Hapisteki bebek!

Hapishanedeki bebek
Ali Emir Pakkan, 23 Ocak 2017

Şehre bir saat kalmıştı. Otobüs, yol kenarındaki cezaevinin önünde durdu. Ellerinde küçük çantalar bazı yolcular indi.
Sabaha çok vardı, hava buz gibiydi.
Hızlı adımlarla demir parmaklı binaya yürüdüler…

İlk defa bir cezaevine geliyorlardı!
Ziyaret ettikleri, öğretmendi, ev hanımıydı, esnaftı…

Mescite sığındılar, ellerini duaya açtılar. Zaman geçti. Gün ışıdı. Araba sesleri dualara karıştı. Gardiyanların sesleri duyuldu.

İşte o an gelip çatmıştı. Üzerleri didik didik arandı. Sevdikleri ile aralarında duvarlar vardı! Sarılamadılar, birbirlerini koklayamadılar, Haberler kısaydı; İyiyiz merak etmeyin! Kuran okuyoruz, bol bol namaz kılıyoruz, dediler!

Bir bebek sesi duyuldu! 5 aylıktı..
Emsalleri saraylarda, yalılarda, ana kucağında…O zindanlardaydı…
En küçük mazlumdu!

Beşiğinden alınmış, gözünü cezaevinde açmıştı! Anne ve babası, aynı hapishanedeydi. Bazı günler babasına gidiyordu. Ağlamıyordu… Sanki nerede olduğunu biliyordu!

Bebek kokusu yayıldı koridorlara ve koğuşlara…Herkes acısını unuttu!
Göşyaşları kurudu…Kelimeler anlamını yitirdi.

Bebekleri katleden Firavun çağlar aşmış, geri dönmüştü! Zindanlarda sabiler büyüyordu!

https://www.google.com/amp/www.cumhuriyet.com.tr/amp/haber/turkiye/664494/Cezaevi_ziyaretinde_anneleri_de_gozaltina_alinan_bes_cocugun_drami.html?client=safari

Suikast senaryoları

Uğur Mumcu ve yeni cinayetler

Ali Emir Pakkan, 16 Ocak 2017

Geçenlerde Tarık Toros yazdı. “Muhalefetin etkin isimlerine suikast düzenlecek! Suç da cemaate atılacak! “Bu cinayetler hep işlendi? Peki kim olabilir bu kanlı senaryonunun arkasında?

1993, Türkiye’nin en karanlık yıllarından biriydi. 24 Ocak’ta Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ile başladı faili meçhul cinayetler. Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’tan sonra Eşref Bitlis, Turgut Özal, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever hayatını kaybetti. Adnan Kahveci’nin ölümü de şüpheliydi.

24 Ocak 1993’te gazeteci Uğur Mumcu, evinin önünde arabasına konan bombaların patlaması sonucu öldürüldü. Eğer yaşasaydı iki gün sonra Öcalan’ı gözaltına alan savcı Baki Tuğ’la buluşacaktı. Mumcu Öcalan-MİT ilişkisini araştırıyordu! Abdullah Öcalan’ın kayınpederi Ali Yıldırım, Kesire’nin babası MİT’te çalışıyordu. Kesire ile Öcalan evlenince Öcalan’ın MİT’le bağlantısı var diye düşünüyordu.

TBMM eski Başkanvekili Güldal Mumcu, eşinin öldürülmesini konu alan bir kitap (İçimden Geçen Zaman) yazmıştı. Kitaptan suikastin adeta, ” geliyorum ” dediğini, öğrendik.

Cinayetlerden önce önce MİT Müsteşarı Teoman Koman, gazetecileri MİT’te topluyor ve siyasi cinayetler işleneceğini bildiriyor. Mumcu, yetkili kişilerce bir iki defa uyarılıyor, koruma polisi tahsis ediliyor! Hüsamettin Cindoruk, “Bekliyorduk” diyor! Şu satırlar kitaptan:
“…Hatırlıyorum. Ertesi sabah erkenden kapı çalındı. Uğur açtı: Gelen Mehmet Eymür’dü. Bizim dairenin ön katında oturan İranlılar için, ‘Bunlar İran istihbaratının elemanları. Biz gereken tedbirleri alacağız, ama sen de dikkatli ol…” dedi.”

