daki hadiseden hiç haberi yoktur! Göstericileri tanımamaktadır. Ama ülke çapında Süleymancı avı başlıyor! Damadı Kemal Kaçar ve bazı talebeleri de gözaltına alınıyor!

69 yalında tam 59 gün son derece ağır şartlarda tutulan Süleyman Efendi hakkında savcı idam istiyor! Ama daha ilk duruşmada Bursa olayının bir tertip olduğu anlaşılıyor!

Mahkeme Hakimi, Süleyman efendiden talimat aldık, diyen kişilere, Hocaefendi’nin de içinde olduğu bir grubu gösterip, ‘Hangisi Süleyman efendi?” diye soruyor!
Göstericiler, Süleyman Efendi’yi tanımıyor!
Bütün plan suya düşüyor!
Mahkeme tertibi ortaya çıkarıyor!
Süleyman efendi ve talebeleri ( 8 Kasım 1957)tahliye ediliyor!

Hapisten çıkınca İstanbul’a değil İzmir’e giden Tunahan Hocaefendi’ye; Biraz dinlenseniz, diyor talebeleri ancak O; “Yolculukta bazen arabanın tekeri patlar. Bizim de tekerimizi patlattılar. Şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları telafi için daha çok çalışacağız.” Cevabı veriyor!

Münafık olmaktan kurtulduk

İftira kampanyaları ve yalan haberlere de aldırış etmiyor büyük alim! “Efendim, sizin aleyhinizde şu iddialar var” diyen talebesini şöyle uyarıyor:
“Elhamdülillah! Münafık olmaktan kurtulduk. Allah Resûlü başta olmak üzere, İslam büyüklerinin hepsinin aleyhinde konuşulmuştu. Eğer bizim aleyhimizde konuşulmazsa kendimizden şüphe ederdik.”

Elbet hizmet hareketine kurulan tuzaklar bir gün bağımsız mahkemelerden döner!
Ama bu dönemde… dini siyasete ve menfaatlerine alet eden, hizmet hareketine leş kargaları gibi çökenler bir yana; bazı cemaatlerin, bu hukuk dışılıklara itiraz etmeleri beklenirdi…

Süleyman Efendi’nin hayatından günümüze ışık tutan bir kaç levhayı daha yazacağım…

aliemirpakkan@gmail.com

Nakşileri bitirme planı nasıl uygulandı?

Erbili Hocaefendi ve Nakşileri yok etme planı nasıl uygulandı?

Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız!

Ali Emir Pakkan, 30 Ocak 2017

Tek parti dönemi. Daha Menemen Olayı patlak vermemiş. Emniyet Genel Müdürü Rıfat bey, yakın dostu Cemal Öğüt’ü Ankara’ya çağırır ve uyarır: “Esad Hocaefendiyi ziyaret etme! Hatta bir süre ortadan kaybol, evine gir dışarı çıkma! Esat efendi için, ’70 bin müridi var! Bu adamı mutlaka ortadan kaldırmalıyız’ diyorlar! Rıfat bey, kendisinin bitirme planlarına alet olmayacağını söylüyor dostuna! ‘Beni görevden alacaklar, yerime kendi adamlarını getirip bu işi halledecekler’ diye ekliyor!

Aynı günlerde Esat Efendi’nin İstanbul’daki evi…Mehmed Ali Efendi, babası Es‘ad-ı Erbilî Hz.lerine kaygılarını dile getiriyor:
“Babacığım! Bu havayı beğenmiyorum. Etrafımızda uğursuz gölgeler dolaşıyor. Evimiz ve sokağımız devamlı gözetim altında. Bir tedbir alalım. Mesela köşkteki kalabalığı dağıtalım. Onları memleketlerine gönderelim. Biz de göz önünden silinelim.”

Es‘ad Efendi şu karşılığı veriyor:
“Allah’ın (cc) takdiri neyse, o olacaktır. Bana öyle geliyor ki ok yaydan çıkmış ve hakkımızda karar alınmıştır. Yani tedbir zamanı geçmiştir.”

Erbili, 1847, Musul Erbil doğumludur. Nakşî icazetnamesini alır. 1875 Hac dönüşü İstanbul’a yerleşir. 1918’de Divân’ını neşreder. Halkın saydığı bir alimdir. Tek parti ve arkasındaki derin yapı bu hareketten rahatsızdır! Bitirme planları yapılır! O günün zift medyası ‘itibar suikastlerine’ başlar!

18 Temmuz 1930, Vakit Gazetesinde Esat efendi hakkında yalan ve iftiralarla dolu bir haber çıkıyor. Gazete, “Erenköy’de Bir Dedikodu: Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şeyh kimdir?” manşetinin altına Erbili’nin fotoğrafını koyuyor! Onun ‘İngiliz ajanı olduğunu, lüks içinde yaşadığını, pahalı hediyeler aldığını’ yazıyor!
Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler de aynı iftiraları tekrarlıyorlar!

Polis, Es‘ad Efendi’yi takibe alıyor! Hatta evine bir ajan sokuluyor! Her adımı Ankara’ya rapor ediliyor! Ama bu raporların hiçbiri iftiraları doğrulamıyor…

23 Aralık 1930, Menemen hadisesi vuku buluyor. Genç yedek subay Kubilay, bir grup esrarkeş caninin kurbanı olur! Menemen olayı, Nakşilere mal ediliyor!

