Ahmet Kaya’dan Altan kardeşlere!

Dün Kaya’nın yaşadıklarını bugün Altan kardeşler, zindanlar ve sürgündeki binlerce masum yaşıyor!

Zindanın ne olduğunu biliyordu. Paris’e gitti! Dönüşü yoktu, sürgünde öldü!

Ali Emir Pakkan. 23 Haziran 2017

Eğer bir gazete cinayete ortaklıktan suçlanacaksa, bu Ahmet Kaya’nın sürgünde ölmesine gidecek süreci tetikleyen Hürriyettir! “Vay şerefsiz vay!” manşeti ile Kaya’yı kurtların önüne atan gazete, kan kokusunu daha da keskinleştiren haber ve yorumlarla sanatçıya ülkeyi dar etti… Montaj bir fotoğrafla sanatçıyı terör örgütü ile özdeşleştirdi! Kaya’ya tehditler yağıyordu!

Oysa Kaya, bir mağara kovuğundan çıkmamıştı. Hayatı herkesin önündeydi! Fikirleri biliniyordu. Nice mücadeleler vermişti! Demokrasi, barış, özgürlükler en zor zamanlarda bile dilinden düşmemişti. Milyonların sevdiği bir sanatçıydı! Ama bir anda, “bölücü”, “şerefsiz”, “hain”, “satılmış”, ve daha neler neler oldu!

Ahmet Kaya, 28 Ekim 1957’de Malatya’da doğdu. Beş kardeşin en küçüğüydü. Babası Sümerbank’ta işçiydi. Annesi Zekiye ise ev hanımıydı. Adıyaman’dan Malatya’ya göçmüşlerdi. Sahneye ilk kez dokuz yaşında çıktı. Çocukken okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışıyordu. 1972’de babası emekli olunca, İstanbul’a taşındılar. Kaya, okulu bırakmak zorunda kaldı.

1977’de Nâzım Hikmet Anma Gecesi’nde yaptığı bir konuşmadan ötürü hakkında soruşturma açıldı. Sağmalcılar Cezaevi’nde 5 ay hapis yattı. 12 Eylül Askeri Darbesi döneminde yine cezaevine girdi. Babası vefat etti. Boşandı. Ekonomik sıkıntıya düştü. Kaset çıkardı. Albümünde, “Çok uzakta öyle bir yer var / o yerlerde mutluluklar / bölüşülmeye hazır bir hayat var” derken komünizmi kast ettiği iddia ediliyordu! Kasetler toplatıldı.

28 Şubat (1997) postmodern darbe sürecinde Ahmet Kaya barış, demokrasi ve özgürlükleri savunan demeçleri ile yine ezberleri bozuyordu! Başörtüsü yasağını eleştiriyordu. “Demokraside çifte standart yoktur! ” diyordu. Zinde güçler çok rahatsızdı!

10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı. Törende Kürtçe şarkı söyleyeceğinden bahsedince kıyamet koptu. Davetlilerin bir kısmı marşlar söyleyip Kaya’ya çatal, bıçak fırlattı. Daha sonra sanatçı, eşi Gülten Kaya ile birlikte törenden ayrılmak zorunda kaldı. Uydurma fotoğraflar, yalan haberler ile linç sürdü. Gazetelerin manşetlerinden hedef gösteriliyordu. Çok geçmeden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hakkında iki dava açıldı. Yalan haberler iddianameyi süslüyordu! 10,5 yıl ağır hapsi istendi. Sanatçı, 16 Haziran 1999’da Paris’e gitti. Yargılamaların sonucunda gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Sürgünde ve yalnızdı. Haksızlara tahammül edemiyor, ülkesi ve ailesini özlüyordu.

Eşi Gülten Hanım da aynı ızdırabı çekiyordu: “O sürgündeyken ben tek başınaydım. Kızım dokuz yaşındaydı, tek başına okula gidiyor, ‘senin baban Apocu, bölücü’ suçlamalarını tek başına üstleniyordu. Eve elektrik tamircisini çağırdığımda bile ‘bunlar bölücü’ diye gelmiyordu. Can güvenliğimiz yoktu. Hiçbir demokratik örgüt kişi ve kurum benim kapımı çalıp ya da Ahmet’i arayıp ‘dostum merak etme, biz buradayız. Melisciğim merak etme bir şeye ihtiyacın olursa ben de senin amcanım. Baban Paris’te ama ben buradayım.’ demedi. ‘Gülten biz dostuz, bir şeye ihtiyacın var mı?’ demedi bana”

Kaya, daha fazla dayanamadı. 16 Kasım 2000’de bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 30 binden fazla seveninin katıldığı törenle Paris’te son yolculuğuna uğurlandı. 43 yıllık ömre, 20 albüm 200 civarında şarkı sığdırmıştı. Türkiye’de her kesimden dinleyicisi vardı. Şarkıları acılarımızın tercümanıydı. Gülten Kaya, ‘Dostları onu yalnız bırakmasaydı Ahmet’in ömrü uzardı. Bir tek selama, bir telefona hasret bırakılması, Ahmet’in ömrünü kısalttı” diyecekti.

Ahmet Kaya’yı ölüme götüren zulüm makinesi, bütün aktörleri ve gücüyle, toplumun bütün değerlerini biçmeyi sürdürüyor! Dün Kaya’nın yaşadıklarını bugün Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, zindanlar ve sürgündeki binlerce masum insan yaşıyor!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Dinayet, yolsuzluk!

Diyanet nereye?

Büyük İslam İlmihali, bugün yazılsa?

Ali Emir Pakkan

Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924 tarihinde kuruldu. İbadetler ve dinin emirleri konusunda toplumu aydınlatma görevi var. Anayasa’nın 136. Maddesine göre bütün siyasi düşünce ve görüşlerin dışında kalması gerekiyor. Müftüler, vaizler ve imamların hepsi kurum tarafından atanıyor.

İlk başkan Mehmet Rıfat Börekçi’ydi (1924-1941). 17 başkan içinde dini konularda otorite alimler de vardı. Hiç biri bazı farzları ve haramları, iktidarın hoşuna gitmez diye örtmeye kalkmadı. Bir camiayı, yok etme cinayetine ortak olmadı! Yalan ve iftiraları yaymadı! Camiler, bir partinin propaganda merkezine dönüşmedi! İmam ve vaizler ayrımcı dil kullanmadı….

Ömer Nasuhi Bilmen, Diyanet İşleri Başkanlarındandı; aynı zamanda tefsir ve fıkıh âlimiydi. 1947’de yayımladığı Büyük İslam İlmihali, 3 milyonun üstünde baskı yaptı. Kitapta Dinin hükümleri, Haramlar ve yasaklar anlatılıyor. Hırsızlık ve yolsuzluk konuları ele alınıyor:

“Bir kimse bir eşya çalamaz, çalınmasına razı olamaz, ona yardım edemez bu haramdır, yasaktır.