Kitapta, soruşturma aşaması ve delillerin nasıl karartıldığı, kamuoyunun kimler tarafından ve nasıl yanlış hedeflere yönlendirildiği de anlatılıyor! Gürdal Mumcu’nun Devletin zirvesi ile yaptığı görüşmeler de çok ilginç!

Savcı Ülkü Coşkun, Güldal Hanım’a, “Bu işin arkasında devlet var. Siyasi iktidar isterse çözülür. Bana bir yazılı emir gelmesi lazım.” diyor. Güldal Mumcu Mehmet Ağar’a, “Duvar çıkıyor karşıma. Bir tuğla çek, duvar yıkılsın.” diyor; Ağar da “Çekemem, altında kalırız.” diye cevap veriyor.

Eski MİT Müsteşarı Köksal Sönmez, “Bu olayın teşkilatımızla ilişkisi yoktur.” diyor ve dış ülkelerden birine işaret ediyor. Güldal Hanım, “Teşkilatınıza hâkim misiniz? Dış ülke bağlantısına nasıl ulaştınız?” diye sorunca, “Sezgilerimizle…” cevabını alıyor.

Cinayeti çözmek ve izlemek için Cumhuriyet Gazetesi’nde kurulan izleme komisyonunda ilginç kişiler var. Mesela Mustafa Kemal Kumkumoğlu gibi… Sonradan İslami Hareket Örgütü’nün avukatı olduğunu öğreniyor Güldal Mumcu.

Güldal hanım, Faili meçhul cinayetlerde adı geçen tetikçi Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) kendini ziyarete geldiğini anlatıyor. Yeşil, “Ne istiyorsun? Faili verelim yeter mi?” diye sorunca Güldal Hanım, “Gerçeğin hepsini istiyorum.” cevabını veriyor.
Avukat Ceyhan Mumcu, (Uğur Mumcu’nun abisi), Güldal hanımın cinayeti kurcalamamasını istiyor, “Vazgeç artık!” diyor.

Mumcu cinayeti araştırmasında bazı isimler ve örgüte de ulaşıldı. Tetikçiler mahkum edildi, uykuya geçen örgütün tekrar uyandırıldığı tespit edilmişti! 17-25’ten sonra, bütün soruşturmalar gibi o soruşturmanın da üzeri örtüldü!Tekrar en başa dönüldü!

İstihbaratı al !
Cinayetleri önleyeme!
Duvar üzerimize yıkılır, diye faillerin üzerine gitme! Örgütü açığa çıkaran emniyetçileri cezalandır!

93’ün bazı devlet görevlileri hala aktif!
‘Suikast’ senaryoları yine dolaşımda!
Katiller dışarda!
Masum insanlara da faturayı çıkardınız mı, tam kuş katliamı!
Bu kanlı filmi daha kaç kere izlettireceksiniz!

Kardeşlerin kurduğu Guess

 

Kardeşlerin kurduğu Guess

Ali Emir Pakkan

Umut edelim, Aile şirketlerinin uğradıkları zulüm, iş hayatlarında bir virgül olur. Maurice Marciano gibi dünyanın güvenli limanlarını seçerler, başarı hikayelerini yazmaya devam ederler…

Ünlü Guess nasıl doğdu?

Ünlü Amerikan gazetelerinden Wall Street Journal’da okudum. Guess markasının sahibi Maurice Marciano, 1948, Cezayir doğumlu. Babası, Cezayir Savaşında ayrılıyor ülkesinden.

Fransa’nın güneydoğusundaki Marseille’ye mülteci olarak yerleştiklerinde Marciano henüz 7 yaşındadır. Yerel bir sinagogda öğretmenlik yapan baba, çocuklarını Paris’te okula gönderir. Büyüme ve okul çağlarında Marciano’nun moda ve sanat ile ilgili bir planı yoktur. Paris’te bir müze gezisinde gördüğü tablolar sanata ilgi duymasını sağlayacaktır.