Emniyet müdürünün haber verdiği, uzun süredir alt yapısı hazırlanan ‘tenkil planı’ uygulamaya geçiriliyor! Fişleme listeleri raflardan iniyor! Ülkenin dört bir yanında binlerce insan gözaltına alınıyor!
Olağanüstü hal ilan ediliyor ve özel mahkeme kuruluyor! ( Bakınız; sulh ceza mahkemelerine, 15 temmuz’a, OHAL’e, fişleme dosyalarına ve tutuklamalara)

Bir sabah Erbili hazretlerinin kapısı acı acı çalar! Gelen polistir! 84 yaşında ve yürümekte zorluk çeken Es‘ad Efendi’nin ellerine kelepçe vurulur! Menemen’e götürülür! Onu hususi bir hücreye alırlar, yemeğine azar azar zehir katarlar, rahatsızlığı artar. Hastaneye kaldırılır! Sözde tedavisi sürerken (3 Mart 1936) hayatını kaybeder. Genel kanaat zehirlenerek öldürüldüğü yönündedir!

Cenazesi ailesine verilmeyerek, resmi makamlar tarafından Menemen’de defnedilir. Erbili’nin oğlu Mehmed Ali Efendi ve 29 talebesi de idam edilir.

Es‘ad Efendi Hazretlerinin diğer bir oğlu Muhammed Ali Efendi İstanbul’a gelmemiş, Erbil’de ikamet etmiştir. Orada İngilizlerin Musul’u işgali sırasında İngiliz idaresine boyun eğmemiştir. Türkleri Cemiyet-i Akvâm’a (Birleşmiş Milletler) girmeleri için teşvik etmiştir.

Erbili hazretleri, tam bir çadır tiyatrosu olan Mahkemedeki savunmasında Menemen olayları ile bir ilgisinin olmadığını söylemiş, oğlunun ülkeye hizmetini anlatmıştır. Son sözleri şöyledir: “90 yaşımdayım. 20 seneden beri kendimi ölü farz ediyorum. Türklüğe hizmetim olduğundan oğlum İngilizler tarafından Bağdat’tan nefyedildi…”

Nakşilere büyük darbe vurulurken, bütün muhalefet sindiriliyor. Serbest Fırka’nın kapatılması tartışmaları sona eriyor. Tek parti rejiminin ömrü 1946’ya kadar uzuyor!

Bir dejavu hissine kapıldınız mı?
15 Temmuz’a bir de, Menemen olayı penceresinden bakın!
Nereye gittiğimizi daha net görebilirsiniz!
Not: Menemen olayının ayrıntılarını , ‘Tek parti rejimine giden yol’ başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz:
https://serbestgazeteci.wordpress.com/category/yakin-tarih/

Anne Frank örneği

Bir kaç satır, bir kaç sayfa…

Ali Emir Pakkan, 27 Ocak 2017

İnternetteki mağdur mesajlarını okuyor musunuz? Kulaktan kulağa yayılan cezaevlerindeki işkenceleri biliyor musunuz? Sincan cezaevi kapısında babalarını ziyarete gelen 5 çocuğun, anneleri de gözaltına alınınca, attıkları çığlıkları duydunuz mu? Silivri’de yazarlar var, unuttunuz mu? Kaç işadamının mal varlığına el kondu, kulak verdiniz mi?
Acaba kaç mazlum, mağdur var çevrenizde, farkında mısınız?

Büyük bir karartma uygulanıyor! Gerçeklerin üzeri örtülüyor! Ama bu böyle devam etmeyecek! Sadece ülke insanı değil bütün dünya gerçekleri öğrenecek!

Anne Frank, 13 yaşında bir genç kızdı. Naziler Yahudileri ölüm kamplarında toplamaya başlayınca ailesi ile birlikte Amsterdam’da saklandı! Tam 2 yıl, bir büronun gizli bölmesinde kaldı! Yaşadıklarını her gün düzenli olarak günlüğüne yazdı. Dış dünya ile alakası kesilen aile, açlıkla, hastalıklarla mücadele etti.

Nihayet 1944’te Gestapo gizli sığınaklarını buldu, tutuklanarak ayrı kamplara gönderildiler. Anne, Bergen- Belden kampında öldü. Babası dışında aileden kimse kurtulamadı!

Anne’nin günlükleri, ilk defa 1947’de Almanca olarak yayınlandı. Defalarca baskısı yapıldı. 60’dan fazla dile çevrildi! Dünyanın en çok satan kitapları listesine girdi! Tiyatroya uyardandı! Senaryosu yazıldı, filmi çekildi! Kitap, dünyanın bütün kütüphaneleri ve kitapçılarında satılıyor.

Ama hikaye burada bitmedi!
Anne Frank ve ailesinin de içinde olduğu milyonlarca İnsana zulüm eden bütün Naziler yandı! Gestapo şefleri, SS’ler yıllar sonra yakalanarak hapis ve para cezalarına çarptırıldı. Anne’nin günlüğü, bir müzede sergileniyor, gittiği okula onun ismi verildi, saklandığı evi dünyanın her tarafından insanlar ziyaret ediyor!

27 Ocak 1945’te Sovyet güçleri Auschwitz kampına girdi. Anne’nin babasının da içinde olduğu binlerce esir kurtarıldı. Naziler bu kampta çoğu Yahudi 1 milyondan fazla muhalifi öldürmüştü!
Şimdi Dünya Yahudi Kongresi( WJC) bu günde (27 Ocak) Holokost kurbanlarını anıyor!

Yakın bir gelecekte, Türkiye’de de Anne Frank gibi niceleri çıkacak!
Bir kaç sayfa, bir kaç satır; zulümle ayakta kalan saltanatlarını yıkacak! Nesilden nesile nefretle anılacaklar!