Ferdlerin ve cemiyetlerin selametine, selamet ve mutluluğuna aykırı olan şeyler, İslam dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması, hem dünyaca, hem de ahiretçe sorumluluğu gerektirir. Bunlara “Günah, masiyet, ism” denir.

Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz olmadığı gibi, o gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir.

Misal: Bir kimse, bir eşya çalamaz, bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir kimse bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, ona yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.

Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek, yerine göre ya haram ya da mekruh olur. Bu, dinde bir esastır. Bunun üzerine çeşitli binlerce mesele bina edilebilir.

Misal: Bir kimse, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu rüşvettir, haramdır. Onun için bir haksızlığı geçerli kılmak için bir insan bir mal veremez ve böyle bir malın verilmesine aracı da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine aracı olunması da haramdır, yasaktır.

Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Yüce Allah rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete aracı olana da lânet etsin.”

Diyanet en son, “Haram parayla Hacca gidilir” fetvası ile gündeme geldi! Camilerde 3.5 yıldır, Rüşvet ve yolsuzluk konularında hutbe okutulmadığı haberleri çıktı. Acaba Büyük İslam İlmihali bugün yazılsa yayımlanabilir miydi?

aliemirpakkan@gmail.com

Twitter@AliEmirPakkan

Bir kişi de “darbeyi öğretmenler mi yaptı?” demiyor!

Bir kişi de darbeyi öğretmenler mi yaptı demiyor?

Yüzbinlerin mağduriyetine tercüman satırlar

Mektuplar 3

Ali Emir Pakkan 15 Haziran 2017

“Sayın Pakkan,
Bu yazıyı zalimin zulmune destek veren veya zulmü hoş karşılayan gazetecilere gönderiyorum. Şimdiye kadar 1 kişi ses verdi. İçlerinden haklısınız ama şu an bunu köşemde yayınlayamam, diyen bile oldu. Ne kadar acı! Nazım Hikmet ile ilgili yazınızı okuyunca size de göndermeye karar verdim.

Bunu size niye yazıyorum, bir faydası olacak mı açıkçası emin değilim! Ama yazıyorum işte. Belki de vicdanımı rahatlatmak için. Hani Hz.Ali, “Bir zulmu engelleyemiyorsanız bile onu herkese duyurun” demiş…

Ben ve eşim 10 yıllık öğretmendik. Her ikimiz de 1 Eylül’ de çıkan KHK ile çok sevdiğimiz mesleğimizden (hala daha sebebini bilmediğim) şekilde ihraç edildik. Bize (gerekçeler hukuki olmadığı için olsa gerek) ihraç gerekçesi söylenmiyor ama ben 3 yıl önce kısa bir süreliğine üye olduğum sendika olduğunu düşünüyorum. Sendika geçmişime bakıldığında arkadaşların ricası üzerine 3 büyük sendikanın hepsine de çeşitli zamanlarda üye olduğum görülecektir. Bize sadece “silahlı terör örgütüne üyesin” dediler. Kendime değilde eşimin her gün döktüğü gözyaşlarına dayanamıyorum. Referandumda oy vermek için eşimin eski okuluna gittik. Eşim sınıftan hıçkırarak çıktı. Etraftakiler ne oldu dedi. Yok birşey, anlamazsınız, anlayamazsınız dedim sadece. Hani “Reis Bey” filmi vardır. Ağlayabilseniz anlayabilirdiniz, der. Ağlayamayanlar, anlayamayanlar, vicdansızlar ne bilsin benim acı mı?

9 aydır derdimi kimseye anlatamadım. Bir müfettiş bile tayin edilmedi. Menfur bir darbe girişimi yaşandı. Biz ülkemiz vatanımız için meydanlarda Demokrasiye sahip çıkarken, darbe başarısız oldu diye sevinirken, MEB Müsteşarı Yusuf Tekin 17-18 Temmuz’da, “binlerce öğretmeni ihraç edeceğiz” dedi. Darbeyi eli silah tutan asker kılıklı bir çete yapmaya çalıştı ama kabak biz eli kalem tutan öğretmenlerin başına patladı. Biliyor musunuz en çok ihraç yaşanan kurum MEB! Çok tuhaf değil mi sizce? Bir kişi de çıkıp bu nasıl bir iş, darbeyi öğretmenler mi yaptı demiyor? Tabi sözlerini tuttular ve bizi 22 Temmuz’da önce açığa aldılar sonrasında da 1 Eylül’de ihraç edildik.

Şu an itibariyle hala Komisyonların kurulmasını bekliyoruz. Aklıma İstiklal mahkemelerindeki; “…sanığın idamına, bilahare tanıkların dinlenmesine…” cümleleri geldi. Ya da İran’ ın 1959 yılındaki ilk şeriat hakimi Sadık Halhali’nin, “biz bunları  idam edelim, suçsuzlarsa zaten cennete giderler” sözü… Zaman farklı, mantık aynı.

Biz bağımsız ve tarafsız olan mahkemelerde yargılanmak ve aklanmak istiyoruz. Bizi ihraç edenlerin seçtiği komisyon üyelerince değil. Gerçi hukukta mudde-i iddiasını ispatlar. Aslında bizler önce soruşturulmalı sonra yargılanmalı sonunda da suçlu bulunursak ihraç edilmeli degil miydik? Onların bizim suçlu olduğumuzu kanıtlamaları gerekirken biz suçsuz olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz.

Hukuk Devletlerinde “kriter” diye birşey olabilir mi? Hukuk Devletlerinde neyin suç olduğu kanunlarda yazmaz mi? Sen bugün ‘bunlar benim kriterim, bunlar suç’ dersen yarın da başka biri benim içinde bunlar kriter demez mi? Hukuk bir gün herkese lazım olmaz mı?

Anayasa ve idare mahkemeleri dahil başvurmadığım yer kalmadı. Daha hiçbir mahkeme dosyalarımı bile görmedi. Valiliklere dilekçe verdik, olumlu yada olumsuz cevap bile gelmedi! Zaten değerlendirmeye bile alınmayacağı dilekçeleri alırken bize evrak kayıt numarası vermediklerinden anlaşılmıştı. Hoş zaten son çıkan Khk ile iç hukuk yolu da kapatıldı bize. Artık mahkemeler dosyaları görmeden OHAL komisyonuna devredecekmiş!