Liseden mezun olunca kardeşleri Armand, Georges ve Paul ile butik mağazalar açar. Adını, isimlerinin baş harflerini birleştirip MGA koyarlar. ( İzmir’deki ünlü mobilya üreticisi AlFeMo da üç kardeşin isimlerinin baş harflerinden alıyor.) Mağazalarda hem bay hem de erkeğin kullanabildiği kot pantolonlar büyük ilgi görür.

Marciano, 1978’de Georges ile birlikte Los Angeles’e taşınır. Daha sonra diğer kardeşler Armanda ve Paul da onları takip ederek California’ya gelir. Amerika’da yeni bir başlangıç yaparlar. Aile şirketi ismini “Guess”olarak değiştir. Guess, ‘tahmin edin’, anlamına gelmektedir. George, yolda giderken McDonald’s reklam bilbordunda görmüştür bu kelimeyi.

Guess marka ürünler, 1981 yılına gelindiğinde, Bloomingdale’s ve Beverly Hills mağazalarındaki satışları bir yıl içinde 6 milyon dolara ulaşmıştır. Kardeşlerden Georges elbise dizayn, Maurice finans ve satış, Armand pazarlama ve Paul da reklama bakmaktadır.

Los Angeles’te müze

Wall Street Journal’ ın Guess’in emekli sahibini sayfalarına taşıması ticari başarısından değil. Marciano, aynı zamanda büyük bir sanatsever ve koleksiyoncudur! Milyonlarca dolar ödeyerek topladığı tablolarla adından sıkça söz ettirir. Bazen ticaretleri kötü gitse ve krizler ile uğraşsalar bile sanata yatırım yaparlar.

Guess’in kurucu başkanı, 3 yıl önce Los Angeles’te satın aldığı Mason Tapınağını müzeye çeviriyor. 1961’de inşaa edilen binayı Marciano Art Foundation işletecek ve müze hizmete açıldığında 1 500 parça koleksiyon sergilenecek.

Guess gibi markalar bizim ülkemizde neden çıkmaz? Cezayir’de kalsa Marcello, bugün dünyanın her tarafında alıcı bulan, ünlü Guess markası doğar mıydı? Benzer soruları kendime sorarken, şirketlerine el konulan, dışardaki son Boydak’ların da gözaltına alındığı haberleri geliyordu.

Ne yaptı bu insanlar? Ülkelerinde fabrikalar kurdular, yeni markalar ürettiler ve dünyaya açılıyorlardı…Okul, üniversite açma yarışına girdiler! Kurdukları vakıflarla eğitime, sanata hizmet ettiler.

Umut edelim, Aile şirketlerinin uğradıkları zulüm, şirketlerine kayyım atanması, mallarına el konması iş hayatlarında bir virgül olur. Maurice Marciano gibi dünyanın güvenli limanlarını seçerler, biz de başarı hikayelerini yazar ve okuruz…

Not: Guess ile ilgili habere şu linkten ulaşılabilir

https://www.google.com/amp/www.wsj.com/amp/articles/guess-co-founder-maurice-marciano-is-opening-las-newest-museum-1480349760?client=safari

#Guess

Holocaust yolculuğunun sonu!

Ali Emir Pakkan

Türkiye dikta rejimine geçerken bir hatırlatma; Kütüphaneler, diktatörlerin hazin hikayeleri ile dolu…
Geçen gün uğradığım kütüphanede ‘tarih’ bölümünde uzun süre kaldım. Bazı liderler hakkındaki kitapları inceledim. Stalin, Mao, Pol Pot, Lenin ve Mussolini gibilerin biyografileri günah galerisi gibiydi. Hitler, hakkında en çok kitap olan diktatördü. Zülümde onu şimdilik geçen yok görünüyordu.

Martin Gilbert’in “holocaust journey’ ( soykırm yolculuğu) kitabını okumak için aldım. Yazar, Hitler Almanyasında Yahudilere nasıl soykırım uygulandığını anlatıyor. Londra, Berlin, Prag, Varşova gibi şehirleri, bir grupla dolaşmış. Tanıklarla görüşmüş, hatıratları incelemiş; anıtları, mezarlıkları, Yahudi evlerini, işyerlerini, okulları ve sinagogları gezmiş. Gestapo merkezlerini, gettoları, ölüm kamplarını, işkencehaneleri ve insanların yakıldığı fırınları görüp, notlar almış. Bu merkezlerde insanlık suçları işleleyenlerin yargılandığı mahkeme kayıtlarını okumuş. Anlıyorsunuz ki; 50 yıl geçse de zulüm bütün çıplaklığı ile anlatılabiliyor. Şehirler, insanlar, binalar sanki dile gelip konuşuyor! Hiç bir suçun üzeri örtülemiyor!

Yazarın, “Geçmişi araştırma seyahatın”nda ilk duraklarından biri Cologne…Ren nehri kenarında tarihi bir şehir. Almanya’da 1012’de ilk sinagog buraya inşaa ediliyor. 1942’de bombalanıyor. 11 bin Yahudi göçe zorlanıyor, gettolara sürülüyor, bazıları Auschwitz kampında öldürülüyor.

Hitler’in intiharı ve savaşın bitmesinden sonra hayatta kalanlardan 6 bin Yahudi şehre geri dönüyor. İlk sinagog, yeniden inşaa edilip ibadete açılıyor! Alman hükümeti, anlaşma gereği kurtulanların uğradıkları bütün zararları tazmin ediyor. Yaralar sarılıyor. Cologna’daki ana caddelerden biri bugün Yahudi Caddesi olarak isimlendirilmiş.
Kitapta daha pek çok hikaye var.

Neden bunları anlattım?
21. Yüzyılda ülkemizde yeni bir soykırım yaşanıyor. İnsan hakları ihlalleri korkunç boyutlarda. Kadın, ihtiyar, hasta, sakat ve çocuk tanımıyorlar. Yeni doğum yapmış lohusalar alınıyor hapishanelere! İşkencede ölüme ” intihar” diyorlar! Hitler ile yarışıyorlar zulümde! Kalpleri nasır tutmuş, zafer sarhoşu gibiler! Sarayları ve sahte cennetlerinde mazlumların inlemelerini ney gibi dinliyorlar! Alemin de zulümleri görmediğini yarın da görmeyeceğini sanıyorlar!

Ama tarihteki diktatörlük rejimlerinin sonuna bakarsak; Türkiye’deki zulüm dönemi de bitecek! Bir gün kütüphane raflarını, ‘AKP -Erdoğan soykırımı’ konulu kitaplar dolduracak! Annesini yavrusundan ayıran savcılar, emir kulu hakimler, emniyeti işkence merkezine çeviren polis müdürleri, diktaya giden yolun taşlarını döşeyen vekiller, psikolojik savaşın emrindeki asker-sivil bürokratlar, kiralık kalemler bir bir anlatılacak! Kurmaca mahkemelerin sözde mahkumiyet kararları utanç vesikaları olacak!

Yine diğer ülkelerde yaşandığı gibi; gasp edilen gazete binaları, kapatılan eğitim yuvaları ve yağmalanan şirketler sahiplerine iade edilecek, hak ve hukukları çiğnenenlere zararları ödenecek; bazı kurumlar yeniden açılacak, bazıları müze olacak! Oraları ziyaret için seyahatler düzenlenecek! Silivri toplama kampı dile gelip konuşacak!

Tarihi tekerrürler, zulmün izlerinin silinemeyeceğini, zalimlerin hesap vermekten kurtulamayacağını gösteriyor!

Bir soykırım hikayesi

Allahım ne zaman yardımın!

6 Ocak 2017

Ali Emir Pakkan

Bir, adı kamuoyunda bilinenler var bir de bilinmeyenler!
Ama onlar da anne, baba, amca, dayı öğretmen, ev hanımı…
Onların da çocukları, akrabaları ve arkadaşları var.
Yuvaları dağılıyor! Çocukları ağlıyor!
Kimse görmüyor, duymuyor onları!
Sesleri de çıkmıyor!