Ben 2 odalı kerpiç evde büyüdüm. Tuvaleti banyosu dışarıdaydı. Her fırtınada, her yağmurda ailece evimiz yıkılmasın diye dua ederek okudum ve öğretmen oldum. Babam ve annem kanser hastası. İdari yönden ihraç edilince adli yönden de hakkımızda soruşturma açıldı. Geçen ay  gözaltına alındım. Anne ve babamın sağlık raporları olamasaydı muhtemelen tutuklanacaktım. Babamın durumu çok kötü maalesef, ölümünü bekliyoruz.

9 aydır kimse bana iş vermiyor. Garsonluk için bile iş başvurusuna gittiğimde “KHK’lı mısın?” diyorlar. Yalan söylemek bana göre olmadığı için evet diyorum, başımıza iş açarız hocam kusura bakmayın, diye iş vermiyorlar. Onlar da haksız degil. Abimin ve kayınpederimin yardımı ile ayakta duruyorum. Bazı akrabalarım ihraç edildim diye, “o da vatan hainiymiş” diye arayıp sormuyor. Ben de gülüyorum, bazen “evet itiraf ediyorum, “Meclisi bombalayan pilot benim ama kimseye söylemesinler” diyorum. Ne yapayım? İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolay değil mi? Ordan burdan, medyadan duydukları şeylere inanıyorlar işte. Canları sağolsun. Onlara da üzülüyorum sadece.

Yaşadıklarım bu dünyada bir insanın yaşayacağı en büyük imtihan. 2 oğlum var.
Biliyor musunuz ben hergün ölüyorum sonra geri diriliyorum. Şairin dedigi gibi artık “Uzatma dünya sürgünümu ya Rabbim” diye dua ediyorum. Eğer inancım olmasaydı ve dinim beni bundan mahrum bırakmasaydı çoktan hayatıma son verirdim. Bizler zaten yaşayan ölüyüz, sivil ölüyüz. Saydım, bu güne kadar 49 kişi intihar etti.

Daha geçenlerde 9100 polis açığa alınınca bir polis, ‘ben vatan haini değilim’, diyerek kafasına kurşunu sıktı. Üstelik daha bu polisler açığa alındı. Yani soruşturma yapılacak. İhraç degil. Hukuken de vicdanen de isimlerinin ifşa edilmesi doğru değil. Hani Masumiyet karinesi? Hani beraat i zimmet? Birini bile tanımıyorum. Suçsuz masum demiyorum. Sadece niye hemen suçluymuş yada hüküm giymiş muamelesi yapılıyor, diyorum. Adalet arıyorum. Niye açıklandı bir isimler? Yazık değil mi bunlara? Bunların hiçbiri medyaya yansımaz. Çünkü siz de biliyorsunuz malesef ‘Konjonktür’ buna izin vermiyor.

7 gün beni gözaltına aldılar. “İsim söyle kimin isminin olduğu önemli degil, akşam yemeğini evde ye” dediler. “Ödül olarak işimi bile geri verseniz kimsenin ismini söylemem, söyleyemem. Çünkü ben garip bir öğretmenim. Gidin o gece darbeyi yapıp insanları öldürenlerden hesap sorun. Ben darbenin faili değil mağduruyum, hayatım altüst oldu, işimi kaybettim, bedel ödedim. Ben niye burdayım onu bile bilmiyorum siz bana isim verin diyorsunuz. İftira mı atayım? Ben Allah’tan korkarım. Ömür boyu burda kalırım kimseye iftira atmam.

Şimdiye kadar 5 okul müdürü ile çalıştım. Hepsinin telefon numarası var. Sorun en fedakar, en vatansever öğretmeniniz kimdi diye. En son görev yaptığım okulda performans notu olarak 100 alan tek öğretmenim. Ben hala daha şu an okulların önünde sigara içen, alkol alan, uygunsuz hareketlerde bulunan öğrencileri gördükçe onlara iyiyi, doğruyu, güzeli anlatamamanın acısını yüreğimin taa derinliklerinde yaşayan bir öğretmenim. Ben okulda telefonumu şarj ettiğim için her yıl okula A4 kağıdı alıp veririm. Kul hakkı vardır, derim.

Emniyette, “Büyük oğlumu 7 senedir oyalıyorum, ona çeşitli bahanelerle oyuncak silah bile almadım.Şimdi silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorum” dedim ve güldüm. Ben gülerken yazılı ifademi alan polisin gözleri doldu…

Biliyormusunuz benim en büyük korkum 2 oğlumun ilerde bize yapılanlardan dolayı ülkesine ve devletine küsmesi, Allah korusun düşman olması. Daha şimdiden bazı şeyleri sorguluyorlar. Niye okulunuza gitmiyorsunuz? Kötü insanlar mınistemiyor gitmenizi? Niye ağlıyorsunuz ve benzeri sorular soruyorlar.

Tarih öğretmeni olduğum için Demokrasi ve İnsan Hakları dersine de giriyordum. Müfredat içerisinde 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri de vardı. Özellikle 27 Mayıs darbesi için sürekli öğrencilerime idam edilen Adnan Menderes’ i ve bakanları örnek vererek, “seçilmiş hükümetlere sahip çıkmak halkın görevidir, Darbe çok kötüdür, Demokrasinin kıymetini bilin ve ona sahip çıkın” diye her yıl yüzlerce kez nasihat etmişimdir. Milli Eğitim Müdürlükleri ve okulum tarafından yapılan törenlerin hepsinde konuşmaları ben yapardım.

Gözaltında geçirdiğim 7 gün Hayatımın en güzel 7 günüydü. Efendimizi, Hz. Yusuf peygamberi ve mezhep alimlerinin neler çektiğini orda anladım. Kitaplardan okumaya hiç benzemiyormuş. Orda ki İbadetlerden aldığım lezzeti hiçbir zaman almadım. Yükümü izzetimle çekerim kimseye minnet etmem, dedim. Hakime de “Suçum ne? Niye burdayım?” dedim, cevap bile vermedi!

Sendikanın örgüt üyeligi olduğunu nerden bilebilirim! Sendikaya hükümetin bilgisi dahilinde üye olunuyor, kuruluşunda 3 bakanın imzası var. Kurulma yazısını yazarak üye olabilirsiniz. Yazısını il milli eğitim Müdürlüklerine ve ordan da okullara gonderen insan kaynaklari genel müdürü sucsuz, gorevinde ama  ben uyeyim diye sucluyum, bu nasil bir iş? Bize üye olarak ayda 15 tl para yatırıp üyeligi cazip hale getiren Maliye bakanlığı değil mi? Madem bu sendika örgüt uzantısı neden kapatılması için 15 Temmuz beklendi? Bu 15 temmuzda anlaşıldı ise ben neden ihraç edildim? devletin yanilma hakki varda benim gibi gariban bir memurun  niye yanlıma hakki yok? Devlet bütün imkanlarına, kudretine rağmen bunların terör örgütü uzantısı olduğunu o zamana kadar anlamamış ama benden “ben karışmam anlamalıydın, bilmeliydin” diyor. Ne yani Devlet bize tuzak mı kurdu?

Bizi ihraç edilen sadece 150 bin kişi olarak görmeyin lütfen.Birinci dereceden ailelerle birlikte tam 1 milyon kişiyiz biz. Bu ilerde toplumda sosyolojik anlamda nasıl bir travmaya sebep olur hiç düşündünüz mü?

Şimdi size soruyorum…Sizden asla bir ‘Emile Zola’ olmanızı beklemiyorum ama bir vicdanli bir insan olarak, gazeteci olarak,bunları dile getiremez misiniz? 
Mücadele kin ve nefretle değil adalet ve hakkaniyetle devam etmeli diyemez misiniz?

Bir kişi bile olsa arada yaşın yanında kuru yanmamalı. Sendika-banka gibi ne hukuki nede vicdanı olmayan kriter olmaz,hukuku işletin, zulmetmeyin bu insanlara,bunlar suçlu ise neden mahkeme yolunu kapatıyorsunuz demiyorsunuz ?

Sakın bana durumunuza üzüldüm, komisyonlara başvurun gibisinden birseyler söylemeyin. Ben bunlari 9 aydır dinliyorum. Ve bir şey daha… vallahi de billahi de kendime değil bizlere bu zulmü yaşatanlara ve onlara zulum konusunda destek verenlere üzülüyorum. Ben, “Bin kere mazlum olsanda  bir kere zalim olma” diyen Hz. Ali nin sözünü hayat felsefesi yapmış biriyim. 35 yaşındayım. En fazla 35 yıl daha yaşarım. Ya sonra?

Dilerim vicdanınızda birşeylere vesile olmuştur? “Ne yapıyorum ben, zulmu engellemek için mi birseyler yapıyorum yoksa zulmü destekliyor muyum, bu insanların çığlıklarını niye duymadım şimdiye kadar?” dersiniz, Facebook’ta 25 bin kişinin üye olduğu Khk Mağdurları sayfamız var. Twitter’dan da hemen her gün saat 21.00 da bir tag ile sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Bazen “TT” bile olduğumuz oluyor. Birgün girin bakın. Ne dramlar yaşanıyor, ne acılar yaşanıyor siz de şahit olun. Selametle. ” ( Hakan. Ü.)

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Avukat Berk ve davası

Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Bekir Berk, Bediüzzamanı nasıl savundu?

Ali Emir Pakkan, 12 Haziran 2017

Yıl 1964. 27 Mayıs kanlı darbesinin üzerinden sadece 4 yıl geçmiş. Yassıada’da başbakan ve iki bakanı idam eden heyet ödüllendirilmiş, önemli makamlara getirilmişler.

İşte o günlerde Yargıtay’da Nur talebeleri ile ilgili bir temyiz duruşması vardır. Avukatlar dışında kimsenin alınmadığı salonda Yassıada Mahkemesi’nin başsavcısı Ömer Altay Egesel mahkeme savcısıdır. Davanın avukatı, 40 dakika savunma yapar. Elindeki belgeleri sunar ve bunların zapta geçirilmesini ister. Bu talep Egesel’i kızdırır. İki eliyle masayı tutup yüksek sesle, “Neye güveniyorsun!” diye çıkışır. Avukat, duruşunu bozmadan çantasını alır ve içinden yanında sürekli taşıdığı kefenini çıkarıp masanın ortasına fırlatır ve: “İşte buna güveniyorum!” der. Bu cesur avukatın ismi Bekir Berk’tir.

Berk’in Risale i Nur talebelerinin avukatlığını üstlenmesi de ilginçtir. 1958’de Demokrat Parti iktidarının artık son dönemleridir. Ankara’da bazı Nur talebeleri gözaltına alınır. Suçları, bir bildiri hazırlayıp, bastırıp dağıtmaktır! Berk, Nur talebelerinin savunmalarını milletvekili Dr. Tahsin Tola’nın teklifi ile üstlenir. Ankara hapishanesinde Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu ve diğer Nur talebeleri ile görüşür. Mahkemede neler yapacaklarını, nasıl ifade vermeleri gerektiğini anlatıp sorar; “Benim dediklerimi yaparsanız sizi bu hapisten kurtarırım. Ben sizi mi kurtarmaya çalışayım yoksa davanızı mı savunayım?” Aldığı cevap onu bütün davaların avukatı yapmaya yetecektir: “Bekir Bey, biz önemli değiliz, sen davamızı mahkûmiyetten kurtar o yeter! Davamızın beraat etmesi uğruna biz hapiste kalmaya razıyız.”

Nitekim, avukat Bekir Berk’in savunduğu Ankara davasındaki Nur talebelerinin hepsi beraat eder. Daha sonra Bediüzzaman, Berk’e hem Ankara’da hem de İstanbul’da vekaletname verir.

1926 yılında Ordu’da doğan Berk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1951 Şubat ayında mezun olur. Avukatlık stajını İstanbul’da tamamladıktan sonra İstanbul Barosu’na kaydolur. Avukat Bekir Berk, Milliyetçiler Birliği ve Türk Kültür Ocağı başkanlıkları yapmış, Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’ni çıkarmış idealist bir gençtir. Avukat Berk, zor dönemlerde hakikat ve adaletin dili olur. Hiç yorulmadan, usanmadan, gece-gündüz demeden bir mahkemeden, diğer mahkemeye koşarak Risale-i Nur’u mahkum etmek isteyenlere karşı hukuk savaşına girişir.

Risale-i Nurlar dünyada en çok toplatılan kitaplar, Bediüzzaman Said Nursi de hakkında en çok dava açılan alimlerden biridir. Said Nursi’nin hayatta iken vekalet verdiği tek avukat Bekir Berk, 1958 yılından 1973 yılına kadar 15 sene Anadolu’daki bütün davalarda Nur talebelerinin avukatlığını yapar. 1500’e yakın davanın beraatla sonuçlanmasına vesile olur.

Baskılara, tehditlere boyun eğmez. Sonunda kendisini sanık sandalyesinde bulur. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Balıkesir’de cemaatla sabah namazı kılarken “ayin yapıyorlar” iddiasıyla gözatına alınır. İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte yargılanır. Cezaevinden çıktıktan sonra avukatlığı bırakır, 1974 yılında gittiği Cidde’de radyo programcısı ve spiker olarak çalışır. 14 Haziran 1992’de İstanbul’da tedavi gördüğü hastahanede hayatını kaybeder.