G.Antep’te üç çocuklu bir aile dağıtıldı.
Baba öğretmen, dersanede çalışıyordu. Kapattılar…
Çok tecrübeli ve iyi bir branş öğretmeniydi, boş kalmadı.
Özel bir okulda iş buldu.
Eşi de milli eğitimde öğretmendi.
Çok seviliyordu.
OHAL’in ilk kararnamesi ile ihraç edildi.
Sarı bir zarfla yıllardır emek verdiği mesleğe veda etti!
Üç çocukları, ilkokul, ortaokul ve liseye gidiyordu.
Tek maaşa düştüler.
Kiradaydılar…
Bir gün kapıya polis dayandı.
Anneyi götürdüler!
Suçu bir bankada hesabının bulunmasıydı.
Sarsıldılar.
Anne anneleri koştu geldi.
3 gün sonra anne denetimli serbest bırakıldı!
Sevindiler!

2017’ye gün sayarken polis bir kere daha geldi! Babaları okuldaydı. Çağırdılar eve!
Ellerine kelepçe vurup götürdüler!
Bir hafta G Antep’te emniyette kaldı.
Sonra Tokat’tan gelip aldılar.

Herkes yeni yıla sevinç içinde girerken onlar babasız ve buruktular!
Babalarının savcı karşısına çıkmasını bekliyorlardı!
Suçsuzdu, salıverilecekti.
İnanıyorlardı.
Uzadı gözaltı süresi!
Anneleri bir gün Tokat’a gitti!
Üşüyen eşine kazak götürdü ve döndü!
Uzun otobüs yorgunluğunu üzerinden atmamıştı daha!
Yavrularına babalarını anlatıyordu!
Zayıfladığını, saç ve sakalının birbirine karıştığını söylemedi onlara!
Nasıl güçlü ve güleryüzlü olduğundan bahsetti uzun uzun!
Çocuklar, babalarını çok özlemişlerdi! Rüyalarda buluşuyorlardı.

Ve babalarını beklerken…
Polis yine geldi!
Bu sefer anneyi aldılar!
Hitlerin SS’leri gibiydiler!
Üç masum, anne ve babaya muhtaç çocuk, kala kaldı evde!
Başlarına yıkıldı dünya!
Anne de götürüldü Tokat’a..

Uzun tutukluluk süresi içinde çocuklar, bir umut beklediler…
Çıkıp gelecekti anne babaları…
Bu arada İstanbul’da, Ankara’da ve İzmir’de bombalar patladı!
Kan gövdeyi götürdü.
Teröristler kaçtı.
Türk askerini diri diri yakan İŞİD’ liler serbest bırakıldı!
İkametleri belli diye tutuksuz yargılanacaklardı!

Ve günlerden cumaydı!
Tokat’tan haber geldi: Anne ve baba da tutuklanmıştı!
Savcının denetimli serbestlikle yargılansın talebini hakim red etmişti.
Bir gün sonra…
Avukat, anne-babının duruşma salonundan bir mesajını ulaştırdı çocuklara, yan yanaydılar.
Başları dik,
Yüzleri gülüyordu, hayret!
Anne, biz iyiyiz merak etmeyin yavrularım’ diyordu.
Baba, çocuklarının tek tek isimlerini sayıyor, sen mimar, sen psikolog, sen hakim olacaksın, diyordu.
Ne öfke, ne intikam vardı yüzlerinde ve sözlerinde!
Avukat mesajı şöyle bitirdi: Ne yapabilirim çocuklar! Emir Ankara’dan geldi!

Babanın babası emekli imam, yaşlı ve hastaydı. Haberi yoktu olup bitenden. Son seçimlerde, Kur’an okuyor diye baştaki zalime vermişti oyunu! Öğrenecekti eninde sonunda oğlu ve gelinine yapılan zulmü! Ağlayacaktı ama Artık çok geçti…

Çocuklar yıkıldı!
Ev yıkıldı! G Antep’te karı-kıca iki öğretmenin ocağı söndürüldü!
İki öğretmen daha zindana atıldı!
Biraz daha karardı etraf.
Biraz daha karardı vicdanlar!
Biraz daha açıldı teröristlerin önü!
Allahım, dedi yaşlı nine, eşyaları toplarken,
Anasız babasız torunlarının yaşlı gözlerini silerken: Kimse duymuyor sesimizi! Sen duy! Ne zaman yardımın?

Tek parti rejimine giden yol!

Ali Emir Pakkan

 

Menemen’de Kubilay’ın şehit edilmesi Nakşiler’e mal edildi. Ülke çapında binlerce masum insan tutuklandı! Katilin bir esrarkeş olduğu ise yıllar sonra ortaya çıktı…Bakalım hikaye tanıdık gelecek mi?

1923’te Cumhuriyet kurulmuş, devrimler ilan edilmiş. Şapka kanunu çıkmış. Tekkeler ve zaviyeler kapalı. Tek parti, her şeye hakim. Ankara’dan habersiz yaprak kıpırdayamaz, o derece.

Ancak halkta rahatsızlıklar var, ekonomi kötü, devrimler sorgulanıyor. M. Kemal’in izni ile kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na teveccüh Halk Partisi’ni rahatsız etmiş. Bir emirle parti kapatılmış. Ama tartışmalar sürüyor.

İşte bu şartlar içinde 23 Aralık 1930’da Menemen’de bir grup, “şeriatı kurmaya geldik” diye ortaya çıkıyor! Kendilerini engellemek isteyen genç subay Mustafa Fehmi Kubilay ve iki bekçiyi hunharca katl ediyorlar.”Şeriat isteriz diye ayaklandılar”, “Maktul Derviş Mehmet Nakşibendi şeyhidir” 25 aralık 1930 tarihli Cumhuriyet olayları manşetten böyle duyuruyor. Gündem bir anda değişiyor.

Menemen olayı, zordaki Halk Parti için, “Allahın bir lutfu ” oluyor! Tek parti, bu olayı kullanarak, iktidarını pekiştiriyor, muhalefeti sindiriyor… Cinayetler, Nakşilere mal edilerek ülke çapında tutuklamalara gidiliyor. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması gündemden düşüyor. Tek parti iktidarı 1946’ya kadar sürüyor.

7 kişi, koca cumhuriyeti nasıl yıkabilir? O ana kadar İslami hareketlere göz açtırmayan devlet, bu ‘din kisveli’ adamlara neden müdahale etmedi? Nakşiler ile sarhoş ve esrarkeşlerin ne ilgisi var? Kimse o gün bu ve benzer soruları sormuyor. Özel kurulan askeri mahkeme de gerçeklerin peşine düşmüyor. Zaten sözde ayaklanmanın ‘bir numarası’, Derviş Mehmet, olay yerinde jandarma tarafından öldürülüyor. Sağ ele geçse belki kimlerle ilişki içinde olduğu aydınlanacak!

Nitekim sonra ortaya çıktı ki; “derviş” Mehmet, yönlendirmeye açık, meczubun birisidir. Genelkurmay arşivlerindeki bazı belgeler de Giritli Mehmet’in esrarkeş olduğunu ispatlıyor. Mahkeme tutanaklarına göre; olay günü grup, çifter çifter esrar kullanıp, sarhoş kafayla meydana çıkıyor!

Dahası ihmaller ve bazı gelişmeler olayın bir “kurgu’ olduğu şüphesini artırıyor; Ağustos’ta istihbarat var ama tedbir alınmıyor. Olayı bastırmak için bir yedek subay olan Kubilay görevlendiriliyor. Kendisinde silah, takımında mermi yok! Jandarma komutanı hükümet konağında olaylara seyirci kalıyor. Nakşiler ile ilgili fişlemeler önceden yapılmış, bir gecede onlarca kişi evlerinden alınıyor, bazı gazetelerde Erbili Hocaefendi ile ilgili yalan haberler çıkıyor. Büyük alime “İngiliz casusu” iftirası atılıyor.