Avukat Berk’in Risale-i Nur talebelerinin avukatlığını üstlendiği ilk dava 1958 Ankara davasıdır. Nazilli’deki Nur talebelerine bir kumpas kurulmuş, Bediüzzaman’a, “Yeniden tarikat kuruyor, yardım paraları ile geçiniyor, Peygamberlik sevdasında, İslam devleti kuracak” iddiaları ile hücumlar başlamıştır. Nur talebeleri bütün bu iftiralara cevap olacak bir bildiri hazırlayarak Ankara’da dağıtırlar. Ancak bu sefer bildiride isimleri bulunan Tahiri Mutlu, Zübeyr Gündüzalp, Bayram Ceylan, Mustafa Çalışkan, Mustafa Sungur ile birlikte 10 kişi tevkif edilip Ankara Cezaevi’ne gönderilir. 65 gün cezaevinde kalan Nur talebeleri daha sonra tahliye edilir. Berk’in Ankara davasındaki savunmasından bir kısmı şöyledir:

“Müvekkillerimiz, vicdan ve toplanma hürriyetinin korunması hakkındaki kanuna muhalefet ettikleri iddiasıyla, yüksek mahkemenize sevk edilmiş bulunmaktadırlar. Bu dava, bidayeten iddia edildiği gibi dinin istismarı dâvası değildir. Ve aynı zamanda bu dâva, karşınızda maznun sandalyesinde oturan bu 10 kişinin davası da değildir. Haddi zatında onların şahsında, bir iman boğulmak istenmekte, bir kitaba karşı savaş açılmış bulunmaktadır. Bu savaş, iki zihniyetin mücadelesi, bu şahıslar onun vesilesi, bu salon da o muharebenin meydanıdır. Ve bu savaşın silâhı kılıç değil, kalemdir. Hedefi beden değil, vicdandır.

Muhterem hâkimler! Bugün dünya iki kampa ayrılmıştır, iki cephe halinde saf bağlamıştır: İmansızlar ile Allah’a bağlananlar; kitapsızlarla kitaplılar; maddenin esirleriyle ruhun aşıkları; şeytanın uşaklarıyla hakkın müdafileri; zulmün emirberleriyle adaletin talipleri karşı karşıyadır.

Bediüzzaman bu vatanın en sadık evlatlarından biridir. Bediüzzaman tarikat değil imanı kurtarmak davasına bayrak açan bir şahsiyettir. İddia makamının maznunun aleyhinde olduğu kadar lehindeki delilleri de toplaması ve buna göre mütalaasını açıklaması icap eder. Savcı bu lazımeye riayet etmediği gibi onlara karşı kinle müteharrik olduğu kanaatini telkin eden bir ifade kullandığını da esefle müşahade etmiş bulunuyoruz. Şu ifadeye bakınız; Sözde aleyhteki neşriyatı karşılamak bahanesi altında. Sözde aleyhteki neşriyat ne demektir? Demek sayın savcı, Bediüzzaman’ın şahsiyeti, eserleri ve ona saygı
gösterenlere karşı kiralık kalemlerce girişilen, vicdan sahiplerini iğrendiren ve ürperten, kanunları hiçe sayan aleyhteki kindar, iftira-tezvir-küfür kampanyasını haklı buluyorlar öyle mi?

Sayın savcı bizi itham ederken, “Said Nursi’nin hizmetinde bulunmaktan ve neşriyatını yapmaktan iftihar duyan ve bu hissin tesiri altında kalan maznunlar açıkça bir övmeye girişmişlerdir.” diyor. Sövmenin suç olduğunu biliyorduk. (Tabii bize sövenler müstesna) Övmenin ne zaman suçlar listesine konduğunu bilmek isterdik. Bir insanı sevmek ya da sevmemek suç olur mu? Sevdiğimize hizmet etmekten bizi kim alı koyabilir? Bizi dinleyenler sizlere hitap ediyorum: Ellerinizi vicdanınıza koyunuz ve halimizi düşününüz: Engizisyon devrine mi geri döndük, bu ne irticadır?

Yukarıda arz ettiğim esbaba binaen, yüksek mahkemtenizden, imânın, ahlâkın, ilmin ve faziletin hizmetinde ve emrinde olan maznunları beraat ettirmenizi, şu ana kadar vermiş olduğunuz örneğe uygun hareketle Alman köylüsüne, Prusya Kralı Frederik’in karşısına dikilerek “Berlin’de hâkimler var.” dedirten hâkimlere bizi gıpta ettirmemenizi, meslek olarak hakimliği seçtiği takdirde oğluma, sizleri örnek göstermek imkanını bana bahşetmenizi ve nihayet “Adalet mülkün temelidir.” hakikatinin ışığı altında, mülkün temeline kuvvet verici olduğunuzu bir kere daha isbat etmenizi bilvekâle arz ve talep ederim. 9. 9. 1958”

Savunma haklarının dahi kısıtlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bekir Berklerin elletinde kelepçeler var. Bir iman boğulmak isteniyor…

aliemirpakkan@gmail.com

Gazeteci çocuğunun hayal kırıklığı!

Herkes kendi mahallesinin derdinde olunca, iktidar kasabı, sırayla gazeteleri boğazladı

Ali Emir Pakkan 9 Haziran 2017

Cumhuriyet, tutuklu gazeteci Mediha Olgun’un 24 yaşındaki oğlu Arda Karaca ile görüşmüş. Bir büyük hayal kırıklığı dikkatimi çekti. Mavi Marmara’ya binen ve dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan annesinin tutuklanmasına tepkilerin ne kadar yetersiz kaldığını şu cümlelerle anlatıyor: “Annem milyonların koşup karşıladığı bir insanken şimdi bu haldeyiz. İnsanlardan, ‘ biz bu insanı tanıyoruz’ diyerek destek olmalarını beklerdim. ”

Aynı hayal kırıklığı toplumun cadı avına uğrayan her kesiminde var. Bunun elbette tahlili enine boyuna yapılabilir. Ama sebeplerden biri şu olmasın?

O günkü Cumhuriyet’e baktım. Sürmanşette Silivri’de tutuklu Cumhuriyet yazarlarının fotoğrafları vardı. ‘220 gündür özgürlüklerinden yoksunlar’ başlığı ile yazarlarına sahip çıkıyordu! ( 7 Haziran)
Sözcü ise kendi iki çalışanın fotoğraflarını yayımlamış ve altına; ” Bugün on iki gün oldu… Gökmen ve Mediha’yı bekliyoruz.” yazmıştı. Yeni Asya, benzer bir kampanyayı “Nur’a özgürlük” başlığı altında sürdürüyor! 99 gündür muhabirleri tutuklu. Üç gazetede de içerik aynıydı. Hukuksuzluklar sıralanıyor, uzun tutukluluğa isyan ediyorlar. Gazeteciliğin yargılandığını dile getiriyorlar!

Aynı gün aralarında Zaman çalışanlarının bulunduğu 13 kişi hakkındaki iddianame tamamlanmış ve her bir gazeteci için 2 şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenmişti! Zaman, Bugün ve Samanyolu çalışanları toplam 200’ün üzerinde gazeteci ise, Cumhuriyet, Yeni Asya ve Sözcü yazarlarından daha uzun süredir hapiste ve onların seslerini duyuracak bir mecra da yok! Hepsi kapatıldı!

Muhalif görülen gazeteler ise, bu davaları umursamıyor! Hukuk ihlalleri görülmüyor! Hatta Yeni Asya dışındakiler, hizmet hareketini yok etme operasyonlarına iktidar ağzı ile yaklaşıyor! Oysa Kadri Gürsel gibi Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler de aynı cadı avının kurbanı. Mediha Olgun gibi genç Büşra Erdal da özgür kalmalı değil mi? Nasıl ayrım yapılabilir? 17 bin kadın, 560 bebek zindanda. Bu cinayeti görmeyene gazete denir mi?

En baştan, demokrasi ve hukuka sahip çıkılabilseydi, karşıt görüşlerin de fikir ve ifade özgürlüğü savunulabilseydi dikta rejimi bu kadar kolay inşa edilebilir miydi? Herkes kendi mahallesinin derdinde olunca, iktidar kasabı, sırayla her gazeteyi boğazladı! Sesler bir bir kısıldı. Yakında farklı seslerin hepsi susturulacak! Genç Arda’nın yalnızlığı maalesef daha da derinleşecek!

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Nazım, Neden Yurtdışına Kaçtı?

Yüzlerce yazar, hapiste ve sürgünde Nazım’ın yaşadığını yaşıyor…

Ali Emir Pakkan 5 Haziran 2017

“13 yıl hapis yattım. İşlemediğim bana yüklenen bir suçun cezasıydı bu. Hapisten çıktıktan sonra 50 yaşımda askere almak istediler. Askere giderdim ancak askere alıp harcayacakları haberini aldım. Kaçıyordu vurduk, deyip öldüreceklerdi. Kaçmak zorunda kaldım.”

Türkçenin en büyük şairlerinden Nazım Hikmet Ran (1902-1963), yurt dışına çıkışını böyle anlatıyordu.

Devir, bugünkü gibi ‘tek parti ve tek adam’ devriydi. Farklı düşünenler ve muhalifler, rejim için “düşman” kabul ediliyor, onları yargılamak için özel mahkemeler kuruluyordu. Düşman bazen ‘irtica’ bazen ‘komünizm’di. 1947’de İçişleri Bakanı Şükrü Sökmen Süer, komünist tehlikeyle nasıl mücadele ettiklerini anlatırken; “Başta Nâzım Hikmet olmak üzere bir takım şairler ve romancılar, sanat kisvesi altında komünist fikir ve inançlarını yaymaya başlamışlardı.” demişti. (Legal görünümlü illegal örgüt safsatasına benziyor değil mi? )

Şair Nazım Hikmet, 1925-1937 arasında onlarca soruşturma geçirdi. Yazdıklarından dolayı hakkında 11 kere dava açıldı. Şiirleri yasaklandı. Kitapları toplatıldı. İşkence gördü, hapis cezasına çarptırıldı. “Komünizm propagandası yapmak, gizli örgüte üye olmak, halkı rejim aleyhine kışkırtmak’ la suçlanıyordu. Yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmedi.

Nihayet 1938’te Halk Partisi iktidarı, şairin kalemini kırmaya karar verdi. Daha önceki davalarda ya delil yetersizliğinden ya da af kanunları ile serbest kalmıştı. Hukukun askıya alınabileceği özel bir mahkemede yargılanması gerekiyordu. Üyelerinin çoğu hukukçu bile olmayan iki ayrı askeri mahkemenin karşısına çıkarıldı. Suçlama tanıdıktı: Darbeye teşebbüs…

1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde dava başladığında Nazım Hikmet, nasıl bir kumpasla karşı karşıya olduğunu anlamıştı. Kesinlikle beraat edeceğine inanıyordu. İddiaya göre; Nazım, askeriyede bir gizli örgüt kurmuş, öğrencilere komünizm propagandası yapıyordu.

Nazım, suçlamaları ret etti. Şair’in anlattığına göre; 1937 yılı ağustosunda bir gün İpek Sineması’nda yanına bir Harp Okulu öğrencisi sokulmuştu. Nazım, bu gencin bir provokatör olduğuna kesinlikle inanıyordu. Başından savdı gitmedi. “Nâzım Bey, ben polis filan değilim. Sizin fikirlerinizi beğeniyorum, daha etraflı öğrenmek istiyorum, yararlanmak için…” dedi. Nazım, bu konuşmadan daha çok şüphelendi. İçeri girince polis müdürüne telefon ederek, resmi askeri elbise giydirip polisleri peşime düşürmemelerini söyledi.

Adı Ömer Deniz olan bu Harp Okulu öğrencisi dört ay kadar sonra, 3 Aralık 1937’de, bir Ramazan Bayramı öncesi, bu kez Nişantaşı’ndaki Selçuk Apartmanı’na gelmişti. Nazım’ın bu görüşmede Deniz’e, ‘Erata, cumhuriyetten sonra komünizmi öğretin’ dediği iddia ediliyordu.

Mahkemede hem Nazım Hikmet hem de Ömer Deniz bu iddiayı yalanladı. Deniz mahkemedeki sorgusu sırasında, ilk ifadesinin baskı altında alındığını, Nâzım Hikmet’in, kendisine, ‘erata önce cumhuriyeti, sonra komünizmi anlatırsınız’, gibi bir söz etmediğini açıkladı. Nazım, “Suçsuzum, beraatımı ve tutukluluk halime son verilerek tahliyemi talep ediyorum.” dedi. Ancak askeri mahkeme 29 Mart 1938’de “askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm etti. İstanbul’a Sultanahmet Cezaevi’ne sek edildi.