Kubilay’ın göz göre öldürülmesinden sonra hükümet, birden sertleşiyor. “Menemen, Cumhuriyet devrimlerini içine sindiremeyen Nakşibendi Tarikatı tertibi” olarak görülüyor. Menemen ve iki ili kapsayan Sıkıyönetim ilan ediliyor. Olayla ilgili ilgisiz, birbirinden habersiz 2200 insan gözaltına alınıyor. Ülkenin dört bir yanından din alimleri ve hocalar birer “şaki ” gibi tutuklanıyor. 84 yaşındaki Nakşi lideri Esat Erbili hocaefendi, İstanbul’da derdest edilip, Menemen’e getiriliyor. Sözde mahkemede 606 kişi yargılanıyor, 38 kişi idam cezasına çarptırılıyor. Erbili’nin oğlu idam ediliyor.

“Tekkeleri yakın”

Tek partinin sertleşmesi ve ülke çapında cadı avına gidilmesinin ardında
İstanbul’da Cumhurbaşkanı başkanlığında yapılan olağanüstü bir toplantıda alınan kararlar yatıyor. Başbakan İsmet İnönü ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın da hazır bulunduğu zirvede olayın adı ‘ayaklanma’ olarak konuyor. Muhalif hareketlere ve basına karşı sert tedbirler alınması kararlaştırılıyor. Bir kaç esrarkeşin işlediği cinayetten dolayı bütün Menemen halkı ve Nakşilerin cezalandırılması isteniyor.
Özel Mahkeme göstermeliktir artık…Toplantıya katılan Fahrettin Altay’ın notlarından o zirvede alınan kararları okuyalım:

“Bazı gazeteler Hükümet, korkulacak bir şey değildir, fikrini vermiş ve körüklemişlerdir. Onların cesaretini takviye eden avamilden bu gazete mesul müdürleri Divanı harbe gelmelidir. Gazetecilik yapanlara hürriyet-i matbuatın böyle olmadığı divanı harpte sorguya çekilmekle anlatılmalıdır.

Nakşibendi teşekkülü siyasidir, bütün isyanlar bunun hareketi ile başlamıştır. Eski ihtilallerde öne düşen şeyhler hep Nakşibendi’dir. Bu malumatla Divanıharp bu isyanı yapan bu tarikatın siyasi olduğunu ve tekkeler kapandıktan sonra faaliyetlerinin bir irtica hareketi olduğunu tespit eder, şeyhleri mevkufen mahkemeye almalıdır.

Şimdiye kadar malum olan siyasi halleri( bazı hocaların) bu meseleyle alakadar olduklarına delil-i kafidir.

Tekkeler ya mektep yapılmalı yahut yakılmalı. Bunlarla irtibatı olan diğer şahıslar da etraftan celp edilmelidir.

Hiçbir yerde Kutup ve Kutbül Ektap bırakılmamalıdır !

Alakası tebarüz edenler tecziye olunacaktır, kesif muhitler dağıtılarak temizlenecektir.

Kadın mensuplar mühimdir, müsamaha olunmamalıdır. ”

Bugünlerde 15 Temmuz darbe girişimi ve aslında faili belli bazı cinayetler hizmet hareketine mal edilmek isteniyor. Bebekli kadınların, 80’lik ihtiyarların darbe ile ne ilgisi olabilir? Bir gün bu şüpheli olaylarla ilgili soruların cevaplarını da bütün açıklığı ile öğreneceğiz ama bildiğimiz;
Menemen bahane edilerek sağlamlaştırılan tek parti rejimi, aynı kirli yöntemle bir daha kurulmak isteniyor!

Tarihe tanıklık

Merhaba,

Mesleğe muhabir olarak başladım. Çalıştığım medya organlarında idari görevlerim olsa da muhabirlikten kopmadım. Şimdi hiç bir yere bağlı değilim. Siyaset ve yakın tarih ilgi alanım. Serbest Gazeteci olarak yazacağım.

Dilerim bu satırlarla, tarihe tanıklık görevimi yerine getirmiş olurum…

8 Kasım 2016

 

Not: yazılarım, samanyoluhaber, zamanamerika haber portallarında yayımlanıyor. Kaynak gösteren herkes de kullanabilir! Önemli olan Özgür medyanın yok edildiği bu baskıcı dönemde daha fazla insana ulaşabilmek…