Nazım’ın adı, aynı yılın haziran ayı sonuna doğru Donanma Komutanlığı’nda açılmış başka bir soruşturmaya da karıştırıldı. Donanma Komutanlığı’ndan gelen görevliler Şair’i alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.
“Yayımcılık yoluyla komünizm propagandası yaptıkları” iddiasıyla Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı ve Kerim Korcan da gözaltındaydı. Emniyet binası Sansaryan Hanı’nda, bir aya yakın bir süre işkenceye tabi tutuldular.
Nâzım Hikmet’in kitaplarını okuyan pek çok astsubayla onların tanıdıkları, yakınları da gözaltına alındılar. Donanma Askeri Mahkemesi’ndeki yargılama 10 Ağustos 1938 günü Erkin gemisinde başladı.
Hamdi Alevdaş adlı bir astsubay, sanıklardan Hamdi Alev’in evinde, 1934 yılında Nâzım Hikmet’le konuştuğunu, sonra iki kere de Erenköy’deki Mithat Paşa Köşkü’ne gittiğini söylüyordu. İddiasına göre, Nazım, ondan erlere gelen mektupları okuyup ailesi yoksul olanları saptamasını, adreslerini almasını istemişti. Bu yoksul ailelere yardım edilecekti. Nâzım Hikmet’i dava kapsamına dört yıl öncesiyle ilgili böyle kanıtsız, tanıksız bir suçlama sokuyordu.

1936 yılında Türk Ceza Kanunu’na sol hareketleri cezalandırmak için konulmuş olan ünlü 141 ve 142. maddeler ‘cebir’ yani güç unsuru varsa cezalandırmaya izin veriyordu. Nazım Hikmet ve arkadaşlarının eylemlerinde ise en ufak bir cebir unsuru yoktu! Ancak, her ne olursa olsun sanıkların mahkum edilmelerine önceden karar vermiş olan tek parti iktidar Meclis’e jet hızıyla bir tasarı sundu! 16 Temmuz 1938’de yapılan bir değişiklikle yalnız eylemi değil, düşünceyi açıklamayı da cezalandırmak mümkün hale getirildi! (Paralel yapı ile mücadele için alt yapı hazırlıyoruz, sözlerini hatırlayın) Böylece Roma Hukuku’nun en önemli prensiplerinden biri olan “Yasa olmadan suç olmaz, daha önce kabul edilmiş yasa olmadan ceza verilemez” şeklindeki genel hukuk ilkesi ihlal edildi.

Nazım Hikmet ve arkadaşları yargılanırken ceza hukukunun en temel ilkeleri çiğnendi. Ortada ne tahrik edilen askerler, ne de isyan vardı. Yeterli delil ve suçun cezasının verileceği kanun maddeleri de bulunmuyordu. Davanın bitmesinden bir yıl sonra kanunlardaki boşluklar dolduracaktı. Nazım’ın toplamda 28 sene 4 ay hapis cezasına çarptırıldığı davalardaki hukuksuzluklardan bazıları şöyleydi:

-Harp Okulu ve Donanma komutanlığı askeri mahkemelerinde Ceza Hukuku’nun ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkeleri çiğnendi. Cezaları görevsiz mahkemeler verdi.
-Askeri Usul Yasası’na göre sanıkları savunacak avukatları Adli Âmir’in onaylaması gerekiyordu. Harp okulu askeri mahkemesinde Nâzım Hikmet’i savunmak isteyen İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmedi.
-Askeri Usul Yasası’na göre, beş yargıçtan birinin Hukuk Fakültesi mezunu olması yeterliydi. Mahkeme üyelerinin çoğunluğu subaylardan oluşuyordu ve tümü soruşturmayı başlatan komutanın emrinde bulunuyordu. Yani yargı bağımsızlığı yoktu.
-Donanma davasında askeri mahkeme, yargılama konusu eylemlerin komünist örgütlenme niteliği taşıdığını ve Nazım’ın böyle bir amaçla hareket ettiğini açıklamasına rağmen TCK’nın 141-142. Maddesine göre değil Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre hüküm verdi. Bu ceza hukukunun en temel ilkesi olan ‘kanunilik’ ilkesine aykırıydı. Mahkeme görevsizlik kararı vermeliydi. Komünizmle ilgili eylemler askeri mahkemenin görev alanına girmiyordu.
-Mahkeme son soruşturma aşamasında toplanan delillerle değil ön soruşturma sırasında oluşturulan delillere dayanarak mahkumiyet kararı verdi. Dosyada sadece ön soruşturmada işkence ile alınan bir ifade vardı! 94. maddedeki “askeri isyana tahrik” suçunun yasal delilleri de oluşmamıştı. Nazım birden fazla askeri kişi ile görüşmemişti. Mahkeme bunu da kabul etti. Cezanın üst sınırdan verilebilmesi için askeri hizmete zarar vermesi koşulu da araştırılmadı! Asker kişi ile yaptığı konuşmanın içeriği tartışılmadı.
-Dönemin başbakanından, içişleri bakanına kadar bütün aktörleri davaları yakından takip etti. Şükrü Kaya, Donanma Komutanı’ndan gelişmeleri an ve an öğrendi. Mahkeme üzerinde baskı kuruldu. Medyada Nazım ve arkadaşlarını ‘suçlu’ gösteren haberler birbirini izledi. Uzak yakın dost akraba kim varsa mahkemeye sevk edildi.
-Avukatların, “iddianamede bir suç öğesi bulunmadığını, bu sebeple bu davanın düşmesi gerektiğini” belirten sözlerine Savcı Şerif Budak; “Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz” diyecekti.
-Mahkeme, Adalet Bakanlığı’ndan gelen; “Listede isimleri yazılı olanlar, her Türk vatandaşının okuması için neşredilmiş kitaplardır.” Yazısını dikkate almadı.
-Sanıkların ifadeleri değiştirilmeye zorlandı, fiziki ve psikolojik işkenceye uğradılar. Bir tanık, kendisine makam ve para teklif edilerek bilgi toplamaya zorlandığını itiraf etti.

Nâzım Hikmet, bomboş bir dosyadan ve iddiaları çürütmesine rağmen önce Askeri Ceza Kanunu’nun 94. Maddesine göre 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi. Ardından bir kez de ’orduda komünist örgüt kurmak’ suçundan 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. Yasal indirimler yapıldıktan sonra cezası 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak bağlandı. Aynı davada Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir 15 yıl, diğer sanıklar 18 yıl ile 3 yıl arasında cezalara çarptırıldılar. Cezalar 29 Aralık 1938 tarihinde onandı.
Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı sağlık nedenleriyle 6 aylığına serbest bırakıldılar. Kıvılcımlı ülkeden kaçmaya çalışırken yakalandı hapse gönderildi. Nazım ise kendi iradesiyle hapse geri döndü. Muhtemelen bir şekilde affa uğrayacaklarına inanıyordu. Halbuki, tam 13 yıl boyunca, hapiste kalacaktı.

14 Mayıs 1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilan ettiği genel afla hapisten çıktı. Ancak baskılar bitmedi. Sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrıldı. Öldürüleceğine dair bilgiler gelmişti. Bir suikast girişimine maruz kaldı. 17 Haziran 1951’de Karadeniz’den bir gemiyle Bulgaristan’a kaçtı. Sürgündeyken vatandaşlıktan çıkarıldı. Yurda dönemedi.

Nazım Hikmet, ‘vatan hain’ yaftası ile vatandaşlıktan çıkarılmasına çok üzüldü. “Evet vatan hainiyim’ başlıklı şiir ile duygularını dile getirdi:

“Evet vatan hainiyim

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

Nazım Hikmet, Türkçenin en büyük şairinden biri kabul ediliyor! 2009’da yeniden Türk vatandaşlığına kabul edildi.
Şiirleri dillerden düşmüyor. Nazım Hikmet hayranlığını bugün yapmak marifet değil, şair hapislerde çürütülürken ve ülkeden ayrılmak zorunda bırakılırken neredeydiniz? Yüzlerce yazar yine hapiste ve sürgünlerde Nazım’ın yaşadığını yaşıyor, Neredesiniz? İktidar kasabına dur diyecek misiniz?

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Vurun ulan vurun

Ahmet Ariflere sahip çıkamadık bütün Arifleri aldılar!

Tavuk değil yahu, 33 tane, senin vatandaşın!

Bir ülke, şairini şiir yazamaz hale getirir mi, bunu yapar mı, adı Türkiye ise yapar! Halk parti gider, AKP gelir yapar!

Ali Emir Pakkan

“Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane senin vatandaşın… Hiçbir suçu yok… Tertemiz… Belki hepimizden daha suçsuz… Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…”

Bu cümleler 1943’de Org. Mustafa Muğlalı tarafından kurşuna dizilen 33 Kürt köylüden bahsetmeyen Ulus’u eleştirmek için kurulmuştur! Sadece bu da değil “33 kurşun” diye bir şiir de yazar şair! Ama Tek partinin tek eleştiriye tahammülü yoktur! Ahmet Arif, hakkında soruşturmalar açılır! O bir rejim düşmanıdır artık! Kaçırılır, dövülür, vücudu yara bere içinde bir çöplüğe atılır!

Ahmet Arif’in ilk hapisle tanışması yine tek parti dönemindedir. 1947’da Türkiye Gençler Derneği yönetim kurulu üyesi Melahat Türksal’ın evinde bir şiirinin müsvetteleri bulunur! Bu şiir, Ahmed Arif’in Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi olduğuna, örgütsel çalışma yaptığına, anayasal düzeni yıkıp komünist düzen kurma eyleminde bulundu­ğuna kanıt sayılır. Arif’in de içinde bulunduğu pek çok isim gözaltına alınır. İki gün Hacı Bayram’daki işkence merkezinde sorgulanır, sonra mah­kemeye sevk edilir ve tutuklanır. işkenceler anlatılacak gibi değildir. İlk duruşmada beraat eder!

1950’de “beyaz devrim” ile iktidar değişir. DP görece demokrasi havası estirir! Genel af ilan edilir. Sol görüş ve düşünceler de örgütlenir! Ancak çok geçmez 1951-52’de komünist avı başlar. Ahmet Arif’i İşinden alıp götürürler. “Herkesten zorla para toplayıp komünistlere dağıtmışsın, bu durumu kabul et ve şu belgeyi imzala.” denir! Bir itirafname konur önüne! İmzalamaz! 9 gün işkence görür. Bu arada istanbul, İzmir ve Ankara başta, yurt çapında 184 kişi tutuklanır. 1952’de, dosya, İstanbul Savcılığı’nda birleştirilir. Arif de İstanbul’a sevk edilir. Ünlü emniyet binası Sansaryan Han’da dokuz numaralı hücreye atılır. Ağır bir grip geçirmektedir. Buna karşın, işkence yapılır, doktora çıkarılmaz. 128 gün hücre hapsinde kalır ve sonunda Harbiye Cezaevi’ne gönderilir!

işkenceler, Ahmed Arifin üzerinde ağır izler bırakmıştır. Bir keresinde, bileklerini keserek intihar etmek ister. Hastahaneye kaldırılarak kurtarılır! Savcılıkça tamamlanan dosyalar, Ankara Garnizon Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi’ne gönderilir. Mahkeme, 15 Ekim 1953 günü başlar.

Babası Arif Hikmet Bey, oğlunun başına gelenlerden hiç haberdar edilmemiştir. Oğlunun Avrupa’ya gittiğini sanmaktadır. Ahmed Arif, hücredeyken, bir geceyarısı babasının öldüğü haberi verilir. Ahmed Arif, bu olayı, hayatının “en büyük acısı”olarak nitelendirir. Da­yanamaz acıya ve şok geçirir. Kasımpaşa Deniz Hastahanesi’nde tedavi edilir. İyileştikten sonra yeniden Sansaryan Han’a getirlir, hücreye konur.

Mahkeme, 7 Ekim 1954’te sona erer.
Ahmed Arif, 2 yıl hapis ve 8 ay da Urfa’da gözetim altında tutulma cezasına çarptırılır. Kamu haklarından kısıtlanır. Mahkeme kararın­dan sonra Ahmed, hapiste yattığı süre gözününe alınarak tahliye edilir.

Mahkemeye başvurarak nezaret cezasını Diyarbakır’a naklettirir. Kız kardeşinin yanında bir süre kalır. İş bulur, ama
buna­lımdan kurtulamaz. Hapis korkusu içinde yaşar ve bir daha şiir yazamaz.

Ahmet Arif, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biridir. Baskıcı rejimlerle ters düşenlerin başına ne gelir, en güzel örneğidir!

Bir ülke, şairini şiir yazamaz hale getirir mi, bunu yapar mı, adı Türkiye ise yapar! Halk parti gider, AKP gelir yapar! Tek parti, tek adam rejimleri mutlak itaat ister! Şairi, yazarı, gazeteceyi sevmez, ezer! O yüzden Ahmet Arifler ölür, şiirleri yaşar! “Hasretinden Prangalar Eksilttim’, Türkiye’de en çok baskı yapan kitaplar listesindedir. Pek çok şiiri bestelenmiş ve dillerdedir.

Ahmed Arif 2 Haziran 1991’de kalp krizi geçirerek vefat etti, yaşasa bugünkü zulümleri görür; ” bir 33 kurşun şiiri” daha yazardı! 100 binin üzerinde insanı açlığa mahkum edenleri görmeyen medyayı eleştirir, “Tavuk değil bu yahu senin vatandaşın!…” derdi.

Görüşü ne olursa olsun kimden gelirse gelsin zalime karşı çıkmadık; yine inancı, fikri ve yaşam tarzı ne olursa olsun mazlumun yanında olamadık!
Kısaca; Şair Ariflere sahip çıkamadık, bütün Arifleri almaya cesaret ettiler! Yaşanan budur!

Otuzüç Kurşun’dan…

Vurulmuşum
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Ahmed ARİF

aